top of page

Rüya Çalışması Üzerine

  • Yazarın fotoğrafı: İ. Şahin Ateş
    İ. Şahin Ateş
  • 18 Şub
  • 10 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 23 Şub



Bu metin sayın Dr. Defne Tüzün'ün daveti üzerine 16.02.2026 tarihinde Kadir Has Üniversitesi'nde kendileri tarafından verilen "Psikanaliz ve Sinema" dersi kapsamında sunulmuştur. Davetleri için kendilerine teşekkür ederim.



Herkese merhaba,

 

I

 

Bugünkü sunumuma, davetleri için sevgili Defne Hoca’ya teşekkür ederek başlamak isterim. Psikanalizin Türkiye’de, üniversiteler nezdinde, Sigmund Freud’un eserine doğrudan atıflar ile tartışmaya açıldığıyla karşılaşabileceğiniz çok çok az sayıda kurum ve bu kurumlarda bir elin parmaklarını geçemeyecek kadar az sayıda öğretim üyesi kalmış durumdadır. Bu kimselerden birisi, Defne Hoca’dır. Nitekim bugün sizler ile Freud’un geçtiğimiz yüz yılın başında yayınlamış olduğu Rüyaların Yorumu başlıklı eserinin oldukça önemli kimi bölümlerini tartışmak üzere bir araya gelmiş bulunuyoruz. Bugün kitap okuyacağız. Bunun ne kadar nadir gerçekleştiğinin farkında değilseniz, bu, şimdiye dek üniversite hayatınız size hep iyi karşılaşmalar sunduğu içindir. Sizi temin ederim ki bu, bugün, ihtimam ile sahip çıkılması gereken bir imkândır.


Defne Hoca’nın bugünkü çalışmamız için sizlere ilettiği bölümlerin büyük bir çoğunluğu, kitabın Traumarbeit, yani “Rüya Çalışması” başlıklı VI. Bölüm’ü içerisinde yer almaktadır[1]. Arbeit sözcüğü, yani çalışma, Freud’un eseri açısından son derece önemlidir. Düş çalışması Freud’daki çeşitli çalışma biçimlerinden bir tanesidir; bunlar, yıllar içerisinde, Freud’un farklı girişimleri kapsamında isimlendirilmiştir. Espri çalışması, bastırma çalışması, derinlemesine çalışma… bunlardan diğerleridir. Bu çalışmalar, “Freud’a dönüşü” ile bilinen, 1901-1981 yılları arasında yaşamış oldukça önemli bir başka psikanalist Jacques Lacan’ın V. Seminer’inde “bilinçdışı formasyonlar” dediği üretimler ile sonuçlanırlar. Şununla başlayalım: Espriler yahut düşler, bilinçdışının anlamını yahut bilinçdışında gizlenmiş bir içeriği ifşa etmekte değildir. Lacan bunlara “formasyonlar” diyor ise bu, nihayetinde, söz konusu oluşumların biçimlenme biçiminin, yani, formasyonunun psikanalizin araştırma sahasını teşkil etmesinden kaynaklanmaktadır.  Şimdi, Rüya Çalışması bölümünün hemen ikinci paragrafından birkaç cümle okuyalım (2019, s. 311):


Rüya düşüncesi ve rüya içeriği, aynı konunun iki farklı dildeki tasviri gibidir. Daha doğrusu, rüya düşüncesi, farklı bir ifadeye bürünerek rüya içeriğine aktarılmıştır. Bizim görevimiz orijinal ve tercümesini karşılaştırarak bu aktarımın sembollerini ve diziliş kurallarını ortaya koymaktır… Ama rüya içeriği bir yandan da bir imgeler dilinden oluşur ve bu dilin sembollerini rüya düşüncelerinin diline tercüme etmek gerekmektedir. Bu sembolleri, semboller arasındaki ilişkilere bakmadan, sadece görüntü değerleriyle ele almak bizi yanlış bir yola sevk eder. 


Şimdiden öyle gözükmektedir ki Freud’un kastettiği bu çalışma, sembollerin birbirleri arasındaki ilişki ve bir tercüme çalışması ile ilgilidir; sembollerin kendiliklerinden sahip oldukları bir anlam, bu düşünce çizgisinde, Freud tarafından varsayılmamaktadır. Bir sembolü değerlendirebilmenin yegâne yolu, Freud’a göre, onu bir başka sembol ile münasebeti çerçevesinde ele almaktır. Bu noktada, sizler ile psikanalizin erken yıllarını kısaca da olsa gözden geçirebiliriz. Sizlere Rüya Çalışması’nın bu açılış satırlarını değerlendirmekte bizlere tarihsel ve teorik bir perspektif kazandıracak bazı örnekler sunacağım. Öncelikle, 1888 yılında yayınladığı “Histeri” başlıklı makalenin “Semptomatoloji” başlıklı bölümünde Freud şöyle yazar:


"Belki de histeri durumunda, ruhsal süreçlerin organizmadaki fiziksel süreçler üzerindeki etkisinin (tüm nevrozlarda olduğu gibi) arttığı ve histerik hastaların sinir sisteminde aşırı uyarılma ile çalıştığı vurgulanabilir; bu aşırı uyarılma, bazen bir engelleyici, bazen de bir tahriş edici olarak kendini gösterir ve sinir sistemi içinde büyük bir özgürlükle yer değiştirir."


Burada, yani 1888 yılında, Freud’un eseri açısından bir paradigma değişikliğinin eşiğinde bulunduğumuzu bildirerek başlayabiliriz. Fark etmiş olabileceğiniz üzere kullanmakta olduğu dil ve terminoloji, henüz, sinir bilimin sinir bilimin içerisindedir. Bununla birlikte Freud, psikopatolojik görünümlerin sinir sistemi içerisinde bir ekonomik problem olarak tezahür ettiklerini çoktan öne sürmüştür. Bir başka deyişle, klinik gözlemin ona sunduğu malzemenin organik olmayan kökenlerinden şüphelenmeye başlamış durumdadır. Metin, nörolojik bir problemi formüle etmeye çalışıyor gibi değildir. Freud sinir sisteminin olağan hareketinde bir aksilik, bir tıkanıklık keşfetmiştir. Bu aksiliğin gerekçesi her ne ise (şimdilik Freud ona aşırı uyarılma demektedir) Freud’a göre bu şey sinir sistemi içerisinde serbestçe yer değiştirebilmeye muktedirdir.


Şimdi, bir başka örnek için 1896 yılına gidelim. Bu kez Freud’un, söz konusu tarihlerde sıkça yazıştığı bir arkadaşı olan Wilhelm Fliess’e gönderdiği 6 Aralık 1896 tarihli mektuba başvuracağız. Bu oldukça meşhur olan mektup, literatürde “52. Mektup” olarak bilinir ve bizlere Rüyaların Yorumu’nun VII. Bölüm’ünün “Gerileme” alt başlığında Freud tarafından sunulan meşhur bir şemanın ilk örneğini sunar. Bugünkü çalışmamız açısından bu mektubun önemi şudur: Freud, burada, psişik aygıtın “katmanlı” bir yapısı olduğunu bildirir. Daha açık söylemek gerekirse, bilinç, bilinçöncesi ve bilinçdışı arasındaki ayrımı, her bir katmanın kendi işleyiş koşullarını bildirmek suretiyle açıklar ve bir uyaranın duyumsandığı ilk andan belleğe kaydedildiği sürece kadar geçen süreci detaylarıyla nakleder. Freud’a göre bir uyarımın bir başka katmana doğru devam eden hareketi bir tercüme hareketidir. Bu sözcüğü bugün ikinci kez kullanmış oldum; sizlere tanıdık geldi mi? Evet, ilki Rüya Çalışması bölümünün açılış satırlarındandı; Freud rüya yorumunun bir tercüme işi olduğunu söylemişti. Bu tanım, onun tarafından, kitap boyunca pek çok kez tekrarlanır ve şimdi görmüş olduğumuz üzere, temelleri, 1896’ya kadar uzanır. Freud bu tercüme işinin Özne’nin şahsi tarihinin yazımında vazgeçilmez bir yeri olduğunu savunur; ona göre tarih ve bellek, durmaksızın yeniden kurulur. Yani Özne’nin tarihi, hiçbir kronolojiye ve bir kronolojiden devşirilecek olan anlama sabitlenemez. Tıpkı Freud’un bizleri düşlerdeki sembolleri “görünüşlere” sabitlememek hususunda uyarmış olduğu gibi.

 

 

II

Şimdi, yoğunlaştırma hakkında konuşmaya başlayalım. Hatırlayacak olursanız, 1888 tarihli “Histeri” makalesinden okuduğumuz satırlar bizlere sinir sistemindeki ekonomik problemin bir aşırı uyarılmadan kaynaklandığını göstermişti. Rüyaların Yorumu’nda ise şöyle yazar (2019, s. 312): “Rüya kısadır, az ve özdür, oysa rüya düşüncesi kapsamlı ve zengindir. Rüya, yazıya döktüğümüzde yarım sayfa tutar; oysa rüya düşüncelerini içeren bir analiz yazısı rüyanın altı, sekiz, on iki katı olabilir.”


Freud’un bize Espriler (1905) üzerine yazdıklarında açık bir şekilde göstermiş olduğu üzere, bilinçdışı, daima, olabilecek en ekonomik tercümenin yollarını arar. Söz konusu tercüme, rüya düşüncelerinden pek çoğunu, rüyada görülen az sayıda temsilde karşılayabilme maksadını taşır. Bu sebeple rüya formasyonu, dilin her günkü yapısından gözle görülebilir farklar içerir. Örneğin gündelik yaşantıda iletişimi sürdürebilmemiz büyük ölçüde bağlaç ve edatlara bağlıdır; tüm zamansal varsayımlarımız ve dolayısıyla akıl yürütmelerimiz, birbirimizi asgari ölçüde anlayabileceğimiz bir zemine olan inancımızdan kaynaklanır. Freud’a göre, şayet rüyalar ile çalışılacaksa, vazgeçilmesi gereken ilk şey işte bu zemindir. Bir rüyayı yorumlamak ile onu anlamak arasında hiçbir ilişki yoktur. Dahası, rüyadan hiçbir şey anlamamak gerekir. Bu onu işitebilmeye devam edebilmenin en önemli koşuludur. Freud şöyle yazar (2019, s. 317): “Rüyanın bir öğesinden birçok rüya düşüncesine ve bir rüya düşüncesinden birçok rüya öğesine sayısız çağrışım bağlantıları vardır.”


Arzu, Freud’un 1917’de yayınladığı bir başka metinde oldukça öz bir şekilde söylediği üzere, “bir ifade biçimidir.” Dolayısıyla, şayet Rüyaların Yorumu’nun bizlere öğrettiği bir ifadenin formasyonları ise burada dikkat kesileceğimiz hususun, analizanın rüyasını naklettikten sonra yaşanacaklar olduğunu söylemekte hiçbir mahsur olmayacaktır. Analiz analizanı rüyası hakkında konuşmaya sevk eder. Adına serbest çağrışım denen bu konuşma biçiminin riayet etmesi gereken bir akışı bulunmamaktadır; olabildiğince fazla sayıda ilişkili malzemenin seansa taşınması beklenir. Bu vesileyle çeşitli rüya sembollerinin rüya çalışması süresince ekonomik olarak yoğunlaşmış hâli farklı çağrışımlara dağıtılabilecek ve nihayetinde bu aşırı yüklenmiş olan sembol, diğer semboller ile ilişkisi çerçevesinde takip edilebilecek ve yorumlanabilecek olacaktır.


Irma rüyasını ele alalım. Freud’un yoğunlaştırma bölümünde altını çizdiği hususlardan birisi şudur: Irma, iki farklı kadının daha özelliklerinin kendisinde tecessüm ettiği bir kimse olarak karşımıza çıkar. Spesifik olmak gerekirse Freud’un kızı ve Freud’un “toksin zehirlenmesi” sebebiyle kaybettiği bir başka hastası. Peki bu nasıl olur? Rüyada Irma’nın içerisinde bulunduğu kimi farklı sahne ve durumlar (pencerenin önünde durması gibi) Freud’a, Freud rüya hakkında çalışmayı sürdürdüğü müddetçe, az önceki kişileri çağrıştırırlar. Bu kimselerin fiziksel olarak rüyada bulunması kati surette gereksizdir. Irma, kelimenin tam anlamıyla, bu insan ve durumları temsil eder. Fakat bu noktada, bir kez daha, bu temsilin sembollerin “görüntü değerlerine” indirgenmesi riskinden kaçınmak gerekir; Irma’da tecessüm eden birden fazla insan, kimi fiziksel özellikleriyle Irma’ya benzedikleri için böylesi bir durum söz konusu değildir. Freud’un bölümün açılış satırlarında söylediği bir başka şeyi hatırda bulundurmak gerekir: Rüyanın bir sahnesi, bazen, yalnızca bir “sese” dahi karşılık geliyor olabilir. Şimdi, sizlere, buradaki mantığı nakledebilmek adına bir başka “erken” Freud eserine başvurmak suretiyle bir açıklama sunacağım. Bir kez daha onun Fliess’e gönderdiği bir mektubu okuyacağız. Bu kez tarih 25 Mayıs 1897’dir. Freud “düşlemler” hakkında şöyle söyler:


Düşlemler, bir başkasıyla bileşik olan bir kimyasal yapının ayrışımına benzer olarak bir birleşim ve saptırma süreci ile inşa edilirler. Birinci türden bir saptırma bilhassa kronolojik ilişkilerin hiçe sayıldığı bir parçalama süreci ile anının tahrifini içerir. (Kronolojik düzeltmeler bilhassa bilinç sisteminin aktivitesine bağlı gözükür). Akabinde görsel sahnenin bir parçası işitsel bir parçaya eklenir ve düşlemi oluştururken geriye kalan parça başka bir şeye bağlanır. Bu yol ile daha erken bir ilişkinin izini sürmek imkânsız hâle gelir. 


Görsel bir sahnenin bir parçası işitsel bir parçaya eklenir… Kronolojik düzeltmeler bu işlemlerin bir parçası değildir… Tüm bu uyarıların, şayet Defne Hoca’nın sizlere ilettiği bölümlere göz atma fırsatı bulduysanız, rüyalar için de geçerli olduğunu artık fark edebiliyor olmalısınız. Freud, ses ve imajların formasyonunun, bunların görüntü ya da ses değerlerinden bağımsız olarak bir mantığa sahip olabileceğini keşfetmiş olan kişidir. Yıllar sonra Jacques Lacan, bundan ilham ile bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır diyecektir. Şimdi, Rüyaların Yorumu’na geri dönelim ve benzeri bir açıklamayı okuyalım. Freud şöyle yazıyor (2019, s. 328): “Rüyada yoğunlaştırmanın en bariz olduğu durum, sözcüklerin ve isimlerin üzerindeki yoğunlaştırmadır. Rüyada sözcükler çoğu zaman nesne muamelesi görür ve bu nesnelerle ilgili düşünceler tıpkı sözcükler gibi birleştirilebilirler. Bu rüyalarda garip ve tuhaf kelimeler türetilir.” Öncelikle, şu son derece önemli bir ifadedir: Sözcükler çoğu zaman nesne muamelesi görür… Burada nevrotik bir imkândan bahsetmekteyiz. Bunu açalım.


Rüyaların Yorumu’ndan on beş yıl sonra Freud, “Bilinçdışı” başlıklı bir makale yayınlar. Bu makale, onun Metapsikoloji Üzerine Metinler başlıklı makaleler toplusunun bir parçasıdır. Bu önemli metinde, tartıştığı pek çok şeyin yanında, şunun altını çizer: Şayet ruhsallık içerisinde temsil denen şeyin mantığını idrak etmek niyetindeysek, söz konusu temsilin ruhsallığın farklı katmanlarındaki akıbetini tartışmaya açmak zorundayızdır. Daha açık bir ifadeyle söyleyecek olursak: Bir şeyin, örneğin, bastırılması, ne demektir ki? Yok olması mıdır? Tarumar edilmesi midir? Kaydının silinmesi midir?... Bastırılan bir şeye tam olarak ne olur? Freud şunu açıkça bildirir: Bastırılan şey, yeni bir ifadenin bir parçası olabilme potansiyelini barındırmayı sürdürür. Kimileri bunu bastırılanın geri dönüşü olarak okumakta ve bastırılmış şeyin açığa çıkmayı bekleyen bir potansiyel olduğunu öne sürmektedir. Buna katılmıyorum; bu Freud’daki diyalektiği yakalayamamış, bugün sizlere aktarmış olduğum “52. Mektup” gibi en temel metinlerin yakın bir okumasını gerçekleştirmemiş bir anlayıştır. Benim yorumum şudur: Geri dönüşünden evvel, bastırılan şey diye bir şey mevcut dahi değildir. Bastırma, bastırılanı var eder.


Dolayısıyla, hiçbir şey, anlatının hareketinden daha önemli olamaz. Bu hareket için Lacan, gösterenin Özne’yi bir başka gösteren için göstermesi tanımını kullanır. Bundan daha açık bir alternatif sunabileceğimi düşünmüyorum. İşte, sizlere kısaca tanıttığım “Bilinçdışı” makalesinde Freud, temsil denen şeyin yapısını tartışmaya açmak suretiyle, bir gösterenin Özne’yi bir başka gösteren için gösterebilmesinin olanaklarını sayıp dökmüş olur. Bu metnin en önemli sonuçlarından bir tanesi, Freud için, nevrotik bir durumu psikotik bir durumdan ayıran koşuldur. Nevroz durumlarında sözcük sunumları ile şey sunumları (yani bilinçdışı öğeler) serbest bir şekilde ilişkilenebilirler; Özne’yi temsil edecek, anlatının akışını tesis edecek sayısız bağlantı kurulabilir. Psikoz durumunda bu imkân, kelimenin tam manasıyla, hesaptan düşülmüştür. Bir psikotik için bir sözcük sunumunun böylesi bir imkâna sahip olabilmesi olasılık dışıdır.

 


III

Şimdi, yavaş yavaş yer değiştirmeye geçelim. Freud şöyle yazıyor (2019, s. 336):


"Rüya düşüncelerinin en önemli, en değerli öğelerinin hangileri olduğu konusunda hiçbir kuşkumuz yok; bunu muhakeme gücümüzle tespit edebiliyoruz. Oysa rüya oluşumu sırasında bu önemli ve değerli öğeler değersiz muamelesi görebiliyor ve onların yerini – rüya düşünceleri açısından kesinlikle önemsiz – başka öğeler alabiliyor."


Dikkat edelim: Rüya düşüncelerinin en değerli öğelerini muhakeme gücümüzle tespit edebiliriz, diyor Freud. Bunu rüya içeriği hakkında söylemiyor. Aynı muhakemeyi, bir yorum aracı olarak kullanamayacağımız açıktır. Şimdi, buraya kadar sürdürdüğümüz tartışmada, yoğunlaştırma işlemini açmaya gayret etmiştik. Oldukça öz bir şekilde ifade etmek gerekirse, yoğunlaştırma, rüya içeriğindeki bir temsilin birden fazla durum, kişi yahut eylemi ifade edebilecek şekilde libidinal ekonomik olarak aşırı yüklenmiş olmasıydı. Fakat hangi temsilin bu işlemin muhatabı olacağı sorusu, söz konusu temsilin görüntü değerinden gelen bir açıklamaya dayandırılamıyordu. Bir başka deyişle, bir temsil, kendiliğinden sahip olduğu bir önem sebebiyle, rüya içeriği içerisinde, diğer içeriklerden daha yüklü bir hâle gelemez.


Yer değiştirme işlemi bu işlemden ayrı düşünülemez; rüya içeriğinde, Freud’un ifadesi ile (2019, s. 338), kimi libidinal ekonomik yoğunlaştırmalar başka rüya öğelerine aktarılabilir, yani yer değiştirebilir. Bu bir çarpıtma biçimidir ve rüya çalışmasının oldukça önemli bir unsurudur. Rüya içerisinde bir temsili ancak diğerleriyle ilişkisi çerçevesinde değerlendirebilmemizi mümkün kılan mantığın bel kemiğidir. Bunu sizlere aktarabilmek için farklı bir bağlamdan yararlanacak ve Freud’un 1937 yılında yayınlamış olduğu “Analizde İnşalar” başlıklı metne başvuracağım.


Şimdi, bu önemli metinde, Freud analistleri şu hususta uyarır: Siz analizanınıza bir yorum sunduğunuzda, analizanın “evet”i ya da “hayır”ı, yani yorumunuzu kabul etmesi ya da etmemesi, tek başıan hiçbir şey ifade etmez. Tüm mesele bu yorumun akabinde, gelecek görüşmelerde, belki haftalar belki aylar sonra gelmeyi sürdürecek yeni malzemelerdir; yeniliğe açıklıktır. Yorumun akıbetini zaman gösterecektir; bunu ancak zaman bilebilir. Yani, bir başka deyişle, daima, ikincil kanıtlar takip edilmelidir. Bu, rüyanın temsil araçları başlıklı bölüm için iyi bir başlangıç noktasıdır. Rüyayı yorumlanabilir kılan, rüya hakkında konuşulmaya devam edilmesidir. Rüya içeriği, gizini ortadan kaldırabilmek için var gücümüzle çalıştığımız bir şey değildir. Rüya yorumu, hiçbir şekilde, deşifrasyon değildir. İşte bu sebeple sizlere, az önce, Freud’un “bastırma” hakkındaki kimi görüşlerinin “kusurlu” olduğunu düşündüğüm bir okumaya tabi tutulduğunu söylemiştim. Bastırılanın bir gün ortaya çıkacağını varsaymak, neredeyse bir kehanette bulunmaktır. Psikanaliz bir kehanet bilimi değildir.


Bu bölüm, yani rüyanın temsil araçları bölümü, rüya anlatısının kimi karakteristik özelliklerini okuyucuya sıralar. Bunların kimilerini aslında şimdiye dek tartıştık. Örneğin, rüyaların edatları dikkate almaması bunlardan bir tanesidir. Edatlar, bir anlatının yönünü tayin edebilmek maksadıyla başvurduğumuz dil öğeleridir. Anlatıya tespit edilebilir ve hatta önceden kestirilebilir bir niyet katarlar. Bu rüyalarda, esasında, yoğunlaştırma ve yer değiştirme işlemlerinin de bir sonucu olarak mevcut değildir. Rüya karşıtlıkların beraberce temsil edilebildiği, kronolojik ilişkilerin tahrif edildiği bir anlatı sunar. Rüyalara bir yön ve zemin katan pek çok detay, dikkat edilecek olursa, rüyayı anlatırken tarafımızca eklenir. Rüya neredeyse her zaman yalnızca kimi sekanslar gösterir; başka hiçbir şey değil. Bu sekansların birbirleriyle nasıl eklemlendiği, ne türden bir ilişki içerisinde oldukları, birbirlerini gerektirip gerektirmedikleri… gibi tüm akıl yürütmeler, rüyaya sonradan, belki bir “mantığa bürüme” olarak ifade edebileceğimiz bir şey çerçevesinde eklenirler. Eğer amaç deşifrasyon olsa idi bu mantığın yapısını sökmek rüya yorumu için salık verilecek şey olurdu; ne var ki durumun bununla hiçbir ilgisi yoktur.


Artık sona yaklaşırken, tasvir edilebilirliğin hesaba katılması bölümüne geçelim ve Freud’un her bir düş öğesi için dikkate almamızı salık verdiği şu dört koşula değinelim (2019, s. 369):


a) Bir öğeyi olumlu mu, yoksa olumsuz mu değerlendireceğiz? (Karşıtlık ilişkisi)

b) Öğeyi tarihsel olarak yorumlayacak mıyız? (Bir anı olarak)                                       

c) Öğe sembolik olarak mı değerlendirilmeli?

d) Kelimelerin anlattıklarına bakılarak mı bir değerlendirme yapılmalı?


Freud tüm bu soruları hesaba katarken, şunu aklımızda bulundurmamız gerektiğini bildirir: Rüyanın anlaşılmak gibi bir derdi yoktur. Bir başka deyişle, belki, rüyanın ifade etmekten başka hiçbir arzusu yoktur ve nihayetinde arzu bir ifade biçimidir diyebilmek mümkündür. Bu sebeple hem Freud hem de Lacan, pek çok kez, bir klinisyenin yapabileceği en büyük hatalardan bir tanesinin analizanlarını anlamak olduğunun altını çizmiştir. Psikanalistin pek çok sorumluluğundan bahsedilebilir; bu sorumlulukların hiçbirisinin anlamak ile bir ilgisi yoktur.


Oldukça erken bir tarihte, 1888 yılında “histerik felçler” üzerine yaptığı gözlemlerde, Freud nevrozun bir dil ıstırabı olduğunu tespit edebilmeye muktedir olmuştu. Şöyle söylüyordu Freud: Böylesi bir felç durumunda, organik organik işlevi ve işleyişi, hiç mesele değildir! Bir histerik, söz konusu organı, onun harcıâlem anlamıyla işitir; onu bir sözcük olarak alır ve nihayetinde bu sözcük, ıstırabın tecessümünün belirlemekte bir rol oynar.


Bir başka metinde, 1893 yılında Breuer ile birlikte kaleme aldıkları Ön Bildiri’de, hastalığın başlatıcı nedeni ile semptom arasındaki ilişkinin muhtemelen sembolik olduğunu söyler. Bir tecrübe, hastalandırıcı bir potansiyel olarak, gerçekleşmeyi beklemekte falan değildir. Freud nevrozların etiyolojisini böylesi kabullere, yani kimi tecrübelerin hastalandırıcı doğada olduklarına delalet edecek bir kabule dayandırmakta falan değildir. Tüm bu erken görüşler, bugün sizlere gösterebilmeyi umut ettiğim üzere, yıllar içerisinde, Düşlerin Yorumu’nun temel kabullerinde izleri sürülebilecek sonuçlara dönüşmüştür.

 

Bugünlük burada duralım ve bunlar hakkında tartışalım.


Teşekkür ederim.

 

 


[1] Çalışma boyunca Rüyaların Yorumu’na tüm göndermeler şu baskıya yapılmıştır: Sigmund Freud, Rüyaların Yorumu çev. Dilman Muradoğlu, İstanbul, Say Yayınları, 2019.

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
Psikanalitik Çerçeve

Bu metin 07.09.2025 tarihinde An Psikoloji'de kendilerinin "Aktarım Günleri" başlığını taşıyan etkinlik dizisi kapsamında düzenlenen...

 
 
 

Yorumlar


© 2026 by İbrahim Şahin Ateş

bottom of page