top of page

Psikanalizin Erken Yılları (1888-1899)

  • Yazarın fotoğrafı: İ. Şahin Ateş
    İ. Şahin Ateş
  • 30 Ağu 2025
  • 14 dakikada okunur
11 Ekim 2023, Viyana
11 Ekim 2023, Viyana

Bu metin 19.11.2023 tarihinde İstanbul Freudcu Psikanaliz Derneği'nde (FPD) tarafımca FPD'nin "Freud'a dönüş" temalı yıllık eğitiminin açılış sunumu olarak sunulmuştur.


Herkese merhaba,

 

Sözlerime, müsaadenizle, Sigmund Freud’un 16 Ağustos 1895 yılında yakın arkadaşı Wilhelm Fliess’e göndermiş olduğu mektuptan birkaç cümle ile başlamak istiyorum: ““Psikoloji’ benim için gerçekten çile. Her halükârda dokuz kuka oynamak ya da mantar toplamak çok daha sağlıklı. Nihayetinde savunmayı açıklamaktan başka bir şey istememiştim ancak bundan yapının merkezindeki bir şeyleri açıklamaya itildim. Nitelik, uyku, bellek, yani esasında psikoloji sorunlarının hepsinin üzerinde çalışmak zorunda kaldım. Artık bunun hakkında hiçbir şey duymak istemiyorum.” Freud’un bu cümleleri sarf etmesine sebep olan çalışması, 1895 yılı boyunca onu meşgul eden, adına Bilimsel Psikoloji Taslağı dediği ve hiçbir zaman yayınlamamış olduğu bir kitaptır. Freud’un külliyatının Standard Edition vesilesiyle aşina olduğumuz düzeni, onun “psikanalitik” kabul edilen çalışmalarını 1886 yılı ile başlatır. Külliyata dahil edilmiş ilk eserler, Freud’un büyük bir saygı duymaktan hiçbir zaman vazgeçmediği Jean-Martin Charcot’nun yanında gerçekleştirdiği araştırmaların sonuçlarıdır. Lâkin Freud bu tarihten önce de son derece çalışkan bir araştırmacıydı ve Proje’sinden pekâlâ anlaşılabileceği üzere, çağının ötesinde bir nörologdu. Bu yıllarda, yani, aşağı yukarı 1877 ile 1891 arasında pek çok farklı konu üzerine çalışmış ve yayınlar yapmıştı. Bunlardan bazıları, yılan balıklarının cinsel organları (1877b), nehir kerevitlerinin sinir lifleri ve hücrelerinin yapısı (1882a), kokainin tıbbî kullanımı (1884), afaziler (1891b) ve çocuklukta serebral palsi (1891a) olarak sıralanabilir. Peki tüm bunlar, Jacques Lacan’ın “Freud’a dönüş”üne nazire ederek hazırlanmış olan yıllık eğitimimiz çerçevesinde bizi niçin ilgilendirmektedir? 

 

Freud’un 1915 yılında kaleme aldığı, pek çoğunuzun da aşina olduğunu düşündüğüm “dürtü tanımına” bir bakalım. Freud şöyle yazar (Ayşen Tekşen Kapkın ve merhum Emre Kapkın’ın çevirisinden değiştirerek alıntılıyorum 2013, 114): “Şimdi eğer dikkatimizi ruhsal yaşamı biyolojik bir bakış açısından değerlendirmeye yöneltirsek bir “dürtü” zihinsel ve somatik arasında bir sınırkavram (Gegenbegriff), canlının kendi içinden kaynaklanan ve zihne ulaşan uyaranların psişik temsilcisi, bedenle ilişkisi sonucunda zihnin çalışmasına yönelik istemin bir ölçüsü olarak görünür.” Dürtünün bir sınırkavram olarak ortaya çıkışı, aynı metnin ilerleyen satırlarında Freud tarafından “dürtünün kökenini araştırılmanın” psikanalizin çalışma sahasının dışarısında bırakılması, psişe ile soma arasındaki ilişkinin temsiller vesilesi ile incelenmesi ve dürtünün psişeye süreğen baskısı… Burada, Freud için hiç de yeni olmayan kimi çıkarımlar ve bu çıkarımlara varan araştırmanın yöntemi ile karşı karşıyayız. Şimdi, bu yorumumuzu destekleyelim: 1888 yılında, histeri konulu ilk yayınlanmış çalışması olan bir ansiklopedi makalesinde Freud, “histerik bir sinir sisteminden” bahseder. Freud’a göre, histeride sinir sistemine yayılan uyarımın normal dağılımından bir farklılık söz konusudur ve bu durum çağrışım zincirini ve niyetli eylemleri etkilemektedir. Lâkin tüm bunlar kati suretle bilinçsiz hadiselerdir. Histeriğin ıstırabını çektiği bu belirtiler sinir sistemindeki uyarım artışından kaynaklanmaktadır; bir uyarım artığı sinir sisteminde serbestçe dolanmaktadır. Bu açıklamaların içeriği, Freud’un eserinin söz konusu yıllarda etkileri çok daha yoğun olarak hissedilen nörolojik kaynakları ile doğrudan ilişkilendirilebilecek denli gözler önündedir. Bunun altını çizmeye gerek duymuyoruz. Fakat bu açıklamaların yapısı hem Freud’un eserinin daha sonraki yıllarını hem de Lacan’ın Freud’a dönüşünü belirleyen koşulları dolaysızca akla getirmektedir. İlk semineri göz önünde bulundurulduğunda, Lacan’ın niçin “Perde Anılar” (1899) ve “Analizde İnşalar” (1939) ile tarihselliği gündeme getirerek Freud’a dönüşünü başlattığı incelenecekse, naçizane görüşümüzce, bu yapısal benzerlik yabana atılmamalıdır.

 

Freud’un aynı yıllarda, yani 1880li yılların sonlarında gerçekleştirdiği gözlemlere dayanan bir başka yayın, “Organik ve Histerik Motor Felçler Üzerine Karşılaştırmalı Bir Çalışma İçin Bazı Hususlar” (1893) başlığını taşır. Bu çok önemli metin, yazıldığı dönemin histeri kliniğinde sıkça rastlanan bir belirti olan “motor felçleri” organik felçler ile mukayeseye girişir. Freud’un ilk çarpıcı bulgusu, söz konusu histerik felçlerde sinir sistemini etkileyen ortak bir lezyon türünün tespit edilememesidir. Freud’a göre ortak bir lezyon söz konusu ise bile bu lezyon tıpkı anemi ve ödem örneklerinde olduğu gibi, hiçbir postmortem çalışma ile gözlemlenebilir değildir. Henüz bu aşamada dahi Freud’un dürtü tanımında altını çizmiş olduğumuz “köken problemi” ile karşı karşıya olduğumuzdan pekâlâ söz edilebilir. İkinci ve çok önemli bir diğer tespit, histerik felçlerin bilinen tüm felç türlerinden farklı olacak şekilde son derece bölgesel ve yoğun olmasıdır. Daha açık olmak gerekirse, örneğin, histerik bir hastanın “sağ kolunu” etkileyen bir felç yalnızca ve yalnızca sağ kolundan ibarettir ve bu bölgede mutlak bir hareket kaybı söz konusudur. Eşlik eden başka bir felç emaresi ya da bu yoğunlukta bir değişiklik söz konusu değildir. Freud karşı karşıya kaldığı bu bulgular ışığında, hiç zaman kaybetmeden, bunun dil ile ilgili bir olgu olduğunu söyler. Histerik felçlerin sinir sisteminin işleyişi ile hiçbir ilgisi yoktur; bir histerik bedenini yalnızca onun harcıâlem manası ile tecrübe eder. Nörolojik olarak daha evvel bahsetmiş olduğum ansiklopedi makalesi ile aynı çizgide olan bu makale, böylelikle, Freud’un metapsikolojisi gözetilerek adına “libidinal ekonomik teori” denilecek olan kavrayışa yaklaşmak ile kalmamış, Freud’u psikanaliz öncesi araştırmalarında “bir dil problemi” ile karşı karşıya getirmiştir. Nöroloji ile dilbilim ve sinir hücresi ile temsil arasındaki ilişki, bu kadar erken bir tarihte dahi, aşikârdır.

 

Yine 1888’de, bu kez Dr. Hyppolyte Bernheim’ın Fransızcadan Almancaya çevirdiği Suggestion’una (1888) yazdığı önsözde, şöyle söyler:

 

Bizi psişik bir süreci fizyolojik olandan, serebral kortekste vuku bulan bir eylemi korteks-altı maddede vuku bulandan kesin olarak ayırabilmeye muktedir kılan hiçbir kritere sahip değiliz. Zira “bilinç”, artık o her ne ise ne serebral korteksteki her bir etkinlik ile ne de onun etkinliklerinden herhangi birisiyle sürekli olarak ilişkilidir. O, sinir sistemindeki herhangi bir bölgeye bağlı olan bir şey değildir.

 

Dolayısıyla Freud’u 1915 yılında dürtüyü bir sınırkavram olarak açıklamaya götüren bulgularının sınırda gerçekleştirdiği ilk araştırmalardan doğduğunu söyleyebilmek pekâlâ akla yatkındır. Bu sınır kimi zaman Freud’un felçler ve afaziler üzerine çalışmalarında görülebileceği üzere psişik ile somatik arasındaki bir sınır, kimi zaman ise telkin ve hipnoz üzerine ilk eserlerinde görülebileceği üzere bilinç ile bilinçsizlik arasında bir sınırdır.

 

Freud’un ilk psikanalitik çalışmalarının önemli konu başlıklarını incelemek için şimdi biraz daha farklı bir yol izleyelim ve 4 yıl ilerleyerek 1892’ye varalım. Tarihsel bir perspektif sunmak gerekirse Josef Breuer ile birlikte yazdıkları “Ön Bildiri’den” bir yıl öncesindeyiz. Freud’un bu yılın Haziran ayı içerisinde Breuer’e söz konusu Ön Bildiri’nin bir taslağını gönderdiğini biliyoruz. Çeşitli yollar ile bu taslakta bahsi geçen hususlara değinmiş olacağız lâkin merak edenler bu metni derneğimizin web sitesinden okuyabilirler. Devam ediyorum. 1892 yılının sonlarında (kesin tarihi belirsizdir) Fliess’e göndermiş olduğu bir mektupta Freud üzerinde çalışmakta olduğu konuları şöyle sıralar:

 

1.     Kaygı nevrozunun kaygısı cinsel işlevin ketlenmesinden mi doğar, kaygı nevrozunun etiyolojisine ilişkin bir kaygıdan mı?

2.     Sağlıklı bir kimse daha sonraki yıllarda vuku bulan cinsel travmalara mastürbasyon sebebiyle yatkınlığı bulunan bir kimseden ne ölçüde farklı bir tepki verir? Sadece niceliksel olarak mı yoksa niteliksel olarak mı?

3.     Basit coitus reservatus (kondom) zararlı mıdır?

4.     İçsel cinsel zayıflığın eşlik ettiği içsel bir nevrasteni var mıdır, yoksa nevrasteni daima gençlikte mi (Bakıcılardan, başkaları tarafından mastürbasyon yapılmasından vs.) edinilir? 

5.     Kalıtsallık çarpandan başka bir şey midir?

6.     Dönemsel depresyonun etiyolojisinde ne rol oynar?

7.     Kadınlarda cinsel anestezi cinsel güçsüzlükten başka bir şey midir? Kendi başka nevrozlara sebep olabilir mi?

 

Bilhassa 1895’ten sonra açıkça dile getirecek olmasına karşılık Fliess’e aktardığı bu sorularda da şimdiden görülebilecek olan bir şüphe söz konusudur: Freud, saygıdeğer hocası Charcot’nun aksine, nevrozların yalnızca kalıtsal faktörlerin neticesinde ortaya çıktığına inanmamaktadır. Şu önemli ayrımın altını çizelim: Freud hiçbir zaman bir hastanın aile öyküsündeki bir psikonevroza ya da psikoza duyarsız kalmamıştır, kalıtsal faktörleri tümden reddetmemiştir. Lâkin kalıtsal faktörlerin psişik yapının yegâne belirleyicisi olduğuna ihtimal vermemektedir. Freud 1892’de, çoktan, daha önceki yıllarda nörolojik açıklamalar ile izah etmeye çalıştığı, histerideki patojenik etkeni keşfetmiştir. 29 Haziran 1892’de Breuer’e şöyle yazar: “Histerik atağın sabit ve esas içeriği hastanın daha evvelden tecrübe ettiği psişik hâlin geri dönüşü, başka bir deyiş ile bir anının geri dönüşüdür.” Bu ifade, “bastırılanın geri dönüşü” olarak bilinen ve Freud tarafından ilk kez 1 Ocak 1896’da kaleme alınan açıklamanın ilk hâlidir. Yani, bir başka deyiş ile, Freud organik ve histerik felçler arasındaki ayrıma ilişkin gözlemlerini yayınladığı dönemde histeriklerin bir anıdan mustarip olduklarının çoktan farkındaydı ve görünen o ki “anı” denen şey onun için bir “dil problemi” idi.

 

Freud’un çalışmaları tam bir yıl sonra, 1893’te, Breuer ile birlikte yayınladıkları “Ön Bildiri’de” nevrozların etiyolojisinde kalıtımın yerine geçireceği mantığı sunabileceği derecede olgunlaşmıştı. Freud ve Breuer’e göre hastalıklı görüngü ile hastalığın başlatıcı nedeni olarak gözüken şey arasında dört başı mamur bir ilişki kurabilmenin yegâne yolu bu ilişkide işler vaziyetteki simgesel yapının hakkını teslim etmekti. Onlara göre bu simgesel ilişkinin “sağlıklı insanlardaki” tezahürü ancak düşler olabilirdi. Hastalığı başlatan ve kalıtımdan öyle ya da böyle bir pay alan etkenin psişik aygıt içerisinde yeniden değerlendirilmesi gerekiyordu. Freud ve Breuer hemen bu açıklamayı örneklendiriyordu: “Örneğin zihinsel bir acıyı bir sinir ağrısı ya da ahlâkî bir tiksintiyi kusma izleyebilir.” Freud’un nasıl bir kulağa sahip olduğunu tahayyül etmeye çalışınız. Aynı yıllarda bir yandan son derece karmaşık formüller ile psişik aygıtın nörolojik izahını gerçekleştirmeye çalışırken diğer bir yandan kliniğinde bir hastanın çıkardığı seslerin bedeninin anlamını yeniden yazıyor olabileceğine bir araştırmacı olarak sadakatle itibar etmektedir. Bu sebeple, naçizane görüşümce, bugün “bastırılanın geri dönüşü” formülü ziyadesiyle ıskalanmakta, bu formüle sahip olduğu teorik yük katiyen teslim edilmemektedir. Bu formülü sıkça yaptığım gibi bugün bir kez daha yeniden formüle edeceğim: Bastırılanın geri dönüşü, bastırılanın yerine geri dönüşü demek değildir. Bastırılanın geriye dönüş hareketi bastırılanın yeridir; psikanaliz kliniği keşfin değil yeniden inşanın kliniğidir.

 

Cessante cause cessat effectus. Histeriklerin bir anı izinin ıstırabını çektikleri bulgusunun nihai sonucu zaman mefhumunun kronolojik zamansallık ile idrak edilebileceği zannının Freud tarafından sonsuza dek terk edilmesi olacaktı. Bu da bugün bildiğimiz şekli ile Freud’un sonradanlık, yani nachträglichkeit dediği şeydir. Bir yıl sonra, 1894’te, Freud “kavgı nevrozu” olarak tanımlayacağı ve onu klasik bir psikiyatrik tanı olan nevrasteniden ayıracağı hastalık üzerine çalışmaya başlamıştı. İlk makale 15 Ocak 1895’te yayınlanacaktı lâkin Freud, bildiğimiz kadarıyla, 1894’ün ortalarından itibaren coitus interruptus gibi çeşitli etkenlerin kaygı nevrozu ile ilişkisini incelemeye başlamıştı ki bu incelemeler de 1892’de Fliess’e gönderdiği “ilk sorular” ile pekâlâ uyumludur. Freud nevrozların etiyolojisinde belirleyici bir faktör olarak hesaba katacağı cinselliğin farklı yapılardaki görünümlerini araştırmaktaydı. Lâkin ben Freud’un kaygı nevrozu için yapmış olduğu oldukça önemli bir açıklamayı daha da geriye, 7 sene öncesine, 1888’e dek izleyebileceğimiz görüşündeyim. Öncelikle Freud’un 1894 Aralık’ında tamamlanan ve 1895’te yayınlanan makalesinden alıntılayalım (Hakan Atalay’ın çevirisini değiştirerek naklediyorum): “Kaygılı bekleyiş nevrozun çekirdek belirtisidir; bu nevroz kuramının bir bölümünü de açıkça ortaya koyar. Burada bir beklentinin olduğu yerde temsillerin seçimini denetleyen ve her zaman uygun bir temsil içeriğine bağlanmaya hazır olan serbestçe dolaşan bir kaygı kuantumunun bulunduğunu söyleyebiliriz.” Hatırlayacağınız üzere Freud, 1888’de histeri söz konusu olduğunda sinir sistemindeki aşırı miktardaki uyarımın aynı şekilde hareket ettiğini yazmıştı: Bu artık sinir sisteminde serbestçe dolaşmaktaydı. Lâkin serbestçe dolaşan bu artığın bağlanabileceği uygun bir temsil ortaya çıkar? Bu son derece soyut gözüken açıklamalardaki yapısal eksiklik, Freud tarafından birincil süreçlerin henüz teorize edilmemiş olmasından kaynaklanır; “Ön Bildiri’deki” simgesel ilişki açıklamasının da eksiği de budur. Kesin olan şey şudur: Bu simgesel ilişki kronolojik zamansallığın yerini alacak ve nevrozların etiyolojisi ve kliniği hususunda görülmemiş bir yeniliğe meydan verecektir: psikanaliz.

 

Elbette ki kalıtımın mutlak belirleyici olduğundan vazgeçmek ve yaşamın erken yıllarında vuku bulan cinsel tecrübelere dayanarak nevrozların etiyolojisini açıklamak, bu hususta cevaplanması gereken tüm sorular için peşin bir hüküm verildiği manasına gelmiyordu. Freud’un üzerinde çokça çalıştığı bir başka sorun “nevroz seçimi” sorunuydu: Nasıl olurdu da bir insan, örneğin, bir psikotik değil de bir histerik olurdu? 1894 yılının ilk aylarında bu ve benzeri sorular Freud’u “Savunma Nöropsikozları” başlıklı makaleyi yayınlamaya itti. Bu çalışmanın gayesi edinilmiş histeri, fobiler ve takıntılı nevrozlar ve kimi varsanımsal psikozların etiyolojilerini araştırmaktı. Freud makalenin hemen ilk iki sayfasında çağdaşı Pierre Janet’den farklı olarak histeriyi bir bilinç bölünmesi yahut histeriklerin yozlaşması ile açıklamayı reddedeceğini ilan ediyordu. Şimdi sizlere bu önemli metinden çevirdiğim bir paragrafı okuyacağım. Bir kez daha, artık sizler için de şaşırtıcı olmayacağını umuyorum, Freud’un bugün ele aldığımız en erken metinlerinden aktardığımız görüşlerin sürekliliği şaşırtıcı bir şekilde aşikârdır:

 

“Savunmacı tutumu içerisinde benliğin görevi uyumsuz temsile “non-arrivée” muamelesi çekmeye niyetlenişi basit bir şekilde tatmin edilebilir değildir. Hem anı izi hem de temsile ilişik olan duygulanım bir kereliğine ve daima geçerli olacak şekilde ortadan kaldırılamaz. Ancak benliğin yüklü olduğu duygulanımı – uyarım birikimini – çalmakla bu güçlü temsili zayıf bir temsil hâline getirmeyi başarması, görevin yaklaşık olarak yerine getirilmesi anlamına gelir. Akabinde zayıf temsilin çağrışım işine dair neredeyse hiçbir talebi bulunmayacaktır. Lâkin ondan koparılan uyarım birikimin başka bir işe koşulması icap eder.”

 

Freud’a göre bu noktada histeri, takıntılı nevroz ve fobiler arasında hiçbir fark yoktur. Benim bu makaleden aktarmayı çok sevdiğim satırlarda Freud, temsil yaşantılarında bir uyumsuzluk vuku bulana dek analiz ettiği bu hastaların maşallahı olduğunu yazar. Burada Freud’un altını çizdiği şeyin, bu hastaların hiçbirinin nevrozunun belirleyicisinin kalıtım olmadığı olgusu olduğu açıktır. Lâkin daha da önemlisi, Freud’un bir “temsil”in hastalık başlatıcı bir rolü üstlenebileceğine ilişkin iddiasıdır. Bu temsil, yukarıda bahsetmiş olduğum üzere, psişik aygıtın “yokmuş gibi davranabileceği” bir şey değildir; çağrışım yollarını tıkayabilmek, konversiyonlar ile tezahür edebilmek ve zorlantılara dönüşmek gibi pek çok şeye sebep olabilir. Bu eğitim çerçevesinde psişik yapılar incelendikçe bu ihtimallerin her birisi, bu yapılarda etkin olan mekanizmalar ile değerlendirilecektir. Ben ise şimdi 2 yıl sonrasına atlayacak ve sizlere Freud’un en önemli eserleri arasında kabul edilen bir mektuptan bahsedeceğim. Bazılarınızın tahmin etmiş olabileceği üzere bu mektup Freud’un Fliess’e 6 Aralık 1896’da gönderdiği, “52. Mektup” olarak bilinen mektuptur.

 

Öncelikle, 1895 yılını atlamış olmamın bazı önemli gerekçeleri var. 1895 yılında Freud iki önemli metni kaleme almıştır: Histeri Üzerine Çalışmalar ve daha evvel bahsetmiş olduğum Bilimsel Bir Psikoloji Projesi. Bunlar yaklaşık 1,5 saatlik bir konuşma içerisinde kısaca değinilip geçilebilecek olan çalışmalar değildirler. Az önce de söylediğim üzere, yıllık eğitimimizin psişik yapılara hasredilecek olan oturumlarında çalışma arkadaşlarım Histeri Üzerine Çalışmalar’ı olağanca derinliği ile sizlere nakledecektir. Proje ise yalnızca Freud’un erken çalışmalarına eşlik ettiği için değil, sonraki yıllarda çalışmalarını belirleyen kimi varsayımları ve muhteva ettiği için de son derece önemli bir kitaptır. Sfenks Kitap ile gerçekleştirdiğimiz iş birliği neticesinde gerçekleştireceğimiz ilk yayının Proje ve Freud’un aynı döneme tekabül eden diğer taslaklarının bir araya getirilmesinden müteşekkil olacak bir derleme olduğunu sizlere duyurmaktan büyük bir mutluluk ve heyecan duyuyorum. Ben bugünkü sunumum çerçevesinde sizlere izah etmeye çalıştığım hususları bir araya getirirken zihnimin bir köşesinde Proje’yi bulunduruyorum zira Proje, benim sizlere yakınlıklarını yıllara yayarak gösterdiğim kimi hususlarda Freud’un en olgun çalışmasıdır. Konuşmamın başlangıcında alıntılamış olduğum mektupta da aktarmış olduğum üzere Freud psişik aygıtın savunmacı niteliklerini çalışmak amacıyla başlattığı sinirbilim ve psikoloji çalışmalarının neticesinde pek çok psikolojik görüngüyü daha ele almak zorunda kalmış ve nihayetinde Proje ortaya çıkmıştır. Şimdi, 52. Mektup’a geçmeden evvel, Proje’nin 1. Bölüm 3. Kısım’ından önemli bir satırı alıntılayacağım: “Dikkate alınmaya değecek herhangi bir psikoloji teorisinin bir “hafıza” açıklaması geliştirmesi gerekir.”

 

Bu düşünceyi kaleme aldıktan yaklaşık 1,5 sene sonra Freud “52. Mektup’ta” şöyle yazar: “Dolayısıyla benim teorimde esasen yeni olan şey hafızanın yalnızca bir değil birden fazla kez mevcudiyete gelişi, her seferinde çeşitli türden göstergelerle ortaya konuluşu tezidir.” Bugün hâlâ bu tezin hakkını teslim edebilmekten uzak olduğumuza inanıyorum. Bu tezin Freudcu metapsikolojiyi hangi yollar ile öncelediği ele alınmaksızın sonradanlığın yahut gerçeklik prensibinin tartışılabilir olduğunu da düşünmüyorum zira bu mektupta, artık, konuşmamın daha önceki dakikalarında “Freud’da eksik” olduğunu iddia ettiğim yapısal bir düzlem şekillenmeye başlar: birinci topoloji. Freud bir temsil olarak ele alacağı anı izini psişik aygıtın eylemsizlik/atalet potansiyelini bozan bir uyaran olarak ortaya çıktığı ilk andan itibaren ele almaya başlar ve psişik aygıtı “tabakalara” ayırır. Böylelikle, tam da Proje’de söylediği gibi, bir “hafıza teorisi” psişik aygıtı temelden belirler. Zira Freud’a göre bu tabakalardan her birinin kendi içerisinde geçerli olan bir kurallar dizisi söz konusudur. Bir uyaran bir duyu organına ulaşmasından belleğe alınmasına kadar birbirini takip edecek olan aşamaların her birinde takip eden tabakanın kurallarına riayet edecek şekilde, kelimenin tam manası ile, çevrilir. Freud’un tam bir izahını 19 yıl sonra, 1915’te, “Bilinçdışı” makalesinde sunacağı sözcük sunumları ve şey sunumları arasındaki ayrım ilk kez bu mektupta açıkça dile getirilir. Dolayısıyla Freud için hafıza teorisi bir yazı, kayıt ve zaman teorisidir. Buradaki yeniliği daha da radikal kılan şey, Freud’un bu yazı ve çevrim “işini” bitimsiz bir iş olarak teorize edişidir. Hafıza, Freud’a göre, yeniden kurulmayı hiç bırakmaz. “Bastırma” ise bu işin yarım kalışı, tamamlanamayışıdır. Freud’a göre ne zaman ki psişik aygıtın atalet potansiyelini tehdit eden bir uyaran psişik aygıtın bir tabakasından diğerine geçişi için gerekli olan “çeviri” işinden mahrum kalır, “bastırma” ortaya çıkar. Fazlasıyla soyut gibi gelebilecek olan bu açıklamayı bir an için başka bir psişik iş olan “espri” ile düşününüz. Freud’a göre espri işi ile gerçekleştirilen şey, bir gösterenin aufhebung’u, yani “aşılarak yükseltilişidir”. Son derece maliyetli olan bu iş gerçekleştirildiğinde bir gösteren, espri işinin “yeniden düzene soktuğu” libidinal ekonomik ilişkiler uyarınca, farklı bir işlev kazanır, bir haz kaynağı hâline gelir. Yani, çevrilir. Aynı çizgideki bir düşünceyi sürdürerek bir dil sürçmesinin “hatalı bir çeviri” olabileceğini öne sürmek de yine pekâlâ mümkün olacaktır. Sonuç elbette ki bastırmadır: “Hayır, öyle demek istemedim!”

 

Kimilerinizin çoktan sezmiş olabileceğini düşünüyorum: 52. Mektup’u bu şekilde ele almak, yani, Freud’un naklettiği “çeviri işini” bir temsilin psişik aygıt içerisindeki kaderini tayin eden bir iş olarak ele almak, onu Aufhebung ile mukayese etmek hiç şüphesiz Freud’un yaklaşık 30 yıl sonra kaleme aldığı “Olumsuzlama” (“Die Verneinung”) makalesinin önemini bir kez daha bize hatırlatır. Hafızanın tekrar ve tekrar yeniden kuruluşu tezini sindirmek kolay iş değildir. Bu tez Freud için, hiç şüphesiz, bilincin ve yargı işlevinin doğasını tekrar ve tekrar gündeme getirmesini gerektiren bir güçlük yaratıyordu. Bu güçlük Proje’de bile aşikârdı: Freud, hatırlamayı bir tekrar ve fark meselesi olarak ele almaya niyetliydi. 52. Mektup bunun alenî bir kanıtıdır. Sinir yolları arasındaki kolaylaştırmalar ve geçirim farkları, örneğin, Düşlerin Yorumu’nun dili ile psişik aygıtın en az ekonomik maliyet ile çağrışım yollarını işe koşabileceği, bunun için de yer değiştirme ve yoğunlaştırmayı kullanacağı birincil sürecin bir çeşit muadilidir. J. Derrida’nın harikulade makalesine nazire edecek olursak, bu bir difference ve defer-rence meselesidir. Freud’u nöronların konuşlanışından (Besetzung’u karşılamak için kullandığımız bu sözcüğün keşfi Şirin Gürkan Hanım’a aittir) psişik aygıtın farklı tabakalarındaki kayıtlara götüren anlayışın, J. Derrida’nın nezdinde, kati suretle bir metafor olmadığının öne sürülüşü, bundandır. Bilinç ise, Freud’un tabiri ile, bize “nitelikler” sunar ve Freud’a bu niteliklere meydan veren niceliksel ilişkileri çözümlemek kalır: Libidinal ekonomik teori. Bu sorun ıskalanarak Freud’un “çocuksu ayartılmalar”a nevrozların etiyolojisi hususunda atfettiği rol idrak edilemez. “Savunma Nöropsikozları” üzerine ikinci makale yine bu yıl, 1896’da yayınlanır ve Freud şöyle yazar: “Çocukluk travmaları sanki yeni tecrübelermişçesine ertelenmiş bir şekilde iş görür lâkin bunu bilinçsizce yaparlar.” Peki ama, nasıl? Çocukluk travmalarının “etki etmeyi bekler bir şekilde” bilinçdışında hazır kıta potansiyeller olduğunu tahayyül etmek akla gelen ilk çözüm olmasına karşılık doğru olmaktan fersah fersah uzaktır. Açıklamak için Freud’un Fliess’e gönderdiği 25 Mayıs 1897 tarihli mektuba başvuracağız.

 

Bu mektuba başvurmayı seviyorum. Freud’un burada düşlemlerin yapısı için sunduğu kısa ve öz açıklama vesilesiyle 1899 yılına vardığımızda “Perde Anılar’ı” yorumlayabilmemiz çok daha kolay olacaktır. Müsaadenizle kısa bir paragraf okuyacağım:

 

Düşlemler, belirli eğilimlere binaen, tecrübe edilen ve duyulan şeylerin bilinçdışı bir birleşiminden ortaya çıkarlar. Bu eğilimler onlar sebebiyle belirtilerin ortaya çıktığı ya da çıkabileceği anıları erişilmez kılmaya yöneliktir. Düşlemler, bir başkasıyla bileşik olan bir kimyasal yapının ayrışımına benzer olarak bir birleşim ve saptırma süreci ile inşa edilirler. Birinci türden bir saptırma bilhassa kronolojik ilişkilerin hiçe sayıldığı bir parçalama süreci ile anının tahrifini içerir. (Kronolojik düzeltmeler bilhassa bilinç sisteminin aktivitesine bağlı gözükür). Akabinde görsel sahnenin bir parçası işitsel bir parçaya eklenir ve düşlemi oluştururken geriye kalan parça başka bir şeye bağlanır. Bu yol ile daha erken bir ilişkinin izini sürmek imkânsız hâle gelir.

 

Freud tarafından burada nakledilen hâli ile düşlemlerin “bastırma” ve dolayısıyla savunma süreçlerinde aldığı rolün birincil süreçler ile ilişkisi aşikârdır. Oldukça erken tarihlerden itibaren Freud’un nazarında bastırma, tahammül edilemeyen, uyumsuz bir temsilin psişik aygıtın “karanlıklarına” itilmesinden ibaret bir süreç değildi. Freud 1893 tarihli “felçler” metnini incelerken görmüş olduğumuz üzere, bir temsilin çağrışım zinciri için erişilemez hâle gelişinin, felce uğrayan bir temsilin sahip olduğu libidinal ekonomik önemi nasıl kazandığını araştırmak niyetindeydi. Sonraları, örneğin 1920 yılında alenen bir “savunma mekanizması” olduğunu ilan edeceği kronolojik zamansallığın burada, bir düşlemin oluşumunda nasıl tahrif edildiğini gösterişi, “organize bir bütünlük” olarak tahayyül ettiğimiz ve organizasyonunu da “kronolojiye” atfettiğimiz türden bir bellek anlayışının tamamen dışarısındadır. Tahrif süreci bununla sınırlı kalmaz. Temsillerin işitsel ve görsel özellikleri bir brikolaj gerçekleştiriliyormuşçasına işlenir. Bu da her ne kadar bugün bahsetme fırsatı bulamamış olsak da, Freud’un “afazi” üzerine çalışmalarında çoktan test etmiş olduğu bir hipotezdir ki Freud tarafından adına birkaç ay evvel, çoktan, “çeviri” denmiştir. Hafızanın bu düşlemler gibi inşa edildiğini varsaymamıza mâni olabilecek hiçbir şey yoktur. Nitekim Freud’un kendisi de 1896 yılında yayınladığı “Histerinin Etiyolojisi” başlıklı makalesine 1924 yılında düşmüş olduğu dipnotta, şu anda çalışmakta olduğumuz yıllarda her şeye rağmen “gerçekliğin önemi abartmak ve düşlemlerin önemini ise hafife almak” hatasına düştüğünü itiraf eder. Yani bizim bugün Freud’un erken eserlerini yeniden değerlendirirken izlediğimiz yolda, Freud’un 30 sene sonra itiraf ettiği üzere, aşırıya kaçan hiçbir yan yoktur. Aynı yılın son haftalarında, 14 Kasım 1897 yılında, Fliess’e gönderdiği 75. Mektup’ta “cinsel boşalım” denen şeyin yalnızca organların uyarılmasına bağlı olan bir süreç olmayıp bir temsilin, yani anı izinin, ertelenmiş tesiri ile de mümkün olabileceğini dile getirir.

 

Böylelikle hem 1899 yılına hem de bugün için anlatacaklarımın sonuna ulaşmış oluyoruz. “Perde Anılar” harikulade bir metindir; keşfin büyüklüğü göz kamaştırıcıdır. Malumunuz, biyografik bir önemi de vardır: Freud’un “genç bir adam” olarak bahsettiği kişi, kendisidir. Çocukluk aşkını dinlemekteyizdir ondan. “Sıçan Adam” vakasının orijinal vaka notları ile “Perde Anıları” kıyaslayabilirseniz, Freud’un gençlik aşkına ulaşırsınız. Buraları müsaadenizle geçiyorum. Aktarım-karşı aktarım bağlamında tartışılması gereken çok önemli hususlardır bunlar.

 

Bizi ilgilendiren şey, Freud’un metnin son satırlarında sarf ettiği önermelerdir. “Çocukluk anılarımız yoktur,” der Freud. İnanılmaz bir keşiftir bu. Sahip olduğumuz yegâne şeyin “çocukluğa dair anılar” olduğunu söyler. Bu anılar çocukluğa dair olmak ile birlikte bugün yeniden biçimlendirilirler. Yeniden biçimlendirilmeden evvel, başka bir deyiş ile, “yeniden inşa edilmeden evvel” çocukluğa dair bir şey söylemezler, gizlerler, saptırırlar, dönüştürürler. Psikanaliz çocukluğumuzu keşfetmemizi mümkün kılmaz. Neredeyse, biraz şairane olacaktır belki, yeniden inşa edilmeden evvel bir çocukluktan dahi bahsedilemez. Freud’un hayatı boyunca, çeşitli metinlerde, psikanalize “benzer” bir uğraş olarak arkeolojiyi kullanması hiç şüphesiz bundandır. “Histerinin Etiyolojisi” (1896) bu hususta eşsiz açıklamalar sunar. Bir psikanalist analizanına kazma kürek temin edebilir ama üstünü başını kirletecek olan analizandır. Tarihin yeniden yazılışı işi bir anamnez alma işi değildir. Çalışma gerektirir, hiç şüphesiz bir bedeli vardır.

 

Teşekkür ederim.

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
Psikanalitik Çerçeve

Bu metin 07.09.2025 tarihinde An Psikoloji'de kendilerinin "Aktarım Günleri" başlığını taşıyan etkinlik dizisi kapsamında düzenlenen...

 
 
 

Yorumlar


© 2025 by İbrahim Şahin Ateş

bottom of page