top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 16 sonuç bulundu

  • Psikanalizde Agresivite

    Bu metin İstanbul Freudcu Psikanaliz Derneği (FPD) bünyesinde FPD Okul mensuplarına 14.07.2024 tarihinde tarafımca yapılmış olan sunuma aittir. Herkese merhaba,   Bildiğiniz üzere bugün gerçekleştireceğimiz 2. FPD Okul Semineri’nde konu başlığımız “Psikanalizde Agresivite”. Tabi bu konu, bir oturuma sığdırılabilecek olan bir konu değil. Bu sebeple bugünkü sunumumu, sizler ile daha evvel paylaşmış olduğum iki metne yönelik bir tartışma ile sınırlandıracağım. Bu metinlerden ilki, Jacques Lacan’ın 1948 yılında gerçekleştirdiği bir sunumun metni olan “Psikanalizde Agresivite’dir”. İkincisi ise Melanie Klein’ın 1930 yılında yayınlamış olduğu bir makale olan “Ego’nun Gelişiminde Sembol Oluşumunun Önemi” başlıklı makaledir. İkincisiyle başlayabiliriz. İkincisi bize pek çok kavramı ve aynı zamanda da ilk Seminer’imizi tartışma olanağı sunacak. Öncelikle bu metin, Freud sonrası yazarlar üzerine çalışan ya da çalışmayan pek çok kişinin malumu olan meşhur bir çalışmadır. Fakat bugünkü sunumumda bu metne değiniyor olmamın sebebi, Jacques Lacan’ın da 1. Seminer ’inde doğrudan bu metni ele aldığı oturumlar gerçekleştirmiş olmasıdır. Bu oturumların ilki, 1. Seminer ’in 6. Oturum’udur ve “Söylem analizi ve ego analizi” başlığını taşır ve Jacques Lacan bu oturumda ve takip eden oturumda hem Anna Freud ile Melanie Klein’ın çalışmalarını mukayese eder hem de bu yazarların eserinde Benlik’in yerine değinir. Biz de FPD Okul’da gerçekleştirmiş olduğumuz ilk Seminer’de, hatırlayacağınız üzere, Jacques Lacan’ın “Ayna Evresi” metnini tartışmaya açarak Lacan’ın “ego analizine” ve özellikle de Anna Freud’a yöneltmiş olduğu eleştirilere değinmiştik. Bu sebeple bugünkü Seminer, esasen 2 hafta öncekinin bir devamı olarak kabul edilebilir. Klein’ın makalesi şu önerme ile başlar: Ego gelişiminin, sadizmin libidinal keyfin tüm kaynaklarını tükettiği bir erken evresi bulunmaktadır. Bu sadizmin amacı, annenin bedeninin tüm içerimlerine sahip olmak ve onu sadizmin gerektirdiği şekilde yok etmektir. Bu dönem, Klein’a göre, Ödipal karmaşa öncesi bir döneme tekabül eder. Çocuk, annenin bedeninde babanın penisini, dışkıyı, bir başka çocuğu bulmayı umut eder. Saldırganlığı bunlaradır ve neticesinde, elbette ki özetle, cezalandırılmaktan duyduğu kaygı ile sadistik girişimlerini yönelttiği bu nesnelere sembolik ikameler geliştirir. Bu sembolleştirebilme becerisi aynı zamanda Süperego’nun gelişimine tekabül eder. Yani, Klein’a göre, çocuğun kastrasyon kaygısı ona sembolleştirebilme kapasitesi kazandırır ve bu kapasite onun Ego gelişimi açısından fevkalade önemlidir. Klein’a göre bu sembolizm, tüm yüceltmelerin kaynağıdır ve bu sembolleştirebilme becerisi libidinal düşlemlerin bir kaynağı hâline gelir. Şimdi burada duralım ve Klein’ın sunduğu bu teorik çerçeveyi Freudcu-Lacancı çizgi ile karşılaştıralım. Lacan, 1. Seminer ’in 6. Oturum’unda şöyle yazar: “Şimdi, Dick için, gerçeklik açıkça sabitlenmiş durumdadır zira Dick (sembolik) hareketleri üstlenebilmiş değildir. O, doğrudan doğruya, hiçbir gelişmenin olmadığı bir realitenin içindedir.” Lacan’ın burada “sembolik hareketler” ya da daha doğru bir karşılıkla “gelişler ve gidişler” olarak karşıladığı düşünce, Freudcu Verschlungenheit ’tır. Bu Lacan’ın Günlük Yaşamın Psikopatolojisi ’nden bulup çıkardığı ve 1. Seminer ’in bir önceki oturumunda değindiği bir sözcüktür. Sembolik karmaşıklığa, dolanıklığa tekabül eder. Bu bir anlam karışıklığı değildir. Freud’un adına “birincil süreçler” dediği süreçlerin çalışmasına meydan veren bir karışıklıktır. Lacan’ın yapısal düşünceye başvurmak suretiyle Freud’un eserini yeniden değerlendirmeye başladığı bir karmaşıklıktır. Klein bunu “sembolleştirebilme becerisi” çerçevesinde değerlendirir. Klein’a göre bu yetiye sahip olan çocuk dış dünya ve gerçeklik ile ilişkisini bu yeti vesilesiyle düzenleyebilecektir. Bu da onun düşlemler ve özdeşleşmeler dışında bir yaşam alanı bulabilmesine olanak sağlayacaktır. Klein’ın metni bu noktadan itibaren çocuğun kurduğu gerçeklik ile dış dünya arasında net bir ayrım belirlemiş olur. Esasen iyi olacak olan şey Ego’nun nihayetinde bu dış gerçekliği tamamen idrak edebileceği ve kendisini ona göre düzenleyebileceği bir noktaya ulaşmasıdır. Nihayetinde, Klein’a göre, psikanaliz ancak ve ancak Ego’ya hitap etmek suretiyle tatbik edilebilecek olan bir çalışmadır; analistin müdahaleleri Ego’da bir karşılık bulmalı, onun gelişimine meydan vermelidir. Klein’ın analitik sürecin merkezine yerleştirdiği bu görüşün Freudcu düşünce çizgisinden farkını tespit edebilmek namına, Freud’un 1915 yılında yayınladığı “Bilinçdışı” başlıklı makaleye başvurmak iyi bir yol olacaktır. Zira bu makalede Freud, psişik aygıt içerisinde “temsiller” ( Vorstellungen ) denen öğelerin yerini ve akıbetini tespit etmeye çalışmaktadır. Bu temsilleri Lacan’ın eserinde “gösteren” olarak biliriz. Lacan bu gösterenlerden müteşekkil sistemi, yani Sembolik’i, Freud’un eserine katkıları vesilesiyle geliştirmiştir. Bugünkü konumuz bu olmasa da bu gelişim çizgisi, esasında, es geçemeyeceğimiz kadar önemlidir ve neden öyle olduğunu Klein’ın ele aldığımız eserinde görebiliyoruz. Freud da “Bilinçdışı” makalesinde bir analistin görevinin bilinçdışına hitap eden yorumlar yapmak olduğunu savunur lâkin bunu analizanın Ego’suna hitap ederek gerçekleştirmemiz gerektiği hakkında hiçbir şey söylemez. Hatta, böyle düşünmediğini düşünmek için her türlü kanıt bu makalede mevcuttur. Elbette ki Ego ya da Benlik Freud’un eserindeki nihai görünümüne 1915’te ulaşmamıştır. Geçtiğimiz Seminer’imizde bahsettiğim üzere, 1923’te “Ego ve İd’in” yayınlanmış olması, psikanalizi bir “Ego psikolojisi” hâline getirmek isteyen herkes için Lacan’a göre “neşeyle” karşılanmıştır. Lâkin 1915’te yayınlanan bu makale, tam olarak belirtmek gerekirse onun ikinci bölümünün son iki paragrafı, psikanalitik yorumun gerçekliği bir dış gerçekliğe sabitlemeye yönelik her türlü girişim ile taban tabana zıt olduğunu gösterir. Karikatürize edecek olursak: Bir analizanın karşısına geçip “Şunlar şunlar başına gelmiş, şunları bastırmışsın” demenin analizan nezdinde hiçbir hükümü olmayacaktır. Freud’a göre “bastırmanın etkilerini” ortadan kaldırmak ile sonuçlanması mümkün olmayan bir müdahale biçimidir bu; analizanın bilinçdışına hitap etmek bu değildir. Peki niçin? En basit cevap ile, şimdilik, şunu söylemek mümkündür: Bu türden bir müdahalede, az evvel andığımız Verschlungenheit ’a dair hiçbir şey mevcut değildir. Şimdi, Melanie Klein’ın Dick’e yaptığı ilk yorumdan bahsedebiliriz. Bu noktada makaleyi okumuş olduğunuzu ümit ediyorum. Yine de sizlere Klein’ın Dick hakkındaki ilk izlenimlerini aktardığı satırlardan kısa bir özet sunacağım. (Burada makalenin ilgili satırları kısaltılarak alıntılanmıştır.) Nihayetinde, ilk görüşmelerinde, Klein tren oyuncaklarını ele alır ve büyük olana “Babacık-treni”, küçük olana da “Dick-treni” der. Bunun üzerine Dick küçük olan treni alır ve pencereye doğru iter ve “İstasyon” der. Klein da “İstasyon annedir; Dick anneye girecek” şeklinde bu eylemini onun için yorumlar. İster yetişkin ister çocuklarla çalışan kimseler olun, şayet psikanalitik kliniğe aşinaysanız Klein’ın bu müdahalesi ilk bakışta son derece şaşırtıcıdır. Neredeyse fazlaca heveslidir. Adlandırıcıdır. Nitekim Klein da makalenin son kısımlarında normal şartlarda bu türden bir girişimde bulunmanın kendi tarzı olmadığını bildirir. Lâkin çocuğun nevrotik olduğunu düşünmemektedir. Klein’a göre küçük Dick, psikotik bir yapının emarelerini göstermektedir ve bu yorumu belirleyen de bu varsayım olmuştur. Bu noktada Lacan da Dick’in kimi sözcükleri telaffuz edebildiğine, dolayısıyla “kendi seviyesinde” de olsa bir gösterebilme becerisine sahip olduğunu vurgular. Ne var ki bu beceri oldukça sınırlıdır. Zira Lacan’a göre Dick’te Bejahung ’dan eser yoktur. Lacan’ın bu yorumu, Klein’ın Dick’in psikotik olduğu yönündeki düşüncesiyle uyumludur. Şimdi, Lacan’ın 1. Seminer ’in önceki haftalarında Bejahung ’dan nasıl bahsettiğine dönelim. Esasında bu konu, yani Bejahung konusu, bir önceki Seminer’de Benlik ve yanlış tanıma vesilesiyle gündeme getirmiş olduğumuz bir konuydu. Sizlere Lacan’ın Benlik’i Bejahung ve Verneinung ’tan müteşekkil bir yapı olarak tanımladığından bahsetmiştim. Lacan’a göre (burada 1. Seminer ’de “Kurt Adam’dan” bahsettiği kısa bir bölüme atıfta bulunuyorum), die Verneinung , yani olumsuzlama ( negation ), esasında, yeniden-olumsuzlamadır ( denegation ). Dolayısıyla, esasında, bastırmanın hiçbir zaman ilelebet ortadan kalkmamasının doğal sonucu die Verneinung ’tur. Bejahung  ise, esasında, Özne’nin semboliğe girişidir. Yani, olumsuzlamanın olumsuzlaması “olumlama” değildir. Olumsuzlamanın olumsuzlaması, yani denegation , yani die Verneinung , bastırmanın ortadan kalkması değildir. Bu sebeple Kurt Adam’da söz konusu olan şey, aslında, bir olumsuzlama değil reddetmedir, kastrasyonun reddidir bu. Yine de yalnızca buna dayanarak ona psikotik denemez, sadece psikotik bir evreden geçmektedir. 2. Seminer ’inin IV. Oturum’unda Lacan şöyle söyler: “Görüyorsunuz ki belli bir düzeyde öznenin yapılanmasını belirlese bile ben imgesel bir işlevden başka bir şey olamaz.” Şimdi, yine aynı oturuma atıfta bulunarak, Dick vakasını Lacancı bir dil ile izah edelim: “Bir mübadelenin, bilgi değil de tanıma olan bir şeyin tesis edilmesi için simgesel sistemin ben imgesinin koşullandırdığı sistemin içine girmesi gerekir.” Sunduğumuz bu teorik çerçevenin neticesinde Dick vakasını “imgesel”de takılmış bir vaka olarak değerlendirebilmemiz mümkün hâle gelir. Agresivitesini eyleme dökemediği için, Klein’ın tabiri ile kastrasyon kaygısını tolere edebilecek sembolik donanımdan yoksun olduğu için, hesaptan düştüğü şey, dil, yani Sembolik olmuştur. Klein küçük Dick’in başkalarına karşı “tamamen kayıtsız” olduğunu “referans” olarak değerlendirilebilecek sosyal girişimlerde bulunmadığını bildirir. Çünkü, Lacan’dan aktardığımız üzere, referans, yani “tanınma”, ancak Sembolik girişimler ile vuku bulabilecek olan bir olgudur. İşte Klein’ın Dick’e yapmış olduğu ilk yorumun ortaya çıktığı durum, böyle bir durumdur. Dick, Lacan’a göre ( 1. Seminer, 7. Oturum) hiçbir çağrıda bulunmaz. Lacan şöyle söyler: “Konuşma onda mevcut değildir. Dil onun oldukça sınırlı olan – trenlerin, kapı kollarının, karanlığın değerlendiği – imgesel sistemine yapışmamıştır. Onun fakülteleri iletişim değil ifade fakülteleridir ve bununla sınırlıdır. Onun için gerçek ve imgesel eşittir.” Tüm bunların neticesinde Lacan bu vakayı şu formülün harikulade bir tezahürü olarak okur: Bilinçdışı ötekinin söylemidir . Klein’ın “Dick’in bilinçdışına erişebilmesini sağlayan” yollar, Lacan tarafından yukarıda sunmuş olduğumuz değerlendirme ve meşhur formülünün bir doğrulaması olarak işte böyle açıklanır. Bir insanı hümanize eden şey, dildir. Bunu “Ayna Evresi” hakkında gerçekleştirdiğimiz sunum ile mukayese etmeyi sizlere bırakıyorum. Klein’ın Ödipal karmaşanın öncesine yerleştirdiği sadizmi formüle ediş biçimini Lacancı bir çerçevede imgesel ile sembolik arasındaki ilişkiye yerleştirebilmiş olduk. Bu da bizim teorik pozisyonumuzu Kleincı “Ego gelişimi” çizgisinden ayırmış oldu. Elbette ki bu ayrım için daha çok açıklama ve örnek sunmak icap edecektir. Şimdilik sunduklarımızla yetineceğiz. Artık Lacan’ın “Psikanalizde Agresivite” metnine geçebiliriz. Hafta içerisinde Lacan’ın bu metinde öne sürmüş olduğu 5 tezi sizlere iletmiştim. İlkiyle başlayalım: “Agresiflik tam da yapısı gereği kendisini öznel bir tecrübe olarak gösterir.” Lacan’ın makalesi, psikanalitik eylemin temellerinin altının çizilmesi ile başlar. Psikanalitik eylem sözel ve diyalektik bir eylemdir. 1. Seminer ’in 27 Ocak 1954 tarihli oturumundan alıntılıyorum: “Özne için problem teşkil eden şey, onun anlamı reddetmesidir. Bu anlam onun önüne serilmemelidir, onun tarafından varsayılmalıdır.” Burada, analitik çalışmayı ve diyalektiği sürdürecek olan şeyin Özne’nin payına düşen bir “varsayma” işlemi olduğunu görebiliyoruz. Bunun Freud’un dilindeki karşılığı, onun analizanlarına “serbest çağrışımın mahiyetini açıklamak” yönündeki girişimleri idi. Serbest çağrışım anlatıldığı takdirde anlaşılamayacak olan bir şey değildir. Ama anlaşılması onun tatbik edildiği anlamına gelmez. Analizanların bu garip sözel eyleme dahil olabilmesi vakit alır ve kimi zamanlarda bu gerçekleşmez bile. Kimi durumlarad “erkenden sona eren” görüşmeler, analizan tarafından öfkeyle karşılanabilir. “Çok kabaydınız!” ya da “Hat mı kesildi, acaba?”… Ahlâken nahoş kabul edilebilecek olan bu tavrın çalışmanın etiğine hizmet ettiği bir gerçektir ve zamanla farklı hususların çalışılabilmesine zemin hazırlamasını ümit ederiz. Ahlâkî seviyede takılıp kalmak, nihayetinde, ancak imgeselin aktif olduğu bir düzlemde çalıştığımız manasına gelebilir.  Lacan’ın 2. Tez’ine geçelim: “Agresiflik analizde kendisini agresif bir niyet ve bedensel bir yerinden edilme olarak sunar ve bu biçimlerde etkili olduğunu kanıtlar.” Bu tezde öncelikle şunun altını çizebiliriz: Analizde agresiviteden bahsediyor oluşumuz, analizan tarafından tatbik edilecek agresif bir eylemde, örneğin bir şiddet gösterisinde tecessüm etmek durumunda değildir. Lacan agresivitenin hissedilebileceği talepkâr durumları şöyle sıralar: Duraksamalar, dil sürçmeleri, düşlemsel korkular, tereddüt, anlatıda kusurlar, seans iptalleri ve gecikmeler ve öfkeli tepkiler. Tüm bunlar, agresivitenin görünümleri olmak zorunda değildir ama olabilme potansiyelini taşırlar. Freud, örneğin, analizanın anlatısındaki kesintilerin ve sessizliklerin analistin şahsına dair çağrışımların geri tutulması olabileceğinin altını çizer. Bu bölüm, Lacan’ın agresivite ve onun imgeler ile ilişkisini vurguladığı bir bölümdür. “Bir ebeveynin cezalandırıcı imgesi,” der örneğin, “fiziksel cezadan çok daha geniş çaplı sonuçlara meydan verebilir.” Lacan agresiviteyi temsil ettiğine inandığı imgeleri “parçalı bedenin imagoları” adını verdiği bir başlık altında ele almayı önerir. Bu imgeler arasında kastrasyon, hadım etme, sakatlama, parçalama, içinin boşaltılması, yutulması ve bedenin patlayarak açılması gibi imgeler bulunur. Lacan analizi davranışçı teamüllere indirgemenin, özdeşleşmede son derece önemli bir rol oynayan imgesel düzlemi ıskalamak ile sonuçlanacağını bildirir. Üçüncü tez şu şekildedir: “Agresifliğin temel kaynakları analitik tekniğin gerekçesini belirler.” Bu son derece önemli bir tezdir ve çok yine çok önemli bir sorgulama ile başlar: Diyalog Sokrates’ten bu yana agresiviteden vazgeçmenin bir yolu olarak görülmüştür. Lâkin diyaloğun kati suretle bu sonucu vermiyor oluşu Platon’un Devlet diyaloğunda Thrasymachus’un öfkeli çıkışlarında dahi ortadadır. Öyleyse Freud, “diyaloğa” ne eklemiştir? Klinik tecrübe bizlere bu üçüncü tezin, ilk tezi açıklamak için kullandığımız örnekler ile ilişkisini hemen gösterecektir. Analizanın analitik çalışmanın bir “diyalog” olmadığının farkına varışı, öncelikle ve neredeyse kaçınılmaz olarak öfkeyle karşılanır. “Hep böyle susacak mısınız? Bir şeyler sormayacak mısınız? Bazen bir şeyler söyleseniz, hiç de fena olmaz…” Lacan şöyle yazar: “Kendimizi kişiliksizleştiririz ve ötekine bir geçişsizlik ideali sunmaya çalışırız.” Şimdi, bunun, Türkçeye her ne hikmetse yanlış bir şekilde çevrilen ve bu yanlışlığı içerisinde çok sevilen “dalgalı dikkat”i çağrıştırabileceğinin bilincindeyim. Bu “dalgalı dikkat” olarak Türkçeleştirilen hadise, Freud’un 1912 yılında kaleme aldığı ve zannımca pek de okunmayan bir metninde geçiyor: “Psikanaliz Uygulayan Hekimlere Bazı Tavsiyeler”. Sizlerden ricam, bu metni okuyun. Okuduysanız, tekrar okuyun. Derneğimizin web sitesinde bu metne dair bir yazım bulunuyor, ona da başvurabilirsiniz. Dalgalı dikkat gibi bir ifadenin Freud’un söyledikleriyle ilgisi yoktur.  Şimdi, bağlamımızı muhafaza edebilmek adına, sizlere Lacan’ın 1955 yılında yaptığı “Freudcu Şey” başlıklı konuşmasından bir paragraf çevireceğim: Bu analistin analizin diyalektiğine büyük ö ile Öteki olduğu yerlerde sessizliğiyle yahut küçük ö ile öteki olduğu yerlerde kendi direncini iptal edişiyle ölüyü oynayarak, Çinlilerin deyişi ile konumunu kadavralaştırarak, somut bir şekilde dahil olduğu anlamına gelir. Her iki durumda da, sırasıyla sembolik ve imgesel olan etkiler yoluyla analist analizin diyalektiğinde ölümü mevcut kılar. Yine de her iki düzlemde de eylemini tanımalı ve ayrıştırmalı, niçin müdahale ettiğini, hangi anda fırsatın kendisini sunduğunu ve ona nasıl tepki göstereceğini bilmelidir. Görebileceğiniz üzere, burada “dalgalı” hiçbir şey yoktur. Analistin sessizliği ve kadavrası dahi imgesel ve sembolik olarak iki ayrı düzlemde analitik diyalektiğe dahil olabilir. Lacan’ın “Psikanalizde Agresivite” metninde, Freud’un “Sonlandırılabilir Sonlandırılamaz Analiz” (1939) makalesi ile beraberce düşünülebilecek, onu doğrudan anımsatan satırlar mevcut. Okur, örneğin İngilizce çevirinin 87. sayfasının 5. paragrafını inceleyebilir. Belki bir sonraki Okul seminerimizi bu ilişkiyi irdelemeye hasrederiz. Şimdilik devam ediyorum. Lacan şöyle yazıyor: “Yine de öznenin agresifliğinin bize yönelecek şekilde ortaya çıkartmak zorundayız zira biliyoruz ki olumsuz aktarımı biçimlendiren agresif niyetler (Lacan yukarıda bu niyetleri nerelerde görebileceğimizi sıralamıştı) analitik dramanın açılış düğümüdür.”  Bu elbette ki hastayı kasıtlı bir biçimde öfkelendirmek, ona kabalık etmek, onu tahrik etmek ve benzeri anlamlara karşılık gelmemektedir. Lacan’ın ifadesini bu şekilde yorumlamak, bu ifadeyi imgesel bir düzleme sıkıştırmak manasına gelir. Aksine, Lacan’a göre, analistin payına düşen öznenin bize yöneltmek için hazır kıta beklediği agresivitesini destekleyecek herhangi bir malzemeyi ona sunmamaktır. Bu sebeple analist, örneğin, sessizliğiyle sunduğu yorumunu da gereğince formüle etmelidir. Analizanın imgesel aktarımının analisti tarafından kontrol altına alınmasını sağlayacak olan şey, analitik sürecin bu aktarımı biçimlendiren sembolik işi (Lacan’ın kullandığı ifade: subduction ) takip edebilmesidir. Lacan’a göre “bastırma sürecindeki bir kaza neticesinde benliğin kontrolündeki belirli bir işlev ya da beden parçası dışlanabilir. Bu dışlanan parça kişiliğin şu ya da bu ajanına biçim verecektir.” Burada, Klein’ın benliği nasıl formüle ettiğini hatırda bulundurmak yerinde olacaktır. Lacan hem 1948 yılında yayınlanan bu makalede hem de, örneğin, 2. Seminer ’inde açık bir dil ile benliğin formülasyonu hususunda Freud’un onu “Algı-Bilinç” olarak değerlendiren görüşlerinden ayrıldığını bildirir. Lacan için imgesel bir işleve tekabül eden benliği ancak Olumsuzlama ’nın yapısı ile beraberce düşünebiliriz; bu onu psikanalitik teoride fenomenolojik olarak yerli yerine oturtabilmenin Lacancı koşuludur. Diğer bir yandan, yukarıda alıntılamış olduğum kısım, yani Lacan’ın “benliğin dışlanan bir kısmı ya da işlevi” olarak sunduğu açıklamanın imgesel olan ile münasebeti, dikkatli Freud okuyucularına Freud’un 1926 tarihli “Ket vurmalar, Belirtiler ve Kaygı” başlıklı metnini anımsatmıştır. Bu uzunca makalenin hemen ilk bölümünü inceleyebilirsiniz. Bastırmadaki bir kusurun neticesinde benliğin nasıl “küçülmeye” gittiğini Freud’un tarif ettiğini göreceksiniz. Freud bunları kendi “ekonomik teorisi” çerçevesinde açıklar. Bu ekonomik teori vurgusunu unutmayınız. Lacan’ın bir sonraki adımı hesaba katıldığında alelade olmadığını göreceksiniz. Libidodan bahsedeceğiz. Lacan’ın 4. Tez’ine geçelim: “Agresivite insan benliğinin biçimsel yapısını ve onun dünyasının karakteristik varlıklarını belirleyen, benim adına narsisistik özdeşleşme dediğim şeyle ilgili bir eğilimdir.” Klein’dan aktarmış olduğumuz vakanın bir psikoz vakası olduğu düşünüldüğünde, bu tez içerisindeki “narsisistik özdeşleşme” ifadesi bizler için dikkat çekicidir.  Burada çok önemli bir adım var. “Şimdiye dek”, diyor Lacan, “fenomenolojik bir düzlemdeydik. Agresiviteye dair öznel tecrübeleri aktardık. Şimdi, niyetin öznelliğinden agresiviteye yatkınlık kavramına geçmek bizi fenomenolojik düzlemden metapsikolojik düzleme ulaştıracak.” Bu bölüm Lacan’ın benliğin yapısını agresivitenin paranoid ve paranoyak psikozlardaki görünümleri ile beraberce okuduğu bölümdür. Bu bölümü referans alarak Lacancı düşünce ile Klein’ı mukayese edebilir hâle geliriz. Bunu yapabilmek için sizlere bu bölümden bir paragraf alıntılayacağım. Sosyal davranışların fenomenolojik anları olarak zulüm duygularının anlamını hayranlık uyandırıcı bir şekilde ortaya koyan Janet, bu anların ortak özelliğini, yani bir filmin ortasında aniden durdurulan oyuncuların yüzlerindeki tuhaflığa benzer şekilde, bu anlardan birinde durgunluk tarafından oluşturulduklarını keşfetmemiştir. Lacan tarafından Janet’ye ilişkin bu değerlendirmeyi, onun Dick vakasını nasıl ele aldığı ile beraberce düşünebilmek mümkündür. Sunumumun önceki kısımlarında sizlere aktarmış olduğum üzere, Lacan Dick için gerçekliğin fikse olduğunu söyler. Evet, kimi sembolik becerilere sahiptir ama onda Bejahung ’tan eser yoktur. Dolayısıyla, Freudcu terimler ile ifade edecek olursak, kullandığı temsiller sembolik geliş gidişlerden nasibini almamıştır. Kastrasyon namevcuttur zira, Klein’ın ifadeleri ile, Dick için dehşet verici bir ihtimal olan kastrasyon tolere edilemeyecek bir tecrübe olarak kalmıştır. Freud’un “bir paranoyak ile gerçeklik hakkında tartışmayın” uyarısının kaynağı budur. Burada tartışmaya açık hiçbir şey yoktur. Bir başka gerçeklik ihtimalinin önü kapanmıştır. Bir nevrotik için durum bundan farklıdır, Lacancı bir deyişle, bir nevrotik için bir “sembolik çok seslilik” mevcuttur. Peki, sembolik çok sesliliğin namevcudiyeti neye tekabül eder? Lacan’ın ele aldığımız makalenin 92 ve 93. sayfalarında tartıştığı konu budur. Biz bunu onun aynı çizgideki bir başka açıklaması ile açalım. 1. Seminer ’in 13. Oturum’unda Lacan şöyle yazar: Başlangıçta, dilin öncesinde, arzu yalnızca speküler evrenin imgesel ilişkisi düzleminde mevcuttur, yansıtılmıştır, ötekinde yabancılaşmıştır. Tahrik ettiği gerilim, bir sonuçtan yoksundur. Yani, bize Hegel’in öğrettiğinden başka bir sonuçtan, ötekinin yıkımı dışındaki bir sonuçtan, yoksundur. Öznenin arzusu, yöneldiği nesne açısından, bu ilişki içerisinde yalnızca rekabet yoluyla, öteki ile mutlak bir rekabet yoluyla onaylanabilir. Ve her ne zaman belirli bir öznede bu ilksel yabancılaşmaya yaklaşacak olsak, en radikal agresyon ortaya çıkar: öznenin arzusunu desteklediği müddetçe ötekinin ortadan kaybolması arzusu. Vakit kaybetmeden Klein’ın makalesinin açılış bölümlerine dönelim ve Klein’ın ilksel sadizme ilişkin görüşlerinin bundan çok uzakları işaret etmediğini gösterelim. Klein bu sadizme ilişkin iki esas tehlike kaynağından bahseder. Bunlardan ilki, öznenin kendi sadizmidir. İkincisi ise saldırılan nesnenin teşkil ettiği tehlikedir. Klein’a göre öznenin kendi sadizminin “sınır dışı” ( expulsion ) edilmesi gerekir, saldırılan nesneden gelecek tehlike karşısında yegâne çözüm vardır: ötekinin yıkımı. Klein, Lacancı-Hegelci çizgiden çok uzakta değildir. Klein’da eksik olan, Freudcu metapsikolojidir. Lacan’ın metninin “benlik problemini” irdeleyen kısımlarını müsaadenizle geçiyorum. Bu çok kıymetli kısımlardan bir paragrafı sizler ile gruptan paylaşmıştım ve tartışılan konuları da esasında size bir önceki seminerimizde kısaca da olsa özetlemiştim. Bugünkü sunumumu çok uzatmamak adına benim de biraz ekonomik olmam gerekiyor. Kemer sıkalım. Makaleyi özetlediğine inandığım harikulade bir paragraf bulunuyor. Bunu sizlere naklederek devam etmek isterim: Bir bireyin tüm genetik evrelerinde ve insani başarısının her derecesinde, öznenin bu narsisistik anını, libidinal bir hayal kırıklığıyla hesaplaşmak zorunda olduğu bir önce ve normatif bir yüceltme içinde kendini aştığı bir sonra olarak buluruz. Böylelikle 5. ve son teze gelebiliriz: “Bu agresiflik kavramı, bilhassa uzamsal kategoriye istinaden bize onun modern nevroz ve uygarlıktaki hoşnutsuzluktaki rolünü idrak etme imkânı verdiği nispette, insan benliğinin niyetli koordinatlarından birisidir.” Sizlere Lacan’ın uzamsal derken kastettiği perspektifin ne olduğunu gruptan gönderdiğim bir mesaj vesilesiyle açıklamıştım. Lacan burada, kısaca yinelemek gerekirse, semptomların oluştuğu imgesel düzlemden bahsetmektedir. Bu son tez, psikanalizin güncelliğini tartışmanın öyle ya da böyle sorumluluğunu alması gereken her birimiz için fevkalade önemlidir. Lacan’a göre agresivitenin uygarlığımızdaki üstünlüğü, gündelik yaşama dair ahlâkın (etiğin değil!) gücün erdeminden geçiyor oluşunda aşikârdır. Bu Tez, bizim sunumumuz boyunca değindiğimiz Lacancı-Hegelci çizginin açıkça görüldüğü kısımdır.  Bu vesileyle Lacan’ın son derece dokunaklı kapanış satırlarını sizlere aktararak ben de sunumumu sonlandırmak isterim. Modern toplumun bu “özgürleşmiş” kişisindeki bu kırılma, ondaki muazzam büyüklükteki çatlağın varlığının en derinlerine kadar uzandığını ortaya çıkarır. Bu onun işlevsel ketlenmelerindeki histerik/hipokondriyak semptomlar, diğer insanlar ve dünyaya yönelik derealizasyonlarının psikastenik biçimleri ve başarısızlık ve suçun sosyal sonuçları ile giden, kendini cezalandırıcı bir nevrozdur. Bize geldiğinde onu kabul ettiğimiz kişi, insanı en zorlu toplumsal cehenneme mahkûm eden prangalardan kurtulan bu dokunaklı kurban, bu masum kaçaktır; o, gündelik görevimiz içerisinde, asla yeterince karşılayamadığımız gizlik bir kardeşlik içerisinde ona kendi anlamının yeni bir yolunu açtığımız hiçliğin varlığıdır. Bu satırlar sizlere “kadavralaşan” ve “ölüyeyazan” sessiz analistin konumunu anımsatmışsa, bugünkü sunumun bir anlamı olduğuna kendimi inandırabileceğim.   Teşekkür ederim.

  • Nevrozlar ve Psikanalitik Tanı

    Bu metin Felsefe Sanat Psikanaliz (FSP) bünyesinde 20.08.2023 tarihinde tarafımca yapılmış olan sunumun kısaltılmış bir hâlidir. Herkese merhaba,   Bugün sevgili Batuhan Demir ile birlikte sizlere “nevrozların yapısı ve psikanalitik tanı”dan bahsedeceğiz. Ben sözlerime Freud’un nevrozların etiyolojisine hasrettiği ilk çalışmaları belirleyen bir tartışma olan “nevroz seçimi” ile başlamanın yerinde olacağına inanıyorum.   Freud, çok saygı duyduğu hocası J.-M Charcot ve onun öğrencilerine hitaben 1896 yılında Fransızca bir makale kaleme alır: “Kalıtsallık ve Nevrozların Etiyolojisi”. Freud’un bize aktardığına göre Charcot nevrozların etiyolojisinde aslan payını “kalıtıma” vermekteydi; hastanın ailesinin hastalık geçmişi, dolayısıyla bir sinir hastalığına yatkınlığı, Charcot’ya göre hastanın geliştirdiği nevrozun en önemli gerekçesi idi. Freud ise birkaç yıldan beri, tam olarak bir tarih vermek gerekirse 1888’i işaret edebilirim, “organik sinir hastalıkları” ve nevrozlar arasında bir ayrıma gitme uğraşı içerisindeydi. 1888 yılında kaleme aldığı “Histeri” başlıklı ansiklopedi makalesi, aynı yılki gözlemlerine dayansa da 1893’te yayınladığı “organik ve histerik felçler” üzerine makale ve yine bu yıllarda fazlasıyla meşgul olduğu “afazi”lere ilişkin metinlerinde nevrozların etiyolojisini hem merkezî sinir sisteminin faaliyeti hem de bir “dil/temsil problemi” olarak tasvir etmekteydi. Bu oturumun ilerleyen dakikalarında ve gelecek oturumlarımızda bu husus üzerine konuşmaya devam edecek olsam da şimdiden bir şerh düşmem gerekir: Freud’un etiyoloji araştırmalarında kalıtsallık için aradığı alternatif, bugün psikanalitik literatürde “yapı” olarak andığımız şeydir. Nevroz ile “kişiliğin” karıştırılmaması gerekir; Freud’un psikanalitik kuramı bize bir kişilik kuramı sunmaz. Freud kişilik hakkında neredeyse hiç yazmamıştır ve yazdığında da çalışması bilhassa “dürtü öğretisine” ilişkindir. Burada parantezi kapatalım ve devam edelim.   1888’deki “Histeri” makalesi benim sıkça andığım bir ifadeyi içerir. Freud şöyle yazar: “… histerik hastaların sinir sisteminde bir uyarım artığı vardır ki bu artık şimdi kendisini bir ketleyici, tahriş edici olarak göstermektedir ve sinir sisteminde alabildiğine özgür bir biçimde yer değiştirir.” Peki aynı makalenin son paragrafında Freud histeriyi nasıl tanımlar?   Özetlemek maksadıyla şöyle söyleyebiliriz ki histeri uyarımların farklı bir dağılımına dayanan, muhtemelen zihin organında bir uyarım artığının eşlik ettiği bir sinir sistemi anomalisidir. Semptomalojisi gösterir ki bu artık bilinçli ve bilinçsiz fikirlerce dağıtılır. Sinir sistemindeki uyarımların dağılımını değiştirebilen ne varsa histerik rahatsızlıkları iyileştirebilir; böylesi etkiler kısmen fiziksel kısmen de doğrudan psişik doğadadır.   Burada hem bir tanım hem de bir tedavi önerisi ile karşı karşıyayız. Tedavi kısmını şimdilik bir kenara bırakalım. Buradaki “uyarım artığı” ifadesi, Freud’un eserinin sonraki yıllarından iyi bildiğimiz haz ve gerçeklik ilkeleri arasındaki ilişkinin ilk örneğidir ve temelinde şu anlayış bulunur: Organizmanın tercih ettiği hâl uyarılmamış olma hâlidir; sinir sistemi eylemsizlik hâlini muhafaza etmek ister. Freud’un işaret etmeye çalıştığı şey, histerinin bu fazlalığa bir cevap olarak geliştiğidir ve daha şimdiden bu fazlalık ne tamamen fiziksel ne de psişiktir. Söz konusu sınır kavramın akıbetinin bizi dürtü öğretisine götürebileceği aşikârdır ve bu makalenin “Dürtüler ve Kaderleri’nden” (1915) 27 yıl önce yazıldığını bilmek heyecan vericidir. Yine de yaklaşık 30 senelik bir geçişe kalkışmadan evvel incelemekte olduğumuz dönemden argümanımızı geliştirebilecek yeni kanıtlar aramayı sürdürelim.   Bu hususta dillendirmeyi sevdiğim bir başka metin Freud ve Breuer’in beraberce kaleme aldıkları 1893 tarihli “Ön Bildiri’dir.” Histeri Üzerine Çalışmalar ’ı (1895) önceleyen bu metinde okuyucuya hastalığı başlatıcı neden ile hastalık arasındaki ilişkinin “sembolik” bir ilişki olduğu söylenir. Bu sözcüğün yazarlar tarafından hangi amaçla kullanıldığının havada bırakılmaması icap eder. Ben, naçizane, Freud’un “afazi” çalışmalarının argümanımızı destekleyebileceğine inanıyorum. Yine 1893 yılında, bir başka metinde, Freud şöyle yazıyor: “Doğada “nesne” ve “sözcük” arasındaki ilişki “sembolik”tir. Her nesne bir sözcük ile “sembol” olarak çağrışım içerisindedir. Konuşma çağrışımlarının tam bir görüntüsünü elde edebilmek için nesne ile çağrışımı kabul etmek zorundayız.” Sizlerden ricam, ifadedeki “devinim” öğesine kulak vermenizdir; Freud açık bir şekilde temsiller arasındaki devinimin altını çizmektedir ki bu 1888’de histeriklerin ıstırabını çektikleri artıktan bahsederken kullandığı ifadeler ile uyum içerisindedir. Bir yıl sonra, 1894’te kaleme alınan “kaygı” makalesi kaygıyı “serbestçe dolaşan bir kuantum” olarak tanımlar. Şayet 2 yıl daha ileriye gidecek olursak Proje ’ye ulaşırız. Burada ise Freud yine dış dünya (doğa) hakkında şöyle yazar: “Nitelikler nereden doğar? Dış dünyadan değil. Zira psikolojinin de burada tâbî olması gereken bizim doğa bilimimizin görüşüne göre, dış dünyada hareket hâlindeki kütlelerden başka hiçbir şey yoktur.” Tüm bu ifadeler bir niceliğin devinimine ilişkindir. Devindiği yer ise temsillerdir. Tam olarak bu sebeple Freud 1896 yılında, yakın dostu W. Fliess’e gönderdiği meşhur “K Taslağı’nda” histeriklerin ıstırabını çektikleri anıları ve bedensel belirtileri arasında bir sınır kavram icat eder: der Grenzvorstellung . Bu kavram, Freud’a göre “Ben” ile travmatik anının bir bileşimidir ve bastırılmış anının "ilk sembolüdür”. Böylelikle sembol sözcüğü de geri dönmüş olur. Erken dönem etiyoloji metinlerini sınırlar, devinim ve fazlalıklar belirler. Bir başka kanıt aranacak olursa yine oldukça meşhur “52. Mektup’u” inceleyebilir: Bu makalede Freud tercüme edilemeyen temsillerin bastırmaya sebep olduklarını yazar. Freud bu ufuk açıcı mektupta aynı anda hem çiftcinsellik hem de artığın akıbetini ele alır.   Böylelikle sunumumun başında atıfta bulunduğum makale olan “Kalıtsallık ve Nevrozların Etiyolojisi’ne” geri dönebiliriz. Bu makalede Freud nevrozları “sinir sisteminin ekonomisindeki bozukluklar” olarak tarif eder ki artık bu ifadenin onun eserinde en azından on yıllık bir geçmişi olduğunu biliyoruz. Şimdiyse Freud’a gereken “başlatıcı bir neden” idi.   Freud başlangıçta histerik hastaları tarafından edilgen, obsesyonel hastaları tarafından ise etkin bir biçimde karşılanan erken bir cinsel tecrübenin bu özgül neden olduğuna kani olmuştu. Bildiğiniz üzere Freud’un eserinin bu yılları, önceleri çokça önem hasretmiş olmasına karşın sonraları vazgeçtiği “çocuksu ayartılmalar” kuramı ile bilinir. Yine aynı yılda, yani 1896’da kaleme alınan “Histerinin Etiyolojisi’nde” rahatlıkla görülebileceği üzere Freud’un ne yazık ki çokça sık rastlanan istismar öykülerinden “vazgeçişi” gibi bir durum söz konusu değildi ve olamazdı da. Freud bir istismarcının “hasta” olarak etiketlenmesine dahi karşı idi; istismarı toplumsal bir sorun olarak görüyor ve böyle yorumlanması gerektiğine inanıyordu. Asıl değişiklik, bana soracak olursanız, yine ilk kez 1896’da yazılı bir şekilde karşılaştığımız “bastırılanın geri dönüşü” kavramına ilişkindi. Esasen, “serbest dolaşan kaygı kuantumu” gibi temsillerin devinimini alenen doğrulayan ifadeler, “bastırılanın geri dönüşü” formülünün temellerini oluşturmaktaydılar. Freud’un üstadı Charcot’dan ayrıldığı yer burasıydı: Freud’a göre bastırılanın geri dönüşü ancak bir agent provacateur ile mümkün olabilirdi. Çalışmasının ilerleyen yıllarında Freud’un bu husustaki görüşü hiçbir zaman değişmedi. Freud ancak birkaç gerekçenin bir araya gelmesi ve bir provokatör tarafından tetiklenmesi vesilesiyle bir nevrozun patlak verebileceğine inanıyordu. Üst üste binen patojen öğelerden tutun da Rüyalar ve Espriler ’in “aşırı-yüklü” temsillerine varana dek hem etiyolojik hem de metapsikolojik açıdan önem arz eden pek çok görüş ve kavram, aynı mantığın bir sonucu olarak okunabilir. Freud için ne hastanın aile öyküsünü ne de belirtilerini oldukları gibi ele alabilmek mümkün değildi. Bu da onu yine 1896’da öne sürdüğü başka bir keşfe itti: Hafıza durmaksızın yeniden yazılır . Hâl böyleyken hastalığın aktarımı nasıl olur da tekdüze olabilirdi ki? 1894 tarihli “Savunma Nöropsikozları’nda” ele aldığı üç hastalığın da (histeri, obsesyonel nevroz ve paranoya) bir olay a cevap olduğunu çoktan ortaya koymuştu. Freud’a göre bu insanların temsil hayatlarında bir olay vuku bulmaktaydı. Hiç şüphesiz Freud bu olayın birden fazla patojen etken için bir kesişim olduğunu düşünüyordu. Bana soracak olursanız “temsil” sözcüğüne böylesine sıkıca tutunmasının sebebi de zihninde fazlasıyla aktif kimi sinir yolaklarının kesişiminde bulunan bir sinir hücresinin merkezî sinir sistemi içerisindeki elektriksel hareketi tıkadığına yönelik bir tahayyülü olmasından ileri geliyordu. Nitekim 1922 yılında, 1894’tekine benzer ifade kullanmak istediğinde Freud’un seçtiği tamlama “libidinal ekonomik devrim ” olmuştu.   Hipnotik tedavinin Freud’a aradığını verebilmesi söz konusu olamazdı; telkinin tesiri altındaki hasta hekim tarafından verilen talimatlara kitlenip kalıyordu ve böylesi bir yöntemde söz konusu hastanın ıstırabının bir çalışma konusu hâline getirilebilmesi ihtimal dahilinde değildi. Eldeki yegâne çözüm, hoşnutsuzluk verici düşünce ve belirtilerin telkin yoluyla ortadan kaldırılmasıydı ki bu Freud’un Histeri Üzerine Çalışmalar ’da da belirttiği üzere aşırı boyutlara ulaştığında hasta için şahsî tarihindeki pek çok önemli yaşantı artık erişilemez bir yerde olmuş oluyordu. Freud bir keresinde çok ileri gittiğini ve bunun sonucunda hastasının artık hiçbir şey hatırlayamadığını dahi itiraf etmişti. Hiç şüphesiz serbest çağrışım Freud’un keşfi değildi ama Freud’un eseri bu türden bir tedavi yöntemine çoktan hazırdı. Freud’un nevrozların etiyolojisi hakkında yazdığı her şey serbest çağrışımın keşfine bir hazırlık mahiyetindeydi. Nitekim histeriklerin belleğindeki boşluğun ve obsesyonellerin duygu ve takıntıları arasındaki uyuşmazlığın çalışılabilir hâle gelmesinin yegâne yolu buydu. Dolayısıyla Freud 1888’de histerikler için önermiş olduğu tedavinin nasıl tatbik edilebileceğini nihayet keşfetmişti: Bu insanları konuşmak suretiyle temsillerinin devinimine mâni olan sıkışıklıktan kurtarmak icap ediyordu; der Grenzvorstellung  Freud’un yalnızca histerikler için kullandığı bir kavramdı. Zira 1894 yılında bu hastaların konuşmadıkları takdirde bedensel belirtiler üretmeye devam edeceklerini çoktan belirtmişti. Kavram Vorstellung türündendi, Denken  değil. Freud “düşünceler” ile çalışmıyordu. İlerleyen oturumlarımızda “paranoya” hakkında konuşmaya başladığımız vakit 1917 tarihli “Düşlerin Metapsikolojisi” makalesinden söz edeceğim. Narsisistik nevrozlar söz konusu olduğunda düşünce ile temsil arasındaki farkın Freudcu çizgide nasıl ayrıştırılabileceğini beraberce görebileceğiz.   Aynı yılda, yani 1894’te, benim de daha evvel bu sunumda dile getirdiğim “kaygı” makalesi geldi. Söz konusu makale Freud’un “kaygı nevrozunu” tanımladığı ilk makale olmak gibi tarihsel bir öneme sahip olmanın yanında, psikonevrozlar ile nevrasteni arasındaki farkın psişik gerekçelerde yattığının bir başka kanıtını sunacak olması hasebiyle de önem arz etmekteydi. Kaygı nevrozunu tanımlamak ve onu nevrasteniden ayırmak, Freud’a göre, psikanalizin çalışma alanını belirlemek açısından da fevkalade önemliydi. Nitekim Freud kaygı nevrozunu şöyle tanımlamaktaydı: “Kaygı nevrozunun düzeneği, bedensel cinsel uyarımın ruhsal alandan sapmasında ve sonuçta bu uyarımın anormal kullanımında aranmalıdır.” Söz konusu sapma, daha erken metinlerindeki uyarım artığının bir başka tezahürü idi. Freud burada yalnızca yarıda kalan, kesilen yahut gerçekleşemeyen cinsel ilişkilerin kaygı nevrozuna sebep olduğunu söylemiyor, sonraları ortaya çıkan nevroz hususunda bir başlatıcı nedenin oynadığı rolü de teorize etmeye girişiyordu. Kaygı nevrozlarında ortaya çıkan belirtilerin (örneğin terleme, kızarma, soluk alışverişinin hızlanması, çarpıntı vb.) cinsel uyarılmalara da eşlik ettiğini, dolayısıyla kaygı nevrozunun bu uyarımın bir vekili olduğunu dahi dile getiriyordu. Böylesi bir açıklamadaki ufuk açıcı yan belirtiler ve durumlar arasındaki bir benzerliğin işaret edilmesinden ibaret değildi; Freud nevrozun cinselliğin bir metaforuna dönüştüğünü işaret etmekteydi. Nitekim ilerleyen yıllarda, örneğin 1909’da yayınlanan “Sıçan Adam” vakasında obsesyonel nevrozun histerinin bir lehçesi olduğunu, 1913’te ise karma nevrozların “iki dilli yapılar” olduklarını söyledi. Serbest çağrışımın önünü açtığı şey, analizanın derinlemesine çalışması ve analistin yorum sanatının kulaklarını bu metaforu işitebilmeye hazır hâle gelmesidir. Hiç şüphesiz tedavinin sonu bu değildir ama tedavinin başka yolu da yoktur. Freud’un teorisinde ne yoktan var olabilecek ne de yok edilebilecek bir enerji söz konusu olabilirdi, zira. Nitekim histeri üzerine 1888 tarihli ansiklopedi makalesinin işaret ettiği yöntem söz konusu uyarım fazlasının ortadan kaldırılması değil, dağıtılmasıdır. Sonuç olarak Freud da kaygı nevrozunu nevrasteni ve histeri arasında bir yere yerleştirir. Histeriden farkı başlatıcı nedeninin bir temsil olmamasıyken (ki bu çetrefilli nokta esasında ayrıca bir çalışmayı hak eder) benzerlik ise histeri gibi nöbetler hâlinde vuku bulan yapısıdır.   Freud’un 1900 sonrası nadir etiyoloji makalelerinden birisi olan “Nevrozlarda Cinselliğin Rolü” başlıklı makaleye geçelim. Daha evvelden yalnızca değinip geçtiğimiz “erken ayartılmalardan” vazgeçişin bir açıklaması bu makalede bulunabilir. Freud bu durumu “çocuksu cinsel örselenmeler” ile “cinselliğin çocuksuluğu” arasında teorik bir geçiş olarak isimlendirir. Hemen sonrasında ise vazgeçtiği ikinci şeyin (ki buna da değinmiştik) histerinin edilgen, obsesyonların ise etkin tecrübelerden kaynaklandığına ilişkin düşüncesi olduğunu bildirir. Bu iki değişikliğe ilişkin açıklamalardan sonra şu ifade gelir: “… benim kuramımda “cinsel yapı”, “genel nöropatik yatkınlığın” yerini almıştı.” Bu noktada şu sorunun sorulması gerekir: Nasıl olur da yapı , yatkınlıktan farklı bir şey olarak karşımıza çıkabilir? Zira birisi çıkıp “cinsel yapının” pekâlâ kalıtım yoluyla aktarılan bir şey olduğunu iddia edebilir. Hâl böyle olduğunda da nevrozların etiyolojisinde cinselliğin öneminden dem vursanız dahi nihayetinde söz konusu cinselliğin “kalıtsal” olduğunu kabul etmeniz icap edecektir.   Bir araştırmacı olarak bu soruyu ciddiye alıyorum. Hatta, bir açıdan, çalışmalarımın önemli bir kısmını bu soruya Freud’un eserine sadık kalarak üretilebilecek cevapların araştırılmasının kapsadığını bildirebilirim. Bu sebep ile hafta içerisinde sizlerden Psikanalize Giriş Konferansları  arasından 23. Konferans’ı okumanızı rica etmiştim. Söz konusu konferanstan harikulade bir cümle alıntılayarak devam edelim: “Yapısal yatkınlıklar da kuşkusuz olarak geçmişteki ataların deneyimlerinin sonraki etkileridir; onlar da bir zamanlar edinilmişti. Böyle bir edinim olmadan kalıtım olmayacaktı.” Bu ifade, açıkça, ancak tarihselleştirildikleri ölçüde ataların yaşantılarının kalıtsal bir önem arz edebileceklerine delalettir. İşte bu sebeple “belleğin yeniden yazımı” Freud’un teorisi açısından son derece kritik olmuştu ve bunu keşfettiğinde takvim yaprakları henüz 6 Aralık 1896 tarihini göstermekteydi. Bu durum Freud’u adına ruhsal gerçeklik dediği bir şeyi teorize etmeye itti. Bellekteki boşluklar, Freud’a göre, tarihöncesi olanın tarihselleşmesi vesilesiyle doldurulmaktaydı ve kalıtım değil de “cinsel yapı” olarak adlandırdığı şey bu alanda iş görmekteydi. Cinsel yapı birden fazla dili konuşmaya muktedirdi ve bir bireyin belirli bir nevrozu geliştirmesi kadar önemli bir olay olarak Freud karma nevrozları ve birbirlerini takip eden farklı nevrotik yapılara ait belirtileri keşfetti. Artık hiçbir nevrozu bir cinsiyet ile eşleştirmek ve o cinsiyeti de etkinlik ve edilgenlik gibi bir koşutluk içerisinde açıklamak mümkün olamazdı; Freud kişilik gibi bir kavramın araştırmacısı da değildi. Tüm bunlar Freud tarafından 1900lü yıllardan önce denenmiş ve kısa süre içerisinde de geride bırakılmıştı. Dolayısıyla nevrozların etiyolojisi ile meşgul olmak Freud’u insanın cinsel yapısı ve cinsiyetlenme gibi sorunlar ile meşgul olmak zorunda bırakmıştı. Bir sonraki aşama, hiç şüphesiz, cinsiyetlenmenin de tıpkı nevrotik bir yapı gibi bir cevap oluşumu olduğunu söylemek olacaktı. Nitekim Freud aynen de böyle yaptı. (Bu husus ile ilgilenenleri 1919 yılında yayınlanmış “Bir Çocuk Dövülüyor” başlıklı makaleye yönlendirebilirim.)   Son olarak Freud açısından önem arz eden bir hadise olduğundan, erken yaşantıların kronolojisi ile nevroz türleri arasındaki ilişkiye değinebiliriz. Yine meşhur 52. Mektup’ta öne sürdüğü üzere Freud psikonevrozlar arasından en eski olanının histeri olduğuna inanıyordu; Freud’a göre histeriye yol açan yaşantılar 1.5 ila 4 yaş arasında vuku bulmuş olmalıydı. Obsesyonel nevroz ile 4 ila 8 yaş arasındaki yaşantılara dair bir rahatsızlıktı. Sonraki oturumumuzda değineceğimiz paranoya ise 8-14 yaşlarında temelleniyordu. Freud tarafından yayınlanmamış olmasına karşın bir metapsikoloji makalesi olarak hazırlandığını bildiğimiz “Aktarım Nevrozlarına Genel Bakış” isimli taslakta Freud sıralama konusunda hâlen aynı fikirdedir: Kaygı histerisi, konversiyon histerisi, obsesyonel nevroz, demantia praecox, paranoya ve melankoli-mâni. Söz konusu makale, Freud tarafından, uygarlığın çeşitli evrelerini bu nevroz ve psikoz türleri ile açıklamak yönündeki çok ilginç bir çalışmanın ürünüdür; nevrozların etiyolojisi ve Uygarlığın Huzursuzluğu ’nun (1930) bir ara noktası olarak dahi tahayyül edilebilir. Burada Freud, bastırmanın kusursuz gerçekleştiği histerinin aksine obsesyonel nevrozdaki durumu bir “mantık işi” olarak tasvir eder; ortaya çıkan şey bir tepki oluşumudur. Bu mantık işinin diğer bir ismi “üçüncül bastırma”dır. Bu kavram ile bu makale dışında başka hiçbir yerde karşılaşmayız. Takıntılı nevrozda vuku bulan şey “bastırılanın geri dönüşü” değil, söz konusu mantıksal çalışma ile duygu ve temsil arasındaki ilişkinin saptırılmaya uğratılmasıydı. Tepki oluşumu, bastırmanın kusurlu olduğuna delaletti. Freud bunu 1894’te keşfetmiş, Fransızca bir tabir olan mésalliance ile açıklamıştı. İşte bu mésalliance ’ın hipnoz ve telkin ile çalışılabilir olması mümkün değildi. Telkinden aktarıma giden yolun Freud tarafından nasıl geliştirildiğinin bir izahı için dileyenler 1909 tarihli Beş Konferans ’ı inceleyebilirler. Bu konuşma dizisinde Freud hem Breuer ile birlikte geliştirdikleri tekniğin ilk yıllarını hem de psikanalizin genel kavramlarını takdim eder.   Özetlemek gerekirse: Hem etiyolojileri hem de onlar için geliştirilen tedavi yöntemi açısından nevrozlar, Freud’un psikanaliz öncesi çalışmaları ile doğrudan ilişkilidir. Freud’un bilhassa erken nevroz çalışmalarını etiyolojik soruşturmalara hasretmesinin sebebi, aynı yıllarda farklı bir metodoloji ile felçler, afaziler ve nevrasteniler üzerine çalışıyor olmasından kaynaklanıyordu. Nevrozlar üzerine çalışmaları Freud’un kullandığı metodolojinin klinik sonuçlarını gözlemleme fırsatına erişmesini sağladı. 1900lerden sonra ise Freud “etiyoloji” hakkında neredeyse hiçbir şey yazmadı. Bunun gerekçelerinden muhtemelen en kuvvetlisi, Freud’un çalışmasını “dürtü kuramına” hasretmiş olmasıydı. 1900lerin ilk yıllarını psikanalizin araştırma sahasını belirlemek ile geçirdi. 1905’te yayınladığı Cinsellik Üzerine ile birlikte Charcot ile yollarını ayıran provokatörler üzerine resmen çalışmaya başladı ve daha önce de belirtmiş olduğum üzere “kalıtsallığın” yerine “cinsel yapıyı” koydu. Bir yapı olarak nevrozların cinsellik sorusuna nasıl yanıt verdiğini ayrıştırabilmemiz ilerleyen haftalarda sapkınlık ve psikozlar üzerine çalışmalarımızdan sonra mümkün olacaktır. Bugünlük burada durabiliriz.   Teşekkür ederim.

  • İmgesel ve Ayna Evresi

    Bu metin İstanbul Freudcu Psikanaliz Derneği (FPD) bünyesinde FPD Okul mensuplarına 30.06.2024 tarihinde tarafımca yapılmış olan sunumun kısaltılmış bir hâlidir. Herkese merhaba, Bugün için sizlere “Ayna Evresi” ve Lacan’ın 1. Seminer ’i çerçevesinde söz konusu teorinin “imgesel” ile ilişkisinden bahsetmeyi vaat etmiştim. Şununla başlayabiliriz: Freud’da İdeal-Ego ve Ego-İdeali arasındaki ayrımın açıkça görülebileceği yegâne metin 1914’te yayınladığı “Narsisizm Üzerine’dir.” Bu ayrım, Freud tarafından söz konusu makalenin üçüncü bölümünün dördüncü paragrafında açıklanır. Freud’a göre çocuklukta “gerçek Ego” tarafından keyfi sürülen benlik sevgisi ( die Selbstliebe ) yerini İdeal-Ego ile değiştirir. İdeal-Ego, çocuksu narsisistik mükemmeliyetin yerini alan şeydir. Yaşamın ilerleyen yıllarında çocuğun çevresindeki insanların eleştirel yargıları ve beklentileri, söz konusu narsisistik mükemmeliyetin sürdürülmesini imkânsız kılar. Çocuk, çevresindekilerin seslerinden müteşekkil bir Ego-İdeali’ne boyun eğmek zorunda kalır. Artık yegâne amacı bu ideale riayet etmek olacaktır. Freud’un dilinde die Selbstliebe olarak karşılık bulan şey, Lacan’ın 1949’da yayınladığı “Ayna Evresi” makalesindeki sevinçli tutumdur. Çocuk, benliğini ve bedeninin sınırlarını tesis eden ve kurulmuş olmaktan ziyade “kurucu” olan “Ayna Evresi”, yanıltıcı bir mükemmeliyeti de barındırmaktadır. Bu tecrübe bir yandan Benliğin zihinsel sürekliliğini sağlarken diğer bir yandan ise temel nitelikteki bir yabancılaşmayı tesis eder. Bu noktada Lacan’ın 1. Seminer ’inin akışını göz önünde bulundurmamız icap eder. Benim görüşüme göre Hyppolite’in Lacan tarafından görevlendirildikten sonra “Die Verneinung” üzerine gerçekleştirdiği sunum, bu seminer için son derece kritiktir. Hyppolite’in sunumu, Freud’un eserinin “savunma mekanizmalarının tasnifi” ve “benliğin güçlendirilmesi” gibi analitik olmayan maksatlarla yeniden değerlendirildiği bir dönemde onu felsefî olarak son derece sağlam bir zemine oturtan kaynaklardan birisi olmuştur. Nihayetinde söz konusu makale, yani “Die Verneinung”, bugün adına “bilişsel bir işlev” denebilecek “yargı işlevine” dair bir makaledir. Freud’un bilince ve onun işlevlerine dair hiçbir açık kaynak bırakmamış olduğunu göz önünde bulunduracak olursak, bu makaleyi onun en kapsamlı bilinç tartışmalarından birisi olarak düşünmek bence mümkündür. Hyppolite de olumsuzlamayı ve yargı işlevini bir savunma mekanizması olarak değil, bilincin diyalektiğinin bir etabı olarak tartışmıştır. Böylelikle de bu sunum, Lacan’ın méconnaissance ’ı tekrar tekrar tartıştığı semineri için fevkalade önem taşır hâle gelmiştir.  Bilinçten ve méconnaissance ’tan bahsettikten sonra “Ayna Evresi” metnine dönebiliriz. Lacan sunumuna “Ayna Evresi’ne” ilişkin görüşlerinin psikanalizi merkezine cogito ’yu yerleştiren her türlü düşünce ile taban tabana zıt hâle getireceğini belirterek başlar. Zira Lacan’ın “Ayna Evresi” teorisi, benliği méconnaissance ’ın yeri olarak ortaya koymaktadır. Böylelikle bu makalenin hemen başında, insan yavrusuna iki özellik atfedilmiş olur: Çaresizlik, yani Hiflosigkeit ve de kurucu bir yanlış tanıma. Bununla birlikte, “literal” olarak ele alındığında, “Ayna Evresi” makalesi ilginç bir varsayıma dayanır: Neden insan yavrusu kendisini “aynanın karşısında” tanımak zorundadır ki? Bir çocuğun yaşamının belirli bir anında aynanın karşısına geçmesi gibi bir zorunluluktan nasıl bahsedilebilir? Pedagojik bir öneri midir bu? Bunu nasıl değerlendirmek gerekir? Evde mutlaka bir ayna mı bulundurmak lazımdır? Bu tecrübe, yani “Ayna Evresi” tecrübesi, şüphesiz, Hegelci arzu tanımının bir sonucudur: İnsanın arzusu ötekinin arzusudur. Lacan bu tanımı 1. Seminer ’in 12. Oturum’unda açıkça tekrar eder. Dolayısıyla “Ayna Evresi” teorisiyle Lacan, Hegel üzerine çalışmalarını Freud’un eserinde yeniden değerlendirebilmenin erken ve kritik bir yolunu bulmuştur. Lacan aynı oturumda şöyle söyler: “İnsan arzusunu yalnızca kendi imajı aracılığıyla konumlandırmaz ve tanımaz, aynı zamanda ötekinin bedenine de başvurur.” Bugün burada detaylarıyla anabilmem mümkün olmasa da Lacan’ın Freud’a yerleştirdiği bu Hegelci formül, Freud’un 1895 yılında kaleme aldığı Bilimsel Psikoloji Projesi ’nin 1. Bölüm’ünün 17. Kısım’ında alenen açıklanır. Freud insan yavrusunun Ein Nebensmench ile karşılaştığı bir anı tasvir eder. Bu karşılaşma esnasında insan yavrusu bir çaresizlik içerisindedir ve bu karşılaşma ona kendi bedenini tanıma fırsatı verecektir. Lacan şöyle devam eder: “Tam olarak bu anda insanın bilinci, kendilik bilinci biçiminde tecessüm eder.” Freud’un Proje ’sinde çok benzeri ifadeler bulabilmek mümkündür. Böylelikle Özne ötekinin kendisine sunduğu suret vesilesiyle kendi arzusunu tanır ve bu aynı zamanda bilincin doğduğu ana tekabül eder. Lâkin bu tecrübe, tabii, bir “bilgi” tecrübesi değildir. Yani “Ayna Evresi” Özne’ye kendi arzusunu öğreten bir tecrübe değildir. “Benlik Özne’nin arzusu hakkında hiçbir fikre sahip değildir” der Lacan. “Ayna Evresi” tecrübesinde söz konusu olan şey méconnaissance ’tır lâkin bu da Lacan’ın altını çizdiği üzere cehalet değildir. Lacan’a göre méconnaissance ’ı oluşturan şey Bejahung ve Verneinung ’tur. Bu da söz konusu Özne’yi bir psikotikten ayıran şeydir. Nevrotik bir Özne için söz konusu olan şey olumsuzlama iken psikotik bir Özne’de söz konusu olan şey negativizmdir. Bu ayrım Hyppolite’in de kendi sunumunda önemle değindiği bir ayrımdır. Şimdiye kadar sunduğumuz açıklamalar, arzunun imgesel düzlemdeki yorumudur. Lacan’a göre dilin Özne’nin yaşantısına dahil oluşunun öncesindeki arzu budur. Ötekinin imajıyla ilgilidir; yabancılaşmayı içerir ve en önemlisi, Hegel’in altını çizdiği üzere, arzu bu imgesel düzlemde yıkımdan başka bir şey değildir. Buradan çıkacak şey sadece agresivite ve ötekinin yıkımı olacaktır. Bu da Lacan’ın “Ayna Evresi” makalesinde Anna Freud’a ve ego psikolojisine yönelttiği eleştirilerin kaynağıdır. İnsan medeniyetinin kartezyen bir tavır takınan bilimi araçsallaştırmak suretiyle ulaştığı sonuç savaş ve soykırım olmuştur. Lacan aynı yaklaşım ile gerçekleştirilecek bir psikanalizin mümkün olmadığını bu makalede açıkça beyan eder. Şayet arzunun “semboller” yoluyla, dil yoluyla tanınması mümkün olmasaydı, yegâne sonuç yıkım olurdu. Zira Lacan’a göre insan esasen rekabet yoluyla motive olan bir varlıktır ve ötekinin bilinci ile birlikte var olmak karşısındaki imgesel tavrı radikal bir tahammülsüzlüktür. Dil yordamıyla gerçekleşebilecek olan şey arzunun isimlendirilmesi ve benliğin entegrasyonudur. Konuşma Özne’nin arzusunun sahih bir şekilde tanınabilmesini mümkün kılar ve onu sembolik düzleme taşır. Lacan’a göre söylemdeki demirlemeler kalktıkça Özne imajındaki parçalılığı görebilir hâle gelir. Bu da Özne’nin tarihinin inşası ve yıkımı, yeniden inşası ve yeniden yıkımı ile mümkündür.   Teşekkür ederim.

  • Freud'da Sembolik Düzlem

    Bu metin İstanbul Freudcu Psikanaliz Derneği (FPD) bünyesinde FPD Okul mensuplarına 04.08.2024 tarihinde tarafımca yapılmış olan sunuma aittir. Herkese merhaba,   Bugün FPD Okul seminerlerinden üçüncüsünü gerçekleştirmek üzere bir aradayız. Bugünkü seminerin başlığı, bildiğiniz üzere, “Freud’da Sembolik”. Lacancı bir çerçeveden Freud’un eserini gündeme getireceğimiz bu seminer için üç metin seçtim. Bunlar, sırasıyla, Freud’un Fliess’e 6 Aralık 1896 tarihinde gönderdiği ve “52. Mektup” olarak bilinen meşhur mektup, 1911 yılında yayınladığı “Zihinsel İşleyişin İki İlkesi Üzerine Formülasyonlar” ve son olarak da 1925 yılında yayınladığı “Olumsuzlama” ya da yaygın (ve ne yazık ki kusurlu) çevirisi ile “İnkâr” idi. Hiç şüphesiz Düşlerin Yorumu , Günlük Yaşamın Psikopatolojisi ya da Espriler ve Bilinçdışı ile İlişkileri gibi eserlerden herhangi birisini seçmek suretiyle Freud’da sembolik konusuna daha kapsamlı bir giriş sunabilirdik. Ne var ki bu eserler tek bir oturumda incelenemeyecek kadar hacimlidir. Bu sebeple ben, beraberce değerlendirildiklerinde Freud için psişik aygıtın mahiyetini bizler adına derli toplu bir şekilde sunabileceğine inandığım bu üç kısa metni seçtim.   “52. Mektup” ile başlayalım. Bu mektup hakkında kısa bir tanıtımı dün sizlerle paylaşmıştım. Bu mektubun alametifarikası şudur ki Freud bu mektuptan bir yıl önce kaleme aldığı Bilimsel Psikoloji Taslağı içerisinde “hafıza hakkında bir teori öne sürmeyen bir psikoloji olamayacağını” bildirmiştir ve bu mektup tam da bununla başlar: Freud, teorisinde “esasen yeni olan şey” olarak nitelendirdiği bir hafıza düşüncesi öne sürer. Bu teoriye göre hafıza, bir kereliğine kurulan ve sonsuza dek geçerli olan bir şey değildir. Freud şöyle yazar: “Anı izleri biçiminde mevcut olan malzeme zaman zaman yeni durumlara binaen bir yeniden düzenleme ye – yeniden yazıma  – tâbi tutulur.” Kısacık bir cümlede öne sürülen bu düşünceyi, psikanalitik teorinin merkezine yerleştirmekte belki de hiçbir kusur yoktur. Hafızanın “yeniden düzenlenebiliyor” oluşu, dünyayı aşina olduğumuz yollar ile değerlendirmemize olanak sağlayan her türlü pratiği sorgulamamıza meydan vermelidir zira kronolojiye dayandırmadığımız neredeyse hiçbir pratiğimiz yoktur. Diğer bir yandan hafızanın bu özelliği, yani, “yeni durumlara istinaden yeniden düzenlenebiliyor olma” özelliği, bizlere Freud’un düş ve düşlemlerin oluşumunu nasıl açıkladığını anımsatır. Bu konuya ilişkin kısa bir notu da yine dün sizlere iletmiştim. Freud’a göre düşlemler, çocuksu arzuların gündelik tecrübelerin tahriki ile yeniden düzenlenişinden müteşekkil yapılardır. Bu yapıları kronolojik ilişkileri gözeterek analiz edebilmenin yolu yoktur; düşlemleri oluşturan öğeler kronolojik bağlantılar ile düzenlenmezler. Freud’a göre görsel ve işitsel öğeler çocuksu arzuların güncel bağlamlara oturtulduğu koşullar içerisinde yeniden değerlendirilir. Bu girişimleri gündelik yaşama ilişkin imgesel müdahaleler olarak değerlendirmek pekâlâ mümkündür. Freud bunların tatminsizlik veren gerçekliğe ilişkin “düzeltmeler” olduklarını bildirir. Kısaca “düş oluşumundan” bahsedecek olursak, bunların, düşlemlerden çok da farklı bir işleyişlerinin olmadığı ortaya çıkacaktır. Bunun için de Freud’un 1917 yılında yayınladığı “Düşler Kuramına Metapsikolojik Bir Ek” makalesine başvurabiliriz. Burada, müsaadenizle, kısa bir parantez açmak isterim: Hem bu makaleyi hem de Düşlerin Yorumu içerisindeki “Regresyon” bölümünü beraberce değerlerlendirdiğimiz ve “regresyona” atfettiğimiz bir başka seminer planlayabiliriz. Böylelikle bu makalenin yoğun içeriğini detaylıca tartışabilme olasılığımız olur. Ben şimdilik söz konusu makaleye bugünkü gündemimiz çerçevesinde kısaca değineceğim. Freud’a göre “bilinçöncesi gündüz kalıntılarının dokusundaki bilinçdışı itkiye anlatım kazandıran şey” ön bilinçli düş arzusunun oluşmasıdır. Bu arzu, dikkat edecek olursanız, söz konusu itkiye bir anlam kazandırmaz. Kazandırdığı şey bir anlatım dır. Burada Freud’un düş oluşumunu bir “ifade biçimi” olarak değerlendirdiği açıkça ortadadır. Bu çerçevede, Freud’a göre, bir düşün oluşum aşamaları şunlardır: 1.        Bilinçöncesi gündüz kalıntılarının bilinçdışı itkileri güçlendirmesi 2.        Düş isteğinin oluşumu 3.        Topolojik regresyon Bu sonuncu madde, Freud açısından, düş oluşumunun nevrotik yapısını şizofreniden ayıran şeydir. Freud bunu şöyle açıklar: “Düşlerde topolojik bir gerileme bulunur; şizofrenide bu yoktur. Düşlerde ( Bö. ) sözcük yükleriyle ( Bd. ) şey yükleri arasında serbest bir iletişim söz konusuyken şizofreninin özelliği bu iletişimin kesilmesidir.” Bu yaptığımız alıntıyı biraz daha açık hâle getirebilmek için makalenin bir önceki sayfasından da alıntılayalım: “Düş işleminin sözcük sunumlarına ne kadar az sadık kaldığı son derece önemlidir: esnek sunum için en elverişli anlatımı bulana dek bir sözcüğü diğeriyle değiştirmeye her zaman hazırdır.” Bu son iki alıntı ile birlikte düş ve düşlem yapısının birbirlerine yaklaşan yanlarını böylelikle belirtmiş oluyoruz. Sözcük sunumları ve şey sunumları arasında Freud’un yaptığı ayrım 1915 yılında yayınlamış olduğu “Bilinçdışı” makalesine dayanır. Bu ayrım bugünkü konumuz açısından ciddi şekilde önem arz eder. “Şey sunumları”, Freud’a göre, “şeyin doğrudan anı imgelerinin değilse de en azından bunlardan türemiş olan daha uzak anı izlerinin yükünü içerir.” Bu ikisinin, yani sözcüğün ve şeyin bir araya gelmesinden müteşekkil olan şey, “bilinçli sunumlardır”. Böylelikle bu iki şey arasındaki ilişkinin “bilincin” Freud’un eserindeki karşılığı açısından da önem arz ettiğini görebiliyoruz. Buraya döneceğiz. Şimdilik altını çizmek istediğim şey, Freud’un kullandığı ve Türkçeye “sunum” olarak çevrilen sözcük Vorstellung ’tur. Bu sözcük bugünkü seminerimiz açısından fevkalade önemlidir. Sizlere “52. Mektup’u” özetlemek gibi bir niyetim yok. Yalnızca psikanalistler için değil Derrida ve Ricoeur gibi filozofların dahi dikkatini cezbetmiş ve onların önemli eserlerine konu olmuş bir mektuptur bu. Psişik aygıtın aşina olduğumuz manadaki ilk görünümüne bu mektup ile ulaşırız. Freud onu algılar, algı göstergeleri, bilinçdışı, ön bilinç ve bilinç şeklinde “tabakalaştırır” ve her bir tabakaya kendi iç işleyişine ilişkin çeşitli özellikler atfeder. Bu şema vesilesiyle Freud’un eserinin fenomenolojik temelleriyle tanışmış oluruz. Freud bize maruz kaldığımız bir uyaranı “nasıl işlediğimizi” aktarmaya çalışmaktadır ve bunun için oldukça önemli terimler kullanır. “Bilinçdışı” (1915) makalesinde “sunum” olarak karşımıza çıkan şeyin bu makalede “kayıt” adını aldığını söylemek mümkündür. Burada Freud bir uyaranın psişik aygıtın farklı tabakalarına nasıl kaydedildiğini (ya da edilmediğini) ve söz konusu kaydın psişik aygıt içerisinde nasıl çevrildiğini açıklar. Bunu kendisinden bir alıntı ile destekleyelim: Ardışık kayıtların yaşamın ardışık çağlarının psişik kazanımlarını temsil ettiği olgusunu vurgulamaktan memnun olurum. Böylesi iki çağın sınırında psişik malzemenin bir çevirisinin gerçekleşmesi gerekir. Psikonevrozların özelliklerini bazı sonuçları malzemeler özelinde bu çevirinin gerçekleşmediğini varsayarak açıklıyorum zira niceliksel düzenlemeye eğilime dair bir inanca sıkıca sarılmaktayım. Sonraki her yazım selefini engeller ve uyarım sürecini ondan boşaltır. Bir sonraki yazım eksik ise bu uyarım ile bir önceki psişik dönemde yürürlükte olan psikolojik yasalarca ve o vakitte açık olan yollar ile başa çıkılır. Şimdi bu “çeviri” sözcüğü alelade bir metafor değildir. Düşlerin Yorumu ’nun 1. Bölüm’ünün E alt başlığından aktarıyorum: “Oysa bizim tek yaptığımız, uyandıktan sonra hatırladıklarımızla rüyayı yeniden üretmek. Ve bu “tercüme” işlemi ister tamamen ister kısmen yapılmış olsun, rüyanın gizemi, bilinmezleri hiç eksilmeden devam eder.” ( Sunum esnasında bu alıntıyı desteklemek adına Düşlerin Yorumu' nun "Düş Çalışması" başlıklı altıncı bölümünün açılış paragrafları okundu ve tartışıldı. ) Buradan şunu anlayabiliyoruz: Sözcüklere dökmek suretiyle rüyayı nakletmemiz, yani onu kısmen (çünkü esasında bir rüyayı tamamen hatırlamak pek de mümkün değildir) yeniden üretmemiz, bir çeviri işidir. Kaçınılmaz olarak, her çeviri gibi, kusurludur ve kusurlarıyla değerlendirilmelidir. Bu çeviride bir kusur, Freud’un “52. Mektup’ta” dile getirdiği üzere, “bastırma olarak bilinen şeydir”. Böylelikle artık Freud’un 1911 yılında yayınladığı “Zihinsel İşleyişin İki İlkesi Üzerine Bazı Formülasyonlar” başlıklı makalesine geçebiliriz. Bu makale, öncelikle, adından da anlaşılabileceği üzere Freud’un haz ve gerçeklik prensiplerini takdim ettiği eseridir. Makalenin esas soruşturması “özel olarak nevrotiklerin ve genel olarak tüm insanların gerçeklik ile ilişkisini ele almak” maksadını taşımaktadır zira Freud’a göre “Nevrotikler gerçeklikten uzaklaşırlar çünkü onun ne tümüne ne de parçalarına katlanamazlar.” Makalenin hemen ilk sayfasında Freud nevrotikler ile psikotikler arasında bir ayrıma gider ve belirli varsanısal psikoz olguları çerçevesinde gerçeklik karşısında takınılan tutumunun verleugnung olduğunu belirtir. Bu “yadsıma” manasına gelir. Bu kavramın bu makalede henüz “genç” bir kavram olduğunu söylemek belki mümkün olabilir. Freud’un eserinin ilerleyen yıllarında bastırma, yadsıma ve reddetmenin daha kapsamlı bir şekilde tasnif edildiğini görebileceğiz. Örneğin burada bahsi geçen verleugnung kavramı için Freud’un 1927 yılında yayınladığı “Fetişizm” metnini değerlendirmek yerinde olabilir. Her halükârda “psikozlar gerçekliği çok fazla reddeder, nevrotikler ise birazcık” gibi psikolojize edilmiş bir sonuca varmamak gerekir. Bu ilk sayfa özelinde illa bir şeyin üzerinde durulacaksa, onun da şu olduğu söylenebilir: Dış dünyanın tecrübesi, kastrasyon tecrübesinden bağımsız değildir . Nitekim bunu bir önceki seminerimizde Melanie Klein’ın Dick vakası üzerine çalışırken detaylıca tartışmıştık. İkinci sayfa, “gerçeklik prensibinin” tanımlandığı sayfadır. Freud şöyle yazar: “Varsanı yoluyla doyumun hayal kırıklığını önlemek için dış dünyanın koşullarının” temsil ediği bir sistem kurulmalıydı. Freud bunu gerçek koşulların bir kavramını oluşturmak olarak açıklıyordu ve “kavram oluşturmak” için kullandığı Almanca fiil vorzustellen idi. Ortaya çıkan şey, Freud’a göre, belleğin bir kısmını oluşturan bir gösterge sistemi idi ve gerçeklik sınaması bu yolla yapılıyordu. Yani yeni uyaranların mukayese edilmesine olanak sağlayan şey, uyaranların bu sistem ile sınanmasıydı. Lâkin biz “52. Mektup” vesilesiyle artık şunu söyleyebiliyoruz: Söz konusu gösterge sistemi, bir defalığına inşa edilip sonsuza kadar geçerli olacak bir yapıya sahip olamaz. Bu Freud’a göre imkânsızdır; hafızanın alametifarikası durmaksızın yeniden kurulması ya da düzenlenmesidir. Öyleyse, esasen, “gerçeklik prensibine” bağlı olan gerçeklik sınaması işlemi dış dünyadan gelen uyaranların objektif bir hafıza ile mukayese edilmesi suretiyle organizmanın iş görmesi değildir. Bir bebeğin ihtiyaç hâlinde tüm uzuvlarını hareket ettirmek suretiyle ortaya koyduğu devinim, amaçsız hareketler bütünü, bu yetişkin organizma için artık söz konusu değildir. O kendisine bir bellek inşa etmiştir ve anlaşılan o ki bu belleği inşa etmeyi hiç bırakmayacaktır; bellek canlı bir organizmadır. Freud’a göre bu inşa işi “yaratıcı bir eylemdir”. Yaratıcı bir psişik faaliyet ile dış dünyayı temsil eden sunumlar bütünü, yani gösterge sistemi içerisindeki yük dağılımı değişebilir hâle gelmiştir. Bu durum, yani düşüncenin anı izleri ve onların yüklerle ilişkisini düzenleyebilme yetisi, bilinçdışıdır. Düşünce, Freud’a göre, “sunumlar seviyesinde” kaldığı sürece bilinçdışı kalacaktır. Bilinçdışının içeriklerini bilinçli kılacak olan şey, bunların sözcük sunumlarına bağlanmalarıdır. Bu sebeple Freud, bu makaleden 4 yıl sonra, “Dürtüler ve Kaderleri” başlıklı bir başka makalesi içerisinde, “psikanalizin görevinin dürtülerin kökenlerini incelemek olmadığını bildirir.” Psikanalitik açıdan dürtüleri incelenebilir kılan şey, onların temsil edilebilirliğidir. Psikanaliz bu temsiliyeti belirleyen anlatım koşullarını araştıran bir disiplindir. Bu çerçevede “gündüz düşleri”, sözel anlatım bulmak yoluyla bilinçli olabilmek için gerekli nitelikleri kazanan düşünsel-deneysel bir girişim olarak değerlendirilebilir. Bu bağlamda Freud’un 3 yıl sonra yayınlamış olduğu “Narsisizm Üzerine” başlıklı metninden kısa bir parçaya değinebiliriz. Freud’a histeri ve obsesyonel nevrozun gerçeklik ile ilişkisini aktarırken şuna değinir: Bu hastalar da hastalıklarının kapsamında gerçeklikle ilişkilerini kesmişlerdir. Lâkin psikanalitik araştırmalar doğrultusunda ortaya çıkmıştır ki bu hastalıklardan mustarip kimseler insanlar ve şeyler ile erotik ilişkilerini hiçbir şekilde sonlandırmamıştır. Freud’a göre “Onları düşlemde hâlâ korumaktadırlar; yani bir yandan gerçek öznelerin yerine belleğinden imgesel nesneleri koymuş ya da ikinciyle birinciyi karıştırmıştırlar…” Histeri ve obsesyonel nevroz için geçerli olan bu durum, şizofreni için geçerli değildir. Bu durumun gerekçesi, yukarıda açıklamış olduğumuz üzere, şizofreni söz konusu olduğunda sözcük sunumları ve şey sunumları arasındaki ayrımın mevcut olmamasıdır. İşte bu perspektiften bakılacak olursa 1911’de yayınlanan “Zihinsel İşleyişin İki İlkesi…” makalesi, gerçeklik ile münasebetimizin kastrasyon ile tarafından belirlenen koşullarını araştıran bir makaledir. Düşünsel süreçlerin imgesel ve sembolik olarak birden farklı düzlemde vuku bulabilmesine olanak sağlayan koşullar, psikozlarda mevcut değildir. Bu sebeple de bu makale gerçeklik ve haz prensiplerini birbirinin karşıtı olan iki prensip olarak öne sürmekten uzaktır. Burada bizim seminerimiz açısından önem arz eden husus, bu iki prensibi birbirinin zıttı olarak değerlendiren görüşler ile kendi pozisyonumuzu ayrıştırmaktır. İmgesel olanın sembolik olarak nasıl anlatım bulabileceğine ilişkin soruşturmaların Freud’un metapsikolojisindeki bir sonraki adımı için “Ego ve İd” makalesinin ikinci bölümü incelenilebilir. Geçtiğimiz yıl Salt Galata’da yaptığım ve web sitemizde “ Bir Şeyi Bilinçli Kılmak ” başlığıyla yayınladığımız sunumumda söz konusu makaleyi bu perspektiften değerlendirmiştim. Zihninizde şu sorunun belirmiş olabileceğini düşünüyorum: 1. Bir anıyı “sahte olanından” nasıl ayırt edeceğiz? Bunu izah edebilmek için Lacan’ın 1. Seminer ’inin on beşinci oturumunda “Kurt Adam” hakkında öne sürdüğü bazı açıklamalara değinmek istiyorum. Bildiğiniz üzere “Kurt Adam” analize başvurduğu dönemde artık yetişkin bir adamdır. Bununla birlikte, Freud ile birlikte “bir çocukluk dönemi nevrozunu” çalışmaktadırlar. Vaka adına önem arz eden bir sahne, yani Kurt Adam’ın babası ile annesinin a tergo bir pozisyonda cinsel ilişkiye girdiklerine şahit olmasıdır. Bu sahne, muhtemelen, Kurt Adam’ın yaşamının 6 aylık ile 1.5 yaşında olduğu bir dönem arasında vuku bulmuştur. Kesin tarihini verebilmek olanaksızdır. Lacan’a göre Freud 6 aylıkken vuku bulmuş olması ihtimaline değinmemektedir. Yine de bu mümkündür. Lâkin kati suretle bildiğimiz şey şudur ki söz konusu sahne travmatik önemini Kurt Adam 3.5 ila 4 yaşlarındayken kazanır. Peki bu nasıl olur? Bir sahne, nasıl olur da tecrübe edildiği anda travmatik değilken sonraları böylesi bir şekilde değerlendirilebilir? Lacan’a göre bunu mümkün kılan şey, çocukluk nevrozunun psikanalizin yaptığı şeyin aynını yapmasıdır . Belirli bir sahnenin sembollerinin yeniden değerlendirilmesi, sahneyi travmatize etmiştir. Bu, imgesel düzlemin sembolik ile bütünleştiği bir an olarak ortaya çıkar. Bu sebeple bastırma ile bastırmanın geri dönüşü birbirinden farklı şeyler değildir. Bu da hiç kimseye anlatamadığı, kendisine fazlasıyla ıstırap veren, utanç yahut suçluluk hissettiren kimi anılarını aktardıktan sonra analizanların durumunda (onların beklediklerinin aksine) hiçbir değişiklik olmamasını açıklar: Söz konusu sahnenin “aktarılabiliyor” oluşu, onun hâlen bastırılmış olma olasılığını dışlamaz. Lacan şöyle yazar: “Her sembolik bütünleşme bir çeşit normal unutmayı içerir.” Böylelikle bir anı ile düşlemi birbirinden ayırmanın nasıl mümkün olacağı sorusunu da cevaplandırabilmiş olduk: Yalnızca “anlatımı” göz önünde bulundurulduğunda, sahte anı diye bir şey yoktur. Buradan itibaren Freud’un 1925’te yayınlamış olduğu “Olumsuzlama” makalesine geçebiliriz. Bu makale de yine yalnızca bugünkü başlığımız çerçevesinde değerlendireceğimiz bir metin olacak. Ne yazık ki onu bütünüyle değerlendirebilecek durumda değiliz. Bununla birlikte, gerçekleştirdiğimiz ilk seminerde de bu makaleye kısaca değinme şansım olmuştu. O seminer içerisinde sizlere bu kısa metnin Freud’un “bilinç ve yargı işlevi” hususlarında ardında bıraktığı en kapsamlı eserlerden birisi olduğunu söylemiştim. Muhtemelen en kapsamlısıdır ve buna rağmen yalnızca 5 sayfadır. Freud söz konusu makalede iki tür yargı işlevi öne sürer. En eski dürtüsel itkilerin dilinde yargı işlevi “içe alınacak” ya da alınmayacak şeylerle ilgilidir. İkinci yargı işlevi ise esasen 1911 makalesindeki “gerçeklik sınamasına” ilişkindir. Freud şöyle açıklar: “Bu artık algılanmış olanın (bir şey) Ego’ya alınıp alınmaması sorunu değil bir sunum olarak Ego’da var olan şeyin algıda da (gerçeklik) yeniden keşfedilip keşfedilemeyeceği sorunudur.” Freud 1911’de “deneysel bir eylem” dediği düşünmenin bu işlevini bu metninde ise bir “ileri adım” olarak tasvir eder ve bunun kaynağının “düşünmenin dış nesnenin orada olmasına gerek kalmadan onu bir sunum olarak yeniden canlandırmak” becerisinden kaynaklandığını söyler. Umuyorum ki sizler için bu açıklama bu seminerde birkaç farklı makaleye başvurarak verdiğim örnekler çerçevesinde anlaşılırdır. Burada düş ve düşlemlerin oluşumuna ilişkin kimi aşamaları, histeri ve obsesyonel nevroza has olan imgesel ikameleri ve nevrozlar ile psikozlar arasındaki farkı görebiliriz. Bu “yeniden canlandırma” işlevi, bu yaratıcı işlev ile gerçekleştirilen şey bir çeşit “gerçeklik sapması” değildir; imgesel olandan bahsederken gerçek dışı gibi bir şey ima etmekte değiliz. Nitekim Freud da makalenin hemen bir sonraki sayfasında şöyle söyler: “Bir algının bir sunum olarak yeniden canlandırılması her zaman aslına sadık olmaz.” Freud’a göre “olumsuzlama”nın bu husustaki işlevi şudur: Olumsuzlama, yani Die Verneinung , yargılama işlevine müdahil olan ve onu yükselterek aşan, yani ona Hegelci bir müdahalede bulunan, temsillerin bilince “sızabilmesine” olanak sağlayan, dolayısıyla (daha evvel tartışmış olduğumuz üzere) esasında onları sözcük temsilleriyle ilişkilendiren işlevdir. Yargılama işlevi de Freud’a göre, bu çerçevede gelişime açıktır. Dolayısıyla bir seferde ve tam gelişmiş olarak ortaya çıkmaz. Onu mümkün kılan şey, olumsuzlama simgesinin yaratılmasıdır. “Düşünmenin” bastırmanın sonuçlarından kurtulması icap eder. Bundan dolayı yargı işlevini geliştiren ya da ilerleten şey, olumsuzlamadır. Bu açıklamalarımızı biraz da karikatürize ederek özetleyelim. Freud’a göre bilinçdışında bir “hayır”, yani, “nein” yoktur. Bilinçdışının muhteva ettiği “şey temsillerinin” bilinç tarafından tanınması ancak bir ver-nein-ung  yoluyla mümkün olabilir: Elbette bunu kastetmedim! Bu “hayır,” tek başına ele alabileceğimiz bir husus değildir. “Bilinçdışı” makalesi ile birlikte 1937 yılında yayınlanan “Analizde İnşalar” bu çerçevede beraberce düşünülebilir. Önemli olan bu nein ’a eşlik eden temsillerdir ve psikanalist yorumunun akıbetine ancak ve ancak analizanının çağrışım zincirini takip etmekle vakıf olabilir. Nihayetinde bir “hayır” ile temsil edilen şey, artık temsil edilebilir olmakla, çalışılabilir hâle gelmiştir. Şimdi, bu bağlamda, “gerçeklik sınamasının” Freud tarafından bu metinde nasıl değerlendirildiğine dönelim. Freud der ki gerçeklik sınamasının ilk ve öncelikli amacı, esasen, muhteva ettiği sunumu algıladıkları arasında yeniden bulmaktır . Her ne bulunacak ise o bir vakitler sahip olunmuş ve kaybedilmiş olmalıdır. İşte bu vesile ile düşünme, bir nesnenin “mevcut olmasına gerek kalmadan” onu canlandırabilme yetisine sahip olur. Şimdi bunları, yani bir gösterge yahut kavram sistemi, dış dünyanın kavramsallaştırılmasını Kojeve vesilesiyle Hegel’e dönmek suretiyle açıklayalım. Şimdi okuyacağım paragrafı dinlerken, örneğin, “Kurt Adam’ın” anısının travmatize oluşunu düşünebilirsiniz: … ve Zaman, Varlığı , var olduğu şimdi’den , (artık) var olmadığı ve dolayısıyla sadece katıksız anlam  (ya da varoluşsuz öz) olduğu geçmiş’e aktaran bir şeydir. Ve şimdi’de bulunan (var olan ) yeni bir varlık değil, ama “eski” ya da geçmişteki Varlık olduğu için Varlığın, varoluş edinmiş bir öz olduğu söylenebilir; ya da başka bir deyişle, Varlığın sadece varlık olmadığı, ama Kavram olduğu ve bir başka deyişle de, Varlığın, (Zaman olarak) var olduğu ölçüde bir anlamı olduğu söylenebilir . Hegel’e göre “kavramların ya da ete kemiğe büründükleri anlamla, sözcük olarak hiçbir ilişkileri olmayan anlam-taşıyan-sözcüklerin yaratılması ” bir eylem yahut çalışmanın sonucu olabilir ancak. Bu vesileyle bizler de Freud’un “gerçeklik prensibini” ele alırken bunun için ısrarla yaratıcı bir eylemden yahut ileriye doğru atılmış bir adımdan bahsediyor oluşunu felsefî temellerine oturtabilmiş oluruz. Kojeve’e göre Hegel bunun mucizevî bir şey olduğunu düşünür. Sözcüklerin tarihselleşebilmesi mucizevi bir şeydir. Bununla birlikte, yine aynı sözcüklerin, dolayısıyla analizanlarımızın, ancak ve ancak kendi “gerçekliklerimizin” çemberinden geçirilmek suretiyle dinlenilebilmesine sebep olan koşullar, yani, “Ego psikolojisi” gibi girişimler, hiç şüphesiz, Hegelci bir çerçeveden düşünüldüğünde, “eylem” olarak değerlendirilmeyi dahi hak etmezler. Bu sebeple Lacan, 1. Seminer ’inin yukarıda bahsettiğimiz oturumunda “bastırmanın kusurlu bir hatırlama olduğunu” dile getirirken, bunun Freudcu diyalektikte uzun bir yolun arşınlanmasının neticesinde vuku bulduğunu da bildirir. “Freud’da sembolik” hususunda şimdilik bu kadarını söylemiş olayım. Teşekkür ederim.

© 2026 by İbrahim Şahin Ateş

bottom of page