Arama Sonuçları
Boş arama ile 16 sonuç bulundu
- Rüya Çalışması Üzerine
Bu metin sayın Dr. Defne Tüzün'ün daveti üzerine 16.02.2026 tarihinde Kadir Has Üniversitesi'nde kendileri tarafından verilen "Psikanaliz ve Sinema" dersi kapsamında sunulmuştur. Davetleri için kendilerine teşekkür ederim. Herkese merhaba, I Bugünkü sunumuma, davetleri için sevgili Defne Hoca’ya teşekkür ederek başlamak isterim. Psikanalizin Türkiye’de, üniversiteler nezdinde, Sigmund Freud’un eserine doğrudan atıflar ile tartışmaya açıldığıyla karşılaşabileceğiniz çok çok az sayıda kurum ve bu kurumlarda bir elin parmaklarını geçemeyecek kadar az sayıda öğretim üyesi kalmış durumdadır. Bu kimselerden birisi, Defne Hoca’dır. Nitekim bugün sizler ile Freud’un geçtiğimiz yüz yılın başında yayınlamış olduğu Rüyaların Yorumu başlıklı eserinin oldukça önemli kimi bölümlerini tartışmak üzere bir araya gelmiş bulunuyoruz. Bugün kitap okuyacağız. Bunun ne kadar nadir gerçekleştiğinin farkında değilseniz, bu, şimdiye dek üniversite hayatınız size hep iyi karşılaşmalar sunduğu içindir. Sizi temin ederim ki bu, bugün, ihtimam ile sahip çıkılması gereken bir imkândır. Defne Hoca’nın bugünkü çalışmamız için sizlere ilettiği bölümlerin büyük bir çoğunluğu, kitabın Traumarbeit , yani “Rüya Çalışması” başlıklı VI. Bölüm’ü içerisinde yer almaktadır [1] . Arbeit sözcüğü, yani çalışma, Freud’un eseri açısından son derece önemlidir. Düş çalışması Freud’daki çeşitli çalışma biçimlerinden bir tanesidir; bunlar, yıllar içerisinde, Freud’un farklı girişimleri kapsamında isimlendirilmiştir. Espri çalışması, bastırma çalışması, derinlemesine çalışma… bunlardan diğerleridir. Bu çalışmalar , “Freud’a dönüşü” ile bilinen, 1901-1981 yılları arasında yaşamış oldukça önemli bir başka psikanalist Jacques Lacan’ın V. Seminer ’inde “bilinçdışı formasyonlar” dediği üretimler ile sonuçlanırlar. Şununla başlayalım: Espriler yahut düşler , bilinçdışının anlamını yahut bilinçdışında gizlenmiş bir içeriği ifşa etmekte değildir. Lacan bunlara “formasyonlar” diyor ise bu, nihayetinde, söz konusu oluşumların biçimlenme biçiminin, yani, formasyonunun psikanalizin araştırma sahasını teşkil etmesinden kaynaklanmaktadır. Şimdi, Rüya Çalışması bölümünün hemen ikinci paragrafından birkaç cümle okuyalım (2019, s. 311): Rüya düşüncesi ve rüya içeriği, aynı konunun iki farklı dildeki tasviri gibidir. Daha doğrusu, rüya düşüncesi, farklı bir ifadeye bürünerek rüya içeriğine aktarılmıştır. Bizim görevimiz orijinal ve tercümesini karşılaştırarak bu aktarımın sembollerini ve diziliş kurallarını ortaya koymaktır… Ama rüya içeriği bir yandan da bir imgeler dilinden oluşur ve bu dilin sembollerini rüya düşüncelerinin diline tercüme etmek gerekmektedir. Bu sembolleri, semboller arasındaki ilişkilere bakmadan, sadece görüntü değerleriyle ele almak bizi yanlış bir yola sevk eder. Şimdiden öyle gözükmektedir ki Freud’un kastettiği bu çalışma, sembollerin birbirleri arasındaki ilişki ve bir tercüme çalışması ile ilgilidir; sembollerin kendiliklerinden sahip oldukları bir anlam, bu düşünce çizgisinde, Freud tarafından varsayılmamaktadır. Bir sembolü değerlendirebilmenin yegâne yolu, Freud’a göre, onu bir başka sembol ile münasebeti çerçevesinde ele almaktır. Bu noktada, sizler ile psikanalizin erken yıllarını kısaca da olsa gözden geçirebiliriz. Sizlere Rüya Çalışması ’nın bu açılış satırlarını değerlendirmekte bizlere tarihsel ve teorik bir perspektif kazandıracak bazı örnekler sunacağım. Öncelikle, 1888 yılında yayınladığı “Histeri” başlıklı makalenin “Semptomatoloji” başlıklı bölümünde Freud şöyle yazar: "Belki de histeri durumunda, ruhsal süreçlerin organizmadaki fiziksel süreçler üzerindeki etkisinin (tüm nevrozlarda olduğu gibi) arttığı ve histerik hastaların sinir sisteminde aşırı uyarılma ile çalıştığı vurgulanabilir; bu aşırı uyarılma, bazen bir engelleyici, bazen de bir tahriş edici olarak kendini gösterir ve sinir sistemi içinde büyük bir özgürlükle yer değiştirir." Burada, yani 1888 yılında, Freud’un eseri açısından bir paradigma değişikliğinin eşiğinde bulunduğumuzu bildirerek başlayabiliriz. Fark etmiş olabileceğiniz üzere kullanmakta olduğu dil ve terminoloji, henüz, sinir bilimin sinir bilimin içerisindedir. Bununla birlikte Freud, psikopatolojik görünümlerin sinir sistemi içerisinde bir ekonomik problem olarak tezahür ettiklerini çoktan öne sürmüştür. Bir başka deyişle, klinik gözlemin ona sunduğu malzemenin organik olmayan kökenlerinden şüphelenmeye başlamış durumdadır. Metin, nörolojik bir problemi formüle etmeye çalışıyor gibi değildir. Freud sinir sisteminin olağan hareketinde bir aksilik, bir tıkanıklık keşfetmiştir. Bu aksiliğin gerekçesi her ne ise (şimdilik Freud ona aşırı uyarılma demektedir) Freud’a göre bu şey sinir sistemi içerisinde serbestçe yer değiştirebilmeye muktedirdir. Şimdi, bir başka örnek için 1896 yılına gidelim. Bu kez Freud’un, söz konusu tarihlerde sıkça yazıştığı bir arkadaşı olan Wilhelm Fliess’e gönderdiği 6 Aralık 1896 tarihli mektuba başvuracağız. Bu oldukça meşhur olan mektup, literatürde “52. Mektup” olarak bilinir ve bizlere Rüyaların Yorumu ’nun VII. Bölüm’ünün “Gerileme” alt başlığında Freud tarafından sunulan meşhur bir şemanın ilk örneğini sunar. Bugünkü çalışmamız açısından bu mektubun önemi şudur: Freud, burada, psişik aygıtın “katmanlı” bir yapısı olduğunu bildirir. Daha açık söylemek gerekirse, bilinç, bilinçöncesi ve bilinçdışı arasındaki ayrımı, her bir katmanın kendi işleyiş koşullarını bildirmek suretiyle açıklar ve bir uyaranın duyumsandığı ilk andan belleğe kaydedildiği sürece kadar geçen süreci detaylarıyla nakleder. Freud’a göre bir uyarımın bir başka katmana doğru devam eden hareketi bir tercüme hareketidir . Bu sözcüğü bugün ikinci kez kullanmış oldum; sizlere tanıdık geldi mi? Evet, ilki Rüya Çalışması bölümünün açılış satırlarındandı; Freud rüya yorumunun bir tercüme işi olduğunu söylemişti. Bu tanım, onun tarafından, kitap boyunca pek çok kez tekrarlanır ve şimdi görmüş olduğumuz üzere, temelleri, 1896’ya kadar uzanır. Freud bu tercüme işinin Özne’nin şahsi tarihinin yazımında vazgeçilmez bir yeri olduğunu savunur; ona göre tarih ve bellek, durmaksızın yeniden kurulur. Yani Özne’nin tarihi, hiçbir kronolojiye ve bir kronolojiden devşirilecek olan anlama sabitlenemez. Tıpkı Freud’un bizleri düşlerdeki sembolleri “görünüşlere” sabitlememek hususunda uyarmış olduğu gibi. II Şimdi, yoğunlaştırma hakkında konuşmaya başlayalım. Hatırlayacak olursanız, 1888 tarihli “Histeri” makalesinden okuduğumuz satırlar bizlere sinir sistemindeki ekonomik problemin bir aşırı uyarılmadan kaynaklandığını göstermişti. Rüyaların Yorumu ’nda ise şöyle yazar (2019, s. 312): “Rüya kısadır, az ve özdür, oysa rüya düşüncesi kapsamlı ve zengindir. Rüya, yazıya döktüğümüzde yarım sayfa tutar; oysa rüya düşüncelerini içeren bir analiz yazısı rüyanın altı, sekiz, on iki katı olabilir.” Freud’un bize Espriler (1905) üzerine yazdıklarında açık bir şekilde göstermiş olduğu üzere, bilinçdışı, daima, olabilecek en ekonomik tercümenin yollarını arar. Söz konusu tercüme, rüya düşüncelerinden pek çoğunu, rüyada görülen az sayıda temsilde karşılayabilme maksadını taşır. Bu sebeple rüya formasyonu, dilin her günkü yapısından gözle görülebilir farklar içerir. Örneğin gündelik yaşantıda iletişimi sürdürebilmemiz büyük ölçüde bağlaç ve edatlara bağlıdır; tüm zamansal varsayımlarımız ve dolayısıyla akıl yürütmelerimiz, birbirimizi asgari ölçüde anlayabileceğimiz bir zemine olan inancımızdan kaynaklanır. Freud’a göre, şayet rüyalar ile çalışılacaksa, vazgeçilmesi gereken ilk şey işte bu zemindir. Bir rüyayı yorumlamak ile onu anlamak arasında hiçbir ilişki yoktur. Dahası, rüyadan hiçbir şey anlamamak gerekir. Bu onu işitebilmeye devam edebilmenin en önemli koşuludur. Freud şöyle yazar (2019, s. 317): “Rüyanın bir öğesinden birçok rüya düşüncesine ve bir rüya düşüncesinden birçok rüya öğesine sayısız çağrışım bağlantıları vardır.” Arzu, Freud’un 1917’de yayınladığı bir başka metinde oldukça öz bir şekilde söylediği üzere, “bir ifade biçimidir.” Dolayısıyla, şayet Rüyaların Yorumu ’nun bizlere öğrettiği bir ifadenin formasyonları ise burada dikkat kesileceğimiz hususun, analizanın rüyasını naklettikten sonra yaşanacaklar olduğunu söylemekte hiçbir mahsur olmayacaktır. Analiz analizanı rüyası hakkında konuşmaya sevk eder. Adına serbest çağrışım denen bu konuşma biçiminin riayet etmesi gereken bir akışı bulunmamaktadır; olabildiğince fazla sayıda ilişkili malzemenin seansa taşınması beklenir. Bu vesileyle çeşitli rüya sembollerinin rüya çalışması süresince ekonomik olarak yoğunlaşmış hâli farklı çağrışımlara dağıtılabilecek ve nihayetinde bu aşırı yüklenmiş olan sembol, diğer semboller ile ilişkisi çerçevesinde takip edilebilecek ve yorumlanabilecek olacaktır. Irma rüyasını ele alalım. Freud’un yoğunlaştırma bölümünde altını çizdiği hususlardan birisi şudur: Irma, iki farklı kadının daha özelliklerinin kendisinde tecessüm ettiği bir kimse olarak karşımıza çıkar. Spesifik olmak gerekirse Freud’un kızı ve Freud’un “toksin zehirlenmesi” sebebiyle kaybettiği bir başka hastası. Peki bu nasıl olur? Rüyada Irma’nın içerisinde bulunduğu kimi farklı sahne ve durumlar (pencerenin önünde durması gibi) Freud’a, Freud rüya hakkında çalışmayı sürdürdüğü müddetçe, az önceki kişileri çağrıştırırlar. Bu kimselerin fiziksel olarak rüyada bulunması kati surette gereksizdir. Irma, kelimenin tam anlamıyla, bu insan ve durumları temsil eder. Fakat bu noktada, bir kez daha, bu temsilin sembollerin “görüntü değerlerine” indirgenmesi riskinden kaçınmak gerekir; Irma’da tecessüm eden birden fazla insan, kimi fiziksel özellikleriyle Irma’ya benzedikleri için böylesi bir durum söz konusu değildir. Freud’un bölümün açılış satırlarında söylediği bir başka şeyi hatırda bulundurmak gerekir: Rüyanın bir sahnesi, bazen, yalnızca bir “sese” dahi karşılık geliyor olabilir. Şimdi, sizlere, buradaki mantığı nakledebilmek adına bir başka “erken” Freud eserine başvurmak suretiyle bir açıklama sunacağım. Bir kez daha onun Fliess’e gönderdiği bir mektubu okuyacağız. Bu kez tarih 25 Mayıs 1897’dir. Freud “düşlemler” hakkında şöyle söyler: Düşlemler, bir başkasıyla bileşik olan bir kimyasal yapının ayrışımına benzer olarak bir birleşim ve saptırma süreci ile inşa edilirler. Birinci türden bir saptırma bilhassa kronolojik ilişkilerin hiçe sayıldığı bir parçalama süreci ile anının tahrifini içerir. (Kronolojik düzeltmeler bilhassa bilinç sisteminin aktivitesine bağlı gözükür). Akabinde görsel sahnenin bir parçası işitsel bir parçaya eklenir ve düşlemi oluştururken geriye kalan parça başka bir şeye bağlanır. Bu yol ile daha erken bir ilişkinin izini sürmek imkânsız hâle gelir. Görsel bir sahnenin bir parçası işitsel bir parçaya eklenir… Kronolojik düzeltmeler bu işlemlerin bir parçası değildir… Tüm bu uyarıların, şayet Defne Hoca’nın sizlere ilettiği bölümlere göz atma fırsatı bulduysanız, rüyalar için de geçerli olduğunu artık fark edebiliyor olmalısınız. Freud, ses ve imajların formasyonunun, bunların görüntü ya da ses değerlerinden bağımsız olarak bir mantığa sahip olabileceğini keşfetmiş olan kişidir. Yıllar sonra Jacques Lacan, bundan ilham ile bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır diyecektir. Şimdi, Rüyaların Yorumu ’na geri dönelim ve benzeri bir açıklamayı okuyalım. Freud şöyle yazıyor (2019, s. 328): “Rüyada yoğunlaştırmanın en bariz olduğu durum, sözcüklerin ve isimlerin üzerindeki yoğunlaştırmadır. Rüyada sözcükler çoğu zaman nesne muamelesi görür ve bu nesnelerle ilgili düşünceler tıpkı sözcükler gibi birleştirilebilirler. Bu rüyalarda garip ve tuhaf kelimeler türetilir.” Öncelikle, şu son derece önemli bir ifadedir: Sözcükler çoğu zaman nesne muamelesi görür… Burada nevrotik bir imkândan bahsetmekteyiz. Bunu açalım. Rüyaların Yorumu ’ndan on beş yıl sonra Freud, “Bilinçdışı” başlıklı bir makale yayınlar. Bu makale, onun Metapsikoloji Üzerine Metinler başlıklı makaleler toplusunun bir parçasıdır. Bu önemli metinde, tartıştığı pek çok şeyin yanında, şunun altını çizer: Şayet ruhsallık içerisinde temsil denen şeyin mantığını idrak etmek niyetindeysek, söz konusu temsilin ruhsallığın farklı katmanlarındaki akıbetini tartışmaya açmak zorundayızdır. Daha açık bir ifadeyle söyleyecek olursak: Bir şeyin, örneğin, bastırılması, ne demektir ki? Yok olması mıdır? Tarumar edilmesi midir? Kaydının silinmesi midir?... Bastırılan bir şeye tam olarak ne olur? Freud şunu açıkça bildirir: Bastırılan şey, yeni bir ifadenin bir parçası olabilme potansiyelini barındırmayı sürdürür. Kimileri bunu bastırılanın geri dönüşü olarak okumakta ve bastırılmış şeyin açığa çıkmayı bekleyen bir potansiyel olduğunu öne sürmektedir. Buna katılmıyorum; bu Freud’daki diyalektiği yakalayamamış, bugün sizlere aktarmış olduğum “52. Mektup” gibi en temel metinlerin yakın bir okumasını gerçekleştirmemiş bir anlayıştır. Benim yorumum şudur: Geri dönüşünden evvel, bastırılan şey diye bir şey mevcut dahi değildir . Bastırma, bastırılanı var eder. Dolayısıyla, hiçbir şey, anlatının hareketinden daha önemli olamaz. Bu hareket için Lacan, gösterenin Özne’yi bir başka gösteren için göstermesi tanımını kullanır. Bundan daha açık bir alternatif sunabileceğimi düşünmüyorum. İşte, sizlere kısaca tanıttığım “Bilinçdışı” makalesinde Freud, temsil denen şeyin yapısını tartışmaya açmak suretiyle, bir gösterenin Özne’yi bir başka gösteren için gösterebilmesinin olanaklarını sayıp dökmüş olur. Bu metnin en önemli sonuçlarından bir tanesi, Freud için, nevrotik bir durumu psikotik bir durumdan ayıran koşuldur. Nevroz durumlarında sözcük sunumları ile şey sunumları (yani bilinçdışı öğeler ) serbest bir şekilde ilişkilenebilirler; Özne’yi temsil edecek, anlatının akışını tesis edecek sayısız bağlantı kurulabilir. Psikoz durumunda bu imkân, kelimenin tam manasıyla, hesaptan düşülmüştür . Bir psikotik için bir sözcük sunumunun böylesi bir imkâna sahip olabilmesi olasılık dışıdır. III Şimdi, yavaş yavaş yer değiştirme ye geçelim. Freud şöyle yazıyor (2019, s. 336): "Rüya düşüncelerinin en önemli, en değerli öğelerinin hangileri olduğu konusunda hiçbir kuşkumuz yok; bunu muhakeme gücümüzle tespit edebiliyoruz. Oysa rüya oluşumu sırasında bu önemli ve değerli öğeler değersiz muamelesi görebiliyor ve onların yerini – rüya düşünceleri açısından kesinlikle önemsiz – başka öğeler alabiliyor." Dikkat edelim: Rüya düşüncelerinin en değerli öğelerini muhakeme gücümüzle tespit edebiliriz, diyor Freud. Bunu rüya içeriği hakkında söylemiyor. Aynı muhakemeyi, bir yorum aracı olarak kullanamayacağımız açıktır. Şimdi, buraya kadar sürdürdüğümüz tartışmada, yoğunlaştırma işlemini açmaya gayret etmiştik. Oldukça öz bir şekilde ifade etmek gerekirse, yoğunlaştırma, rüya içeriğindeki bir temsilin birden fazla durum, kişi yahut eylemi ifade edebilecek şekilde libidinal ekonomik olarak aşırı yüklenmiş olmasıydı. Fakat hangi temsilin bu işlemin muhatabı olacağı sorusu, söz konusu temsilin görüntü değerinden gelen bir açıklamaya dayandırılamıyordu. Bir başka deyişle, bir temsil, kendiliğinden sahip olduğu bir önem sebebiyle, rüya içeriği içerisinde, diğer içeriklerden daha yüklü bir hâle gelemez. Yer değiştirme işlemi bu işlemden ayrı düşünülemez; rüya içeriğinde, Freud’un ifadesi ile (2019, s. 338), kimi libidinal ekonomik yoğunlaştırmalar başka rüya öğelerine aktarılabilir, yani yer değiştirebilir . Bu bir çarpıtma biçimidir ve rüya çalışmasının oldukça önemli bir unsurudur. Rüya içerisinde bir temsili ancak diğerleriyle ilişkisi çerçevesinde değerlendirebilmemizi mümkün kılan mantığın bel kemiğidir. Bunu sizlere aktarabilmek için farklı bir bağlamdan yararlanacak ve Freud’un 1937 yılında yayınlamış olduğu “Analizde İnşalar” başlıklı metne başvuracağım. Şimdi, bu önemli metinde, Freud analistleri şu hususta uyarır: Siz analizanınıza bir yorum sunduğunuzda, analizanın “evet”i ya da “hayır”ı, yani yorumunuzu kabul etmesi ya da etmemesi, tek başıan hiçbir şey ifade etmez. Tüm mesele bu yorumun akabinde, gelecek görüşmelerde, belki haftalar belki aylar sonra gelmeyi sürdürecek yeni malzemelerdir; yeniliğe açıklıktır. Yorumun akıbetini zaman gösterecektir; bunu ancak zaman bilebilir. Yani, bir başka deyişle, daima, ikincil kanıtlar takip edilmelidir. Bu, rüyanın temsil araçları başlıklı bölüm için iyi bir başlangıç noktasıdır. Rüyayı yorumlanabilir kılan, rüya hakkında konuşulmaya devam edilmesidir. Rüya içeriği, gizini ortadan kaldırabilmek için var gücümüzle çalıştığımız bir şey değildir. Rüya yorumu, hiçbir şekilde, deşifrasyon değildir. İşte bu sebeple sizlere, az önce, Freud’un “bastırma” hakkındaki kimi görüşlerinin “kusurlu” olduğunu düşündüğüm bir okumaya tabi tutulduğunu söylemiştim. Bastırılanın bir gün ortaya çıkacağını varsaymak, neredeyse bir kehanette bulunmaktır. Psikanaliz bir kehanet bilimi değildir. Bu bölüm, yani rüyanın temsil araçları bölümü, rüya anlatısının kimi karakteristik özelliklerini okuyucuya sıralar. Bunların kimilerini aslında şimdiye dek tartıştık. Örneğin, rüyaların edatları dikkate almaması bunlardan bir tanesidir. Edatlar, bir anlatının yönünü tayin edebilmek maksadıyla başvurduğumuz dil öğeleridir. Anlatıya tespit edilebilir ve hatta önceden kestirilebilir bir niyet katarlar. Bu rüyalarda, esasında, yoğunlaştırma ve yer değiştirme işlemlerinin de bir sonucu olarak mevcut değildir. Rüya karşıtlıkların beraberce temsil edilebildiği, kronolojik ilişkilerin tahrif edildiği bir anlatı sunar. Rüyalara bir yön ve zemin katan pek çok detay, dikkat edilecek olursa, rüyayı anlatırken tarafımızca eklenir. Rüya neredeyse her zaman yalnızca kimi sekanslar gösterir; başka hiçbir şey değil. Bu sekansların birbirleriyle nasıl eklemlendiği, ne türden bir ilişki içerisinde oldukları, birbirlerini gerektirip gerektirmedikleri… gibi tüm akıl yürütmeler, rüyaya sonradan, belki bir “mantığa bürüme” olarak ifade edebileceğimiz bir şey çerçevesinde eklenirler. Eğer amaç deşifrasyon olsa idi bu mantığın yapısını sökmek rüya yorumu için salık verilecek şey olurdu; ne var ki durumun bununla hiçbir ilgisi yoktur. Artık sona yaklaşırken, tasvir edilebilirliğin hesaba katılması bölümüne geçelim ve Freud’un her bir düş öğesi için dikkate almamızı salık verdiği şu dört koşula değinelim (2019, s. 369): a) Bir öğeyi olumlu mu, yoksa olumsuz mu değerlendireceğiz? (Karşıtlık ilişkisi) b) Öğeyi tarihsel olarak yorumlayacak mıyız? (Bir anı olarak) c) Öğe sembolik olarak mı değerlendirilmeli? d) Kelimelerin anlattıklarına bakılarak mı bir değerlendirme yapılmalı? Freud tüm bu soruları hesaba katarken, şunu aklımızda bulundurmamız gerektiğini bildirir: Rüyanın anlaşılmak gibi bir derdi yoktur . Bir başka deyişle, belki, rüyanın ifade etmekten başka hiçbir arzusu yoktur ve nihayetinde arzu bir ifade biçimidir diyebilmek mümkündür. Bu sebeple hem Freud hem de Lacan, pek çok kez, bir klinisyenin yapabileceği en büyük hatalardan bir tanesinin analizanlarını anlamak olduğunun altını çizmiştir. Psikanalistin pek çok sorumluluğundan bahsedilebilir; bu sorumlulukların hiçbirisinin anlamak ile bir ilgisi yoktur. Oldukça erken bir tarihte, 1888 yılında “histerik felçler” üzerine yaptığı gözlemlerde, Freud nevrozun bir dil ıstırabı olduğunu tespit edebilmeye muktedir olmuştu. Şöyle söylüyordu Freud: Böylesi bir felç durumunda, organik organik işlevi ve işleyişi, hiç mesele değildir! Bir histerik, söz konusu organı, onun harcıâlem anlamıyla işitir; onu bir sözcük olarak alır ve nihayetinde bu sözcük, ıstırabın tecessümünün belirlemekte bir rol oynar. Bir başka metinde, 1893 yılında Breuer ile birlikte kaleme aldıkları Ön Bildiri ’de, hastalığın başlatıcı nedeni ile semptom arasındaki ilişkinin muhtemelen sembolik olduğunu söyler. Bir tecrübe, hastalandırıcı bir potansiyel olarak, gerçekleşmeyi beklemekte falan değildir. Freud nevrozların etiyolojisini böylesi kabullere, yani kimi tecrübelerin hastalandırıcı doğada olduklarına delalet edecek bir kabule dayandırmakta falan değildir. Tüm bu erken görüşler, bugün sizlere gösterebilmeyi umut ettiğim üzere, yıllar içerisinde, Düşlerin Yorumu ’nun temel kabullerinde izleri sürülebilecek sonuçlara dönüşmüştür. Bugünlük burada duralım ve bunlar hakkında tartışalım. Teşekkür ederim. [1] Çalışma boyunca Rüyaların Yorumu ’na tüm göndermeler şu baskıya yapılmıştır: Sigmund Freud, Rüyaların Yorumu çev. Dilman Muradoğlu, İstanbul, Say Yayınları, 2019.
- Psikanalitik Çerçeve
Bu metin 07.09.2025 tarihinde An Psikoloji'de kendilerinin "Aktarım Günleri" başlığını taşıyan etkinlik dizisi kapsamında düzenlenen "Çerçeve" başlıklı oturumda sunulmuştur. Davetleri için kendilerine teşekkür ederim. Herkese merhaba, Bugün psikanalitik bir çalışmada çerçevenin yapısı hakkında konuşacağım; bu kısa bir konuşma olacak. Dolayısıyla bugün için yegâne amacım sizlere Freud’un eserinin yapısının psikanalitik çerçevede nasıl tezahür ettiğini sezdirmektir; yani, söz konusu çerçevenin Freud’un eseri ile birlikte nasıl şekillendiğini ele almaktır. Bu vesileyle şimdiden söylemeliyim: Bugün burada Sigmund Freud ve kısmen de olsa Jacques Lacan hakkında konuşacağım. Farklı psikanalitik ekollerin klinik çerçevenin yapısına ilişkin farklı teamülleri bulunabilir. Bunlar hakkında bilgi sahibi değilim. Sizlere Freud’un kimi “teknik metinlerini” Zeynep Hanım vesilesiyle iletmiştim. Şayet göz atma fırsatınız olduysa, bu metinlerin ele aldığı durum ve soruların bugün bizler için canlılıklarını pekâlâ koruduklarını görmüşsünüzdür. Bu metinleri sizlere özetlemeye kalkışmayacağım; nitekim süre kısıtımız da buna meydan vermeyecektir. Fakat tam da bu kısıt sebebiyle kimi önermelerim sizlere direkt ve belki de teorik incelikten yoksun gelebilir. Bunun için ancak affınıza sığınabilirim. Bu metinleri sizlere Freud’un kliniğinin, esasen, “bir yenilik ihtimâli” üzerine kurulduğunu sezdirebilmek umuduyla ilettim. Psikanalizin geleceği analizanlardır; henüz psikanalizin tanışmadığı, belki bir gün tanışabileceği her bir kişi, şikâyeti, keyfi, ıstırabı, fikirleri ve düşlemleriyle, psikanalizin geleceğidir. Psikanalitik çerçeve öncelikle buna gereken ihtimamı göstermelidir. Kaçınılması gereken en temel şey, bir çerçevenin bu geleceği biçimlendirme eğilimidir. Sizlere Jacques Lacan’ın 1. Seminer ’inin 3. Oturum’undan kısa bir alıntı yapacağım: … psikanaliz bir kişiye saygı duyan bir tekniktir, yalnızca ona saygı duymakla kalmaz, ona saygı duymadan hiçbir işe yaramaz. Elbette bu analitik tekniğin öznenin direncini kırması gerektiğine yönelik düşünceyle karşılaştırıldığında, paradoksal gözükecektir. Bu iyi bir başlangıç noktası. Ruh sağlığı uzmanlarının teorik zaafiyetlerinin klinik müdahalelerine yansıdığı ilk nokta, hakikaten de budur. Danışanlarını ya da analizanlarını bir an önce teminatının kendileri olduğu bir gerçekliğe uyumlu kılmaya gayret ediyor gibidirler. Bu durum, en azından benim gözlemlediğim kadarıyla, bu kimseleri analizanlarının çalışmaya taşıdıkları semptomlara saldırmayı ve ne yazık ki sıklıkla bu saldırının şiddetinden övünç duymaya itiyor. Bu kimseler kliniklerini ceza ve mükafat üzerine kurmuş gibi gözüküyorlar. Ne yazık ki bu mümkündür. Bunu, örneğin, Freud’un 1923’te yayınladığı “Ego ve İd’e” düştüğü bir dipnotta görebilirsiniz; analizanlar analistlerini yüceltmeye, onlara peygambervari nitelikler atfetmeye teşnedir. Fakat, diyerek uyarır Freud, böylesi bir pozisyonu üstlenmemek etik bir zorunluluktur. Lâkin burada etik ve ahlâkı birbirine karıştırmamamız gerekiyor. Psikanaliz etiğini metapsikolojiden, yani Freud’un psişik aygıtın yapısına ilişkin dinamik, topografik ve ekonomik görüşlerinden alır. Bunun bir “gelecek etiği” olduğunu söylemekte hiçbir mahsur olmayacaktır. Basitçe aktarmak gerekirse, bu “peygambervari” pozisyon üstlenildiğinde, analitik çalışma bu “peygamberliğin” ne olduğunun çalışılabileceği bir yer olmaktan çıkacaktır. “O kadar çok baba var ki klinikte, baba seansa taşınamıyor” demişti bir keresinde, Dr. Mehmet Mansur. Hemen kısaca “Haz İlkesinin Ötesinde’ye” (1920) değinerek bunu gerekçelendirelim: … ama öte yandan (analist) her şeye rağmen gerçeklik olarak görünen şeyin aslında yalnızca unutulmuş geçmişin bir yansıması olduğunu (analizanın) anlamasını sağlayacak olan bir miktar uzaklığı korumasını sağlamalıdır . Bir miktar uzaklık. Freud, çalışmadaki “tekrar zorlantısının” kaçınılabilir bir evre olmadığının altını çiziyor. Lâkin bu “çalışılamaz” bir evre olduğu anlamına gelmiyor; ihtiyaç duyulan şey, bir miktar uzaklıktır. Elbette ki bu son derece belirsiz bir ifade. Fakat bununla birlikte, bu türden bir uzaklığın, yani mesafenin metapsikolojik durumunu tartışmaya açabiliriz. Bunun için sizlere önerebileceğim en iyi metin, 1915 yılında yayınlanmış olan “Bilinçdışı” makalesidir. Bu metin bizlere gösterir ki analizanlar ıstırapları konusunda “bilgilendirmeyi” bekleyen kimseler değildirler. Bunu, onların ıstıraplarına dair bir “tavsiye” beklemediklerini yahut bu tavsiyenin analitik bir karşılığı olmadığını kastetmek için söylemiyorum; durum elbette ki bu değildir. Lâkin bu açık durumun yanında, analitik bir yorum, bir ifşaat arzusu ile gerçekleştirilemez. Analist, analizanının bilinçdışını hareketlendirmeyi umar ve bunu analizanının kendisine sunduğu malzemeleri ona geri vererek yapar. Zira nihayetinde semptom bir oluşumdur ve analiz bu oluşumun yapısı üzerinde çalışır. Jacques Lacan’ın “bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır“ önermesi buradan kaynaklanır ve bu önermenin Freud’daki karşılığı için gösterenlerin, yani Vorstellungen ’in Freud tarafından nasıl ele alındığını incelemek gerekir. Bu vesileyle bir kez daha “gelecek etiğine” dönelim ve analitik çalışmanın zamansallığını tartışmaya açalım. Bilinçdışının zamansızlığı, bir imkândır; analizana geri verilenler, bir yorum olarak sunulan ve yeri geldiğinde ne idüğü belirsiz olan şeyler, hep bu imkânı tahrik etme olasılığına iman iledir. Düşünün, aksi takdirde, geçmiş denebilecek bir şeyin kaçınılmaz sonuçları olmak dışında elimizde bir imkân kalabilip kalamayacağını. Yahut, gerçekten, gelecek diye bir şeye açık olabilir miydik, bilinçdışı zamansız olmasaydı? Sizlere, Walter Benjamin’in “Tarih Felsefesi Üzerine Tezler’inden” XVII. Tez’i aktaracağım şimdi: Bu yöntem sayesinde yapıtın içinde tüm bir ömür, ömrün içinde dönem, dönemin içinde tüm tarih akışı hem korunmuş hem de olumsuzlanarak aşılmış olur. Tarihsel kavrayışla olgunlaşan besleyici mevyenin içerisinde nadide ama tatsız bir tohumdur zaman. Olumsuzlayarak aşmak… Şimdi, Freud’un 1925’te yayınladığı “Olumsuzlama” makalesinden çıkarılacak önemli bir sonucu aktaracağım sizlere. Bu makalenin kapanış satırlarında Freud tarafından “olumsuzlama” ve “olumsuzluk” arasında bir ayrım yapılır. Öyle ki olumsuzluk, hatta daha doğru bir ifade ile “olumsuzluk arzusu”, psikotik bir durumdur. Bu arzuda “olumsuzlayarak aşma” deneyimine dair bir olanak mevcut değildir. Bu psikozların kliniğinin namümkün olduğu anlamına gelmez fakat bu kliniğin bir nevrotik kliniği gibi idare edilmemesi konusunda çok önemli bir uyarıdır; bir organizasyonun yapısökümü nevrotik kliniğinin geleceğe açıklığını tesis ederken psikozlar söz konusu olduğunda, kimi durumlarda, bu organizasyonun desteklenmesi elzemdir. Bu konuda bugünlük daha fazla bir şey söyleyemeyeceğim. Fakat bu nokta, psikanalitik çerçevenin analizanın “psişik yapısı” gözetilerek tahsis edilebileceğinin doğrudan bir göstergesidir. Bu sebeple analist, öncelikle, çalışmakta olduğu yapının hangisi olduğunda karar kılmalıdır. Bu karar acele edebileceğimiz bir karar olmadığı gibi kimi durumlarda hiç de kolay olmayabilir. Bu çerçevede Jacques Alain-Miller’in öne sürdüğü ordinary psychosis kavramını belki bir başka çalışmada gündeme getirebiliriz. Vakada yapının takdiri, çerçevenin nihaî belirleyici unsurudur. Devam edelim. İşte, bilinçdışının zamansızlığı, yahut, bilinçdışının tatsız tohumların mekânı oluşu, olumsuzlayarak aşabilmenin ardındaki şeydir. Lütfen sizlere iletmiş olduğum metinlerde, Freud’un “analistlerin tuttuğu notları” yahut “hatırlama güçlüklerini” nasıl ele aldığını bu çerçevede yeniden değerlendiriniz. Her şeyi not almak, eksiksiz bir şekilde vakayı metne dökmek, yanlış hatırlamayı imkânsız kılacak çalışma koşulları oluşturmak… Fakat bir vakayı formüle etme, yazıya dökme biçiminin analistin stilinden, tarzından nasibini almaması söz konusu olabilir mi? Bir kronolojiyi, kronolojiden medet uman bir zamansallığı vakanın formülasyonuna dikte etmek, serbest çağrışımın yegâne kural olduğu bir çalışma ile nasıl uyum içerisinde olabilir? Analistlerin çalışma esnasında ve sonrasında tekniğini, dolayısıyla, müdahalelerini ve hatta – niçin olmasın – yazılarını, örneğin, akademik bir söylemin sınırlarına teslim etmesi, bir gelecek etiği ile uyum içerisinde olabilir mi? Güç gözüküyor. İşte tam da bu noktada Freud ve Lacan’ın analizanları “anlamak” konusunda pek de aceleci olunmamasını salık veren cümleleri biraz daha anlaşılır hâle geliyor. Bu kadar çok “anlamanın” olduğu bir ortamda, dinlemeye değer ne kalabilir? Bu kadar çok anlamanın olduğu bir ortamda, olumsuzlayarak aşmak nasıl mümkün olabilir? Jacques Derrida’dan aktarıyorum: Başarısızlık olasılığı, olay başarıya ulaşsa bile, bir imkânsızlığın izi olarak — kimi zaman hatırası, her zaman da musallat olan bir gölge gibi — onu damgalamaya devam etmelidir. Dolayısıyla bu imkânsızlık, mümkün olanın basit karşıtı değildir. Özetle, gelecek etiğinin bir sonucu olarak analizin kaderi, başarı ve başarısızlığın ikirciğinden, gücün ve güçsüzlüğün karşıtlığından kurtarılmalıdır; Jacques Alain-Miller’in Lacancı yapılara ordinary psychosis müdahalesi, psikanalitik kliniğin nevroz-psikoz karşıtlığında takılmış olmasının bir sonucuydu, örneğin. Bilindiği üzere Lacan’ın erken dönemlerinde psikanalizin güncel durumuna getirdiği eleştiriler de benzeri bir karşıtlığa müdahaleyi içerirler. Psikanaliz, Freud’un ardından, analist ve analizanı “diyaloğa başlamış iki kişi” olarak verili kabul ederek işe koşulmaktaydı; teamül buydu. Bu teamüle istinaden de “benliğin güçlendirilmesi” yahut “yaratıcı savunma mekanizmalarının işe koşulması” gibi amaçlar geçer akçe hâline gelmişti. Lâkin nasıl olur da bir benlik, örneğin, analistinki gibi bir benlik, analitik çalışmada analizan için bir hedef, başarılı bir örnek teşkil edebilir? Her şeyden önce benlik, bir model değil bir eylemdir. Freudcu önermeyi hatırlayalım: Wo Es war, soll Ich werden . O’nun olduğu yerde, Ben, olagelmiş olacaktır. Bu bir yer değiştirme değildir; bir yeniliktir. Daha doğru bir ifade ile zamana dağılan ya da saçılan bir yeniliktir. İşte bu sebeple, analiz bir çalışmadır; süreğen bir emektir. Emeklemek durumundadır; analizanın yaşamı emeklediği yerdir. Yaşamda kendisine yer açılacak bir şey değildir; yaşamın açılacağı bir şeydir. Yaşamdan daha önemli değildir; yaşama meydan verir. Yaşamın kronolojinin boyunduruğuna şahsî bir alternatif üretebilme girişimidir. Zorunlu değildir ama mümkündür. Bu sebeple analizanlardan imkânsıza sığınarak bizlere sundukları tüm engellere karşılık, belirli bir düzenle, belirli bir ücret karşılığında çalışmaya devam etmeleri beklenir. Bu analistin yaşamın zorunluluklarına kulaklarını tıkamasını gerektirmek durumunda değildir. Bazen çalışma, örneğin, uzun haftalar boyunca, bir ücret almadan gerçekleştirilebilir. Niçin olmasın? Şayet analist bedelin , sembolik bir borcun çoktan dönüşmeye başladığına inanıyorsa, pekâlâ mümkündür bu. Bu konularda takınılacak her türlü kuralcı, hatta ahlâkî tutumu yersiz buluyorum. Burada önemli olan, müdahalenin içerisinde gerçekleştirildiği çalışmanın formülasyonudur (Lacan'ın meşhur "Freudcu Şey" makalesinde, kadavralaşmak hakkında söylediklerine bakınız). Kurallarla vakit geçiren kimselere, bu kuralları devşirdikleri teorik zemin hakkında birkaç soru sorun. Göreceksiniz, teamülleri daima ve yalnızca kendilerine dairdir (ve bu sebeple bir analistin kendi analizi ve süpervizyonu, çalışmasının çerçevesi için son derece önemlidir; aksi takdirde tüm bu teamüller çalışılmamış olarak kalır). Konuşmamın başlangıcında da belirttiğim üzere, farklı ekollere dair yorumda bulunmaktan imtina ediyorum. Fakat, örneğin, kimi Lacancı müdahalelerin, örneğin “kesme”nin, yani seansın analist tarafından belirli bir anda ve keskin bir şekilde sonlandırıldığı müdahale biçiminin, analitik teoriye ilişkin tartışmalar içerisinde ahlâkî tepkiler ile karşılaştığını pek çok kez gözlemledim. Acaba bu ahlâkın dayanağı nedir? “Çalışmamız yaşananları yaşanmamış kılmakta, kader karşısında, çaresizdir” der Freud 1895’te, psikanalizin erken yıllarında. Lâkin yine aynı yıl, bu kez bir mektubunda, eserinin en önemli keşfinin “hafızanın durmaksızın yeniden kuruluşu” olduğunu da belirtir. Psikanalitik çerçeve, imkânsız bir çerçevedir. Niçin? Çünkü kendisini açtığı gelecek, bir yenilik ihtimali, tam da yeni olduğu için, kestirilemez olduğu için, hazırlanılamaz olduğu için ona gebe bir çerçevenin tesisi imkânsızdır. Fakat diğer bir yandan, Freudcu metapsikoloji tam da bu imkânsızın tarihsel koşullarını tahlil eden bir girişim olduğu ve bunu geleceği olan analizanlara kulak kabartarak yaptığı için, ancak sonradan tesis edilen bir teorik zemin olduğu için gelişime açıktır. Psikanalitik çerçeve, imkânsıza kulak kabartmalıdır; Freud buna, hatırlayacak olursanız, “bir rüyanın göbeği” demiştir. Karanlık bir yan. Psikanalitik çerçeveden genel geçer kurallar devşirebilmemiz imkânsızdır ve tam da bu yüzden bunu denemek sürdürmeye değerdir. Mümkün olsaydı, olmazdı. Bir metin tecrübesi eksikliğinin, bizim bugünkü çerçevemizde, Freud’un metnine dair tecrübe eksikliğinin kusuru, bir metnin kıvrımlarına, manevralarına, gelişimine ve bocalamalarına dair tüm hâllerin ıskalanmasıdır. Analitik bir çalışmayı, analizanınıza dair sizlere sunulan bir “özet” ile yürütmeye çalıştığınızı hayal edin. Bu mümkün olabilir miydi? Freud’un metnini analizanlar ilerletmiştir. Bu sebeple bu metnin manevraları, Freud’un klinikte karşılaştığı sorunlara dairdir. Eğer kliniğinizden teorik tecrübenin gerektirdiği metin deneyimini çıkarırsanız, elinizde pelteleşmiş, ne olduğu belirsiz, çöpten hallice bir psikanaliz kalacaktır. Diğer bir yandan, yepyeni bir metindir Freud’unki. Zira bizler tarafından henüz okunmamıştır, bugün okunmamıştır. Çerçevenin gereksindiği şey yeniliktir. Bu yenilik de ancak analistin şahsî tecrübelerini, analizini, süpervizyonunu ve metin deneyimini klinikte yeniden ve yeniden kurmak ile kendisine bir yaşam alanı açılan bir yeniliktir. Teşekkür ederim.
- Psikanalizin Erken Yılları (1888-1899)
11 Ekim 2023, Viyana Bu metin 19.11.2023 tarihinde İstanbul Freudcu Psikanaliz Derneği'nde (FPD) tarafımca FPD'nin "Freud'a dönüş" temalı yıllık eğitiminin açılış sunumu olarak sunulmuştur. Herkese merhaba, Sözlerime, müsaadenizle, Sigmund Freud’un 16 Ağustos 1895 yılında yakın arkadaşı Wilhelm Fliess’e göndermiş olduğu mektuptan birkaç cümle ile başlamak istiyorum: ““Psikoloji’ benim için gerçekten çile. Her halükârda dokuz kuka oynamak ya da mantar toplamak çok daha sağlıklı. Nihayetinde savunmayı açıklamaktan başka bir şey istememiştim ancak bundan yapının merkezindeki bir şeyleri açıklamaya itildim. Nitelik, uyku, bellek, yani esasında psikoloji sorunlarının hepsinin üzerinde çalışmak zorunda kaldım. Artık bunun hakkında hiçbir şey duymak istemiyorum.” Freud’un bu cümleleri sarf etmesine sebep olan çalışması, 1895 yılı boyunca onu meşgul eden, adına Bilimsel Psikoloji Taslağı dediği ve hiçbir zaman yayınlamamış olduğu bir kitaptır. Freud’un külliyatının Standard Edition vesilesiyle aşina olduğumuz düzeni, onun “psikanalitik” kabul edilen çalışmalarını 1886 yılı ile başlatır. Külliyata dahil edilmiş ilk eserler, Freud’un büyük bir saygı duymaktan hiçbir zaman vazgeçmediği Jean-Martin Charcot’nun yanında gerçekleştirdiği araştırmaların sonuçlarıdır. Lâkin Freud bu tarihten önce de son derece çalışkan bir araştırmacıydı ve Proje ’sinden pekâlâ anlaşılabileceği üzere, çağının ötesinde bir nörologdu. Bu yıllarda, yani, aşağı yukarı 1877 ile 1891 arasında pek çok farklı konu üzerine çalışmış ve yayınlar yapmıştı. Bunlardan bazıları, yılan balıklarının cinsel organları (1877b), nehir kerevitlerinin sinir lifleri ve hücrelerinin yapısı (1882a), kokainin tıbbî kullanımı (1884), afaziler (1891b) ve çocuklukta serebral palsi (1891a) olarak sıralanabilir. Peki tüm bunlar, Jacques Lacan’ın “Freud’a dönüş”üne nazire ederek hazırlanmış olan yıllık eğitimimiz çerçevesinde bizi niçin ilgilendirmektedir? Freud’un 1915 yılında kaleme aldığı, pek çoğunuzun da aşina olduğunu düşündüğüm “dürtü tanımına” bir bakalım. Freud şöyle yazar (Ayşen Tekşen Kapkın ve merhum Emre Kapkın’ın çevirisinden değiştirerek alıntılıyorum 2013, 114): “Şimdi eğer dikkatimizi ruhsal yaşamı biyolojik bir bakış açısından değerlendirmeye yöneltirsek bir “dürtü” zihinsel ve somatik arasında bir sınırkavram ( Gegenbegriff ), canlının kendi içinden kaynaklanan ve zihne ulaşan uyaranların psişik temsilcisi, bedenle ilişkisi sonucunda zihnin çalışmasına yönelik istemin bir ölçüsü olarak görünür.” Dürtünün bir sınırkavram olarak ortaya çıkışı, aynı metnin ilerleyen satırlarında Freud tarafından “dürtünün kökenini araştırılmanın” psikanalizin çalışma sahasının dışarısında bırakılması, psişe ile soma arasındaki ilişkinin temsiller vesilesi ile incelenmesi ve dürtünün psişeye süreğen baskısı… Burada, Freud için hiç de yeni olmayan kimi çıkarımlar ve bu çıkarımlara varan araştırmanın yöntemi ile karşı karşıyayız. Şimdi, bu yorumumuzu destekleyelim: 1888 yılında, histeri konulu ilk yayınlanmış çalışması olan bir ansiklopedi makalesinde Freud, “histerik bir sinir sisteminden” bahseder. Freud’a göre, histeride sinir sistemine yayılan uyarımın normal dağılımından bir farklılık söz konusudur ve bu durum çağrışım zincirini ve niyetli eylemleri etkilemektedir. Lâkin tüm bunlar kati suretle bilinçsiz hadiselerdir. Histeriğin ıstırabını çektiği bu belirtiler sinir sistemindeki uyarım artışından kaynaklanmaktadır; bir uyarım artığı sinir sisteminde serbestçe dolanmaktadır. Bu açıklamaların içeriği , Freud’un eserinin söz konusu yıllarda etkileri çok daha yoğun olarak hissedilen nörolojik kaynakları ile doğrudan ilişkilendirilebilecek denli gözler önündedir. Bunun altını çizmeye gerek duymuyoruz. Fakat bu açıklamaların yapısı hem Freud’un eserinin daha sonraki yıllarını hem de Lacan’ın Freud’a dönüşünü belirleyen koşulları dolaysızca akla getirmektedir. İlk semineri göz önünde bulundurulduğunda, Lacan’ın niçin “Perde Anılar” (1899) ve “Analizde İnşalar” (1939) ile tarihselliği gündeme getirerek Freud’a dönüşünü başlattığı incelenecekse, naçizane görüşümüzce, bu yapısal benzerlik yabana atılmamalıdır. Freud’un aynı yıllarda, yani 1880li yılların sonlarında gerçekleştirdiği gözlemlere dayanan bir başka yayın, “Organik ve Histerik Motor Felçler Üzerine Karşılaştırmalı Bir Çalışma İçin Bazı Hususlar” (1893) başlığını taşır. Bu çok önemli metin, yazıldığı dönemin histeri kliniğinde sıkça rastlanan bir belirti olan “motor felçleri” organik felçler ile mukayeseye girişir. Freud’un ilk çarpıcı bulgusu, söz konusu histerik felçlerde sinir sistemini etkileyen ortak bir lezyon türünün tespit edilememesidir. Freud’a göre ortak bir lezyon söz konusu ise bile bu lezyon tıpkı anemi ve ödem örneklerinde olduğu gibi, hiçbir postmortem çalışma ile gözlemlenebilir değildir. Henüz bu aşamada dahi Freud’un dürtü tanımında altını çizmiş olduğumuz “köken problemi” ile karşı karşıya olduğumuzdan pekâlâ söz edilebilir. İkinci ve çok önemli bir diğer tespit, histerik felçlerin bilinen tüm felç türlerinden farklı olacak şekilde son derece bölgesel ve yoğun olmasıdır. Daha açık olmak gerekirse, örneğin, histerik bir hastanın “sağ kolunu” etkileyen bir felç yalnızca ve yalnızca sağ kolundan ibarettir ve bu bölgede mutlak bir hareket kaybı söz konusudur. Eşlik eden başka bir felç emaresi ya da bu yoğunlukta bir değişiklik söz konusu değildir. Freud karşı karşıya kaldığı bu bulgular ışığında, hiç zaman kaybetmeden, bunun dil ile ilgili bir olgu olduğunu söyler. Histerik felçlerin sinir sisteminin işleyişi ile hiçbir ilgisi yoktur; bir histerik bedenini yalnızca onun harcıâlem manası ile tecrübe eder. Nörolojik olarak daha evvel bahsetmiş olduğum ansiklopedi makalesi ile aynı çizgide olan bu makale, böylelikle, Freud’un metapsikoloji si gözetilerek adına “libidinal ekonomik teori” denilecek olan kavrayışa yaklaşmak ile kalmamış, Freud’u psikanaliz öncesi araştırmalarında “bir dil problemi” ile karşı karşıya getirmiştir. Nöroloji ile dilbilim ve sinir hücresi ile temsil arasındaki ilişki, bu kadar erken bir tarihte dahi, aşikârdır. Yine 1888’de, bu kez Dr. Hyppolyte Bernheim’ın Fransızcadan Almancaya çevirdiği Suggestion ’una (1888) yazdığı önsözde, şöyle söyler: “ Bizi psişik bir süreci fizyolojik olandan, serebral kortekste vuku bulan bir eylemi korteks-altı maddede vuku bulandan kesin olarak ayırabilmeye muktedir kılan hiçbir kritere sahip değiliz. Zira “bilinç”, artık o her ne ise ne serebral korteksteki her bir etkinlik ile ne de onun etkinliklerinden herhangi birisiyle sürekli olarak ilişkilidir. O, sinir sistemindeki herhangi bir bölgeye bağlı olan bir şey değildir. ” Dolayısıyla Freud’u 1915 yılında dürtüyü bir sınırkavram olarak açıklamaya götüren bulgularının sınırda gerçekleştirdiği ilk araştırmalardan doğduğunu söyleyebilmek pekâlâ akla yatkındır. Bu sınır kimi zaman Freud’un felçler ve afaziler üzerine çalışmalarında görülebileceği üzere psişik ile somatik arasındaki bir sınır, kimi zaman ise telkin ve hipnoz üzerine ilk eserlerinde görülebileceği üzere bilinç ile bilinçsizlik arasında bir sınırdır. Freud’un ilk psikanalitik çalışmalarının önemli konu başlıklarını incelemek için şimdi biraz daha farklı bir yol izleyelim ve 4 yıl ilerleyerek 1892’ye varalım. Tarihsel bir perspektif sunmak gerekirse Josef Breuer ile birlikte yazdıkları “Ön Bildiri’den” bir yıl öncesindeyiz. Freud’un bu yılın Haziran ayı içerisinde Breuer’e söz konusu Ön Bildiri’nin bir taslağını gönderdiğini biliyoruz. Çeşitli yollar ile bu taslakta bahsi geçen hususlara değinmiş olacağız lâkin merak edenler bu metni derneğimizin web sitesinden okuyabilirler. Devam ediyorum. 1892 yılının sonlarında (kesin tarihi belirsizdir) Fliess’e göndermiş olduğu bir mektupta Freud üzerinde çalışmakta olduğu konuları şöyle sıralar: 1. Kaygı nevrozunun kaygısı cinsel işlevin ketlenmesinden mi doğar, kaygı nevrozunun etiyolojisine ilişkin bir kaygıdan mı? 2. Sağlıklı bir kimse daha sonraki yıllarda vuku bulan cinsel travmalara mastürbasyon sebebiyle yatkınlığı bulunan bir kimseden ne ölçüde farklı bir tepki verir? Sadece niceliksel olarak mı yoksa niteliksel olarak mı? 3. Basit coitus reservatus (kondom) zararlı mıdır? 4. İçsel cinsel zayıflığın eşlik ettiği içsel bir nevrasteni var mıdır, yoksa nevrasteni daima gençlikte mi (Bakıcılardan, başkaları tarafından mastürbasyon yapılmasından vs.) edinilir? 5. Kalıtsallık çarpandan başka bir şey midir? 6. Dönemsel depresyonun etiyolojisinde ne rol oynar? 7. Kadınlarda cinsel anestezi cinsel güçsüzlükten başka bir şey midir? Kendi başka nevrozlara sebep olabilir mi? Bilhassa 1895’ten sonra açıkça dile getirecek olmasına karşılık Fliess’e aktardığı bu sorularda da şimdiden görülebilecek olan bir şüphe söz konusudur: Freud, saygıdeğer hocası Charcot’nun aksine, nevrozların yalnızca kalıtsal faktörlerin neticesinde ortaya çıktığına inanmamaktadır. Şu önemli ayrımın altını çizelim: Freud hiçbir zaman bir hastanın aile öyküsündeki bir psikonevroza ya da psikoza duyarsız kalmamıştır, kalıtsal faktörleri tümden reddetmemiştir. Lâkin kalıtsal faktörlerin psişik yapının yegâne belirleyicisi olduğuna ihtimal vermemektedir. Freud 1892’de, çoktan, daha önceki yıllarda nörolojik açıklamalar ile izah etmeye çalıştığı, histerideki patojenik etkeni keşfetmiştir. 29 Haziran 1892’de Breuer’e şöyle yazar: “Histerik atağın sabit ve esas içeriği hastanın daha evvelden tecrübe ettiği psişik hâlin geri dönüşü, başka bir deyiş ile bir anının geri dönüşüdür .” Bu ifade, “bastırılanın geri dönüşü” olarak bilinen ve Freud tarafından ilk kez 1 Ocak 1896’da kaleme alınan açıklamanın ilk hâlidir. Yani, bir başka deyiş ile, Freud organik ve histerik felçler arasındaki ayrıma ilişkin gözlemlerini yayınladığı dönemde histeriklerin bir anıdan mustarip olduklarının çoktan farkındaydı ve görünen o ki “anı” denen şey onun için bir “dil problemi” idi. Freud’un çalışmaları tam bir yıl sonra, 1893’te, Breuer ile birlikte yayınladıkları “Ön Bildiri’de” nevrozların etiyolojisinde kalıtımın yerine geçireceği mantığı sunabileceği derecede olgunlaşmıştı. Freud ve Breuer’e göre hastalıklı görüngü ile hastalığın başlatıcı nedeni olarak gözüken şey arasında dört başı mamur bir ilişki kurabilmenin yegâne yolu bu ilişkide işler vaziyetteki simgesel yapının hakkını teslim etmekti. Onlara göre bu simgesel ilişkinin “sağlıklı insanlardaki” tezahürü ancak düşler olabilirdi. Hastalığı başlatan ve kalıtımdan öyle ya da böyle bir pay alan etkenin psişik aygıt içerisinde yeniden değerlendirilmesi gerekiyordu. Freud ve Breuer hemen bu açıklamayı örneklendiriyordu: “Örneğin zihinsel bir acıyı bir sinir ağrısı ya da ahlâkî bir tiksintiyi kusma izleyebilir.” Freud’un nasıl bir kulağa sahip olduğunu tahayyül etmeye çalışınız. Aynı yıllarda bir yandan son derece karmaşık formüller ile psişik aygıtın nörolojik izahını gerçekleştirmeye çalışırken diğer bir yandan kliniğinde bir hastanın çıkardığı seslerin bedeninin anlamını yeniden yazıyor olabileceğine bir araştırmacı olarak sadakatle itibar etmektedir. Bu sebeple, naçizane görüşümce, bugün “bastırılanın geri dönüşü” formülü ziyadesiyle ıskalanmakta, bu formüle sahip olduğu teorik yük katiyen teslim edilmemektedir. Bu formülü sıkça yaptığım gibi bugün bir kez daha yeniden formüle edeceğim: Bastırılanın geri dönüşü, bastırılanın yerine geri dönüşü demek değildir. Bastırılanın geriye dönüş hareketi bastırılanın yeridir; psikanaliz kliniği keşfin değil yeniden inşanın kliniğidir. Cessante cause cessat effectus. Histeriklerin bir anı izinin ıstırabını çektikleri bulgusunun nihai sonucu zaman mefhumunun kronolojik zamansallık ile idrak edilebileceği zannının Freud tarafından sonsuza dek terk edilmesi olacaktı. Bu da bugün bildiğimiz şekli ile Freud’un sonradanlık , yani nachträglichkeit dediği şeydir. Bir yıl sonra, 1894’te, Freud “kavgı nevrozu” olarak tanımlayacağı ve onu klasik bir psikiyatrik tanı olan nevrasteniden ayıracağı hastalık üzerine çalışmaya başlamıştı. İlk makale 15 Ocak 1895’te yayınlanacaktı lâkin Freud, bildiğimiz kadarıyla, 1894’ün ortalarından itibaren coitus interruptus gibi çeşitli etkenlerin kaygı nevrozu ile ilişkisini incelemeye başlamıştı ki bu incelemeler de 1892’de Fliess’e gönderdiği “ilk sorular” ile pekâlâ uyumludur. Freud nevrozların etiyolojisinde belirleyici bir faktör olarak hesaba katacağı cinselliğin farklı yapılardaki görünümlerini araştırmaktaydı. Lâkin ben Freud’un kaygı nevrozu için yapmış olduğu oldukça önemli bir açıklamayı daha da geriye, 7 sene öncesine, 1888’e dek izleyebileceğimiz görüşündeyim. Öncelikle Freud’un 1894 Aralık’ında tamamlanan ve 1895’te yayınlanan makalesinden alıntılayalım (Hakan Atalay’ın çevirisini değiştirerek naklediyorum): “Kaygılı bekleyiş nevrozun çekirdek belirtisidir; bu nevroz kuramının bir bölümünü de açıkça ortaya koyar. Burada bir beklentinin olduğu yerde temsillerin seçimini denetleyen ve her zaman uygun bir temsil içeriğine bağlanmaya hazır olan serbestçe dolaşan bir kaygı kuantumunun bulunduğunu söyleyebiliriz.” Hatırlayacağınız üzere Freud, 1888’de histeri söz konusu olduğunda sinir sistemindeki aşırı miktardaki uyarımın aynı şekilde hareket ettiğini yazmıştı: Bu artık sinir sisteminde serbestçe dolaşmaktaydı. Lâkin serbestçe dolaşan bu artığın bağlanabileceği uygun bir temsil ortaya çıkar? Bu son derece soyut gözüken açıklamalardaki yapısal eksiklik, Freud tarafından birincil süreçlerin henüz teorize edilmemiş olmasından kaynaklanır; “Ön Bildiri’deki” simgesel ilişki açıklamasının da eksiği de budur. Kesin olan şey şudur: Bu simgesel ilişki kronolojik zamansallığın yerini alacak ve nevrozların etiyolojisi ve kliniği hususunda görülmemiş bir yeniliğe meydan verecektir: psikanaliz. Elbette ki kalıtımın mutlak belirleyici olduğundan vazgeçmek ve yaşamın erken yıllarında vuku bulan cinsel tecrübelere dayanarak nevrozların etiyolojisini açıklamak, bu hususta cevaplanması gereken tüm sorular için peşin bir hüküm verildiği manasına gelmiyordu. Freud’un üzerinde çokça çalıştığı bir başka sorun “nevroz seçimi” sorunuydu: Nasıl olurdu da bir insan, örneğin, bir psikotik değil de bir histerik olurdu? 1894 yılının ilk aylarında bu ve benzeri sorular Freud’u “Savunma Nöropsikozları” başlıklı makaleyi yayınlamaya itti. Bu çalışmanın gayesi edinilmiş histeri, fobiler ve takıntılı nevrozlar ve kimi varsanımsal psikozların etiyolojilerini araştırmaktı. Freud makalenin hemen ilk iki sayfasında çağdaşı Pierre Janet’den farklı olarak histeriyi bir bilinç bölünmesi yahut histeriklerin yozlaşması ile açıklamayı reddedeceğini ilan ediyordu. Şimdi sizlere bu önemli metinden çevirdiğim bir paragrafı okuyacağım. Bir kez daha, artık sizler için de şaşırtıcı olmayacağını umuyorum, Freud’un bugün ele aldığımız en erken metinlerinden aktardığımız görüşlerin sürekliliği şaşırtıcı bir şekilde aşikârdır: “Savunmacı tutumu içerisinde benliğin görevi uyumsuz temsile “non-arrivée” muamelesi çekmeye niyetlenişi basit bir şekilde tatmin edilebilir değildir. Hem anı izi hem de temsile ilişik olan duygulanım bir kereliğine ve daima geçerli olacak şekilde ortadan kaldırılamaz. Ancak benliğin yüklü olduğu duygulanımı – uyarım birikimini – çalmakla bu güçlü temsili zayıf bir temsil hâline getirmeyi başarması , görevin yaklaşık olarak yerine getirilmesi anlamına gelir. Akabinde zayıf temsilin çağrışım işine dair neredeyse hiçbir talebi bulunmayacaktır. Lâkin ondan koparılan uyarım birikimin başka bir işe koşulması icap eder .” Freud’a göre bu noktada histeri, takıntılı nevroz ve fobiler arasında hiçbir fark yoktur. Benim bu makaleden aktarmayı çok sevdiğim satırlarda Freud, temsil yaşantılarında bir uyumsuzluk vuku bulana dek analiz ettiği bu hastaların maşallahı olduğunu yazar. Burada Freud’un altını çizdiği şeyin, bu hastaların hiçbirinin nevrozunun belirleyicisinin kalıtım olmadığı olgusu olduğu açıktır. Lâkin daha da önemlisi, Freud’un bir “temsil”in hastalık başlatıcı bir rolü üstlenebileceğine ilişkin iddiasıdır. Bu temsil, yukarıda bahsetmiş olduğum üzere, psişik aygıtın “yokmuş gibi davranabileceği” bir şey değildir; çağrışım yollarını tıkayabilmek, konversiyonlar ile tezahür edebilmek ve zorlantılara dönüşmek gibi pek çok şeye sebep olabilir. Bu eğitim çerçevesinde psişik yapılar incelendikçe bu ihtimallerin her birisi, bu yapılarda etkin olan mekanizmalar ile değerlendirilecektir. Ben ise şimdi 2 yıl sonrasına atlayacak ve sizlere Freud’un en önemli eserleri arasında kabul edilen bir mektuptan bahsedeceğim. Bazılarınızın tahmin etmiş olabileceği üzere bu mektup Freud’un Fliess’e 6 Aralık 1896’da gönderdiği, “52. Mektup” olarak bilinen mektuptur. Öncelikle, 1895 yılını atlamış olmamın bazı önemli gerekçeleri var. 1895 yılında Freud iki önemli metni kaleme almıştır: Histeri Üzerine Çalışmalar ve daha evvel bahsetmiş olduğum Bilimsel Bir Psikoloji Projesi . Bunlar yaklaşık 1,5 saatlik bir konuşma içerisinde kısaca değinilip geçilebilecek olan çalışmalar değildirler. Az önce de söylediğim üzere, yıllık eğitimimizin psişik yapılara hasredilecek olan oturumlarında çalışma arkadaşlarım Histeri Üzerine Çalışmalar ’ı olağanca derinliği ile sizlere nakledecektir. Proje ise yalnızca Freud’un erken çalışmalarına eşlik ettiği için değil, sonraki yıllarda çalışmalarını belirleyen kimi varsayımları ve muhteva ettiği için de son derece önemli bir kitaptır. Sfenks Kitap ile gerçekleştirdiğimiz iş birliği neticesinde gerçekleştireceğimiz ilk yayının Proje ve Freud’un aynı döneme tekabül eden diğer taslaklarının bir araya getirilmesinden müteşekkil olacak bir derleme olduğunu sizlere duyurmaktan büyük bir mutluluk ve heyecan duyuyorum. Ben bugünkü sunumum çerçevesinde sizlere izah etmeye çalıştığım hususları bir araya getirirken zihnimin bir köşesinde Proje ’yi bulunduruyorum zira Proje , benim sizlere yakınlıklarını yıllara yayarak gösterdiğim kimi hususlarda Freud’un en olgun çalışmasıdır. Konuşmamın başlangıcında alıntılamış olduğum mektupta da aktarmış olduğum üzere Freud psişik aygıtın savunmacı niteliklerini çalışmak amacıyla başlattığı sinirbilim ve psikoloji çalışmalarının neticesinde pek çok psikolojik görüngüyü daha ele almak zorunda kalmış ve nihayetinde Proje ortaya çıkmıştır. Şimdi, 52. Mektup’a geçmeden evvel, Proje ’nin 1. Bölüm 3. Kısım’ından önemli bir satırı alıntılayacağım: “Dikkate alınmaya değecek herhangi bir psikoloji teorisinin bir “hafıza” açıklaması geliştirmesi gerekir.” Bu düşünceyi kaleme aldıktan yaklaşık 1,5 sene sonra Freud “52. Mektup’ta” şöyle yazar: “Dolayısıyla benim teorimde esasen yeni olan şey hafızanın yalnızca bir değil birden fazla kez mevcudiyete gelişi, her seferinde çeşitli türden göstergelerle ortaya konuluşu tezidir.” Bugün hâlâ bu tezin hakkını teslim edebilmekten uzak olduğumuza inanıyorum. Bu tezin Freudcu metapsikolojiyi hangi yollar ile öncelediği ele alınmaksızın sonradanlığın yahut gerçeklik prensibinin tartışılabilir olduğunu da düşünmüyorum zira bu mektupta, artık, konuşmamın daha önceki dakikalarında “Freud’da eksik” olduğunu iddia ettiğim yapısal bir düzlem şekillenmeye başlar: birinci topoloji. Freud bir temsil olarak ele alacağı anı izini psişik aygıtın eylemsizlik/atalet potansiyelini bozan bir uyaran olarak ortaya çıktığı ilk andan itibaren ele almaya başlar ve psişik aygıtı “tabakalara” ayırır. Böylelikle, tam da Proje ’de söylediği gibi, bir “hafıza teorisi” psişik aygıtı temelden belirler. Zira Freud’a göre bu tabakalardan her birinin kendi içerisinde geçerli olan bir kurallar dizisi söz konusudur. Bir uyaran bir duyu organına ulaşmasından belleğe alınmasına kadar birbirini takip edecek olan aşamaların her birinde takip eden tabakanın kurallarına riayet edecek şekilde, kelimenin tam manası ile, çevrilir . Freud’un tam bir izahını 19 yıl sonra, 1915’te, “Bilinçdışı” makalesinde sunacağı sözcük sunumları ve şey sunumları arasındaki ayrım ilk kez bu mektupta açıkça dile getirilir. Dolayısıyla Freud için hafıza teorisi bir yazı, kayıt ve zaman teorisidir. Buradaki yeniliği daha da radikal kılan şey, Freud’un bu yazı ve çevrim “işini” bitimsiz bir iş olarak teorize edişidir. Hafıza, Freud’a göre, yeniden kurulmayı hiç bırakmaz. “Bastırma” ise bu işin yarım kalışı, tamamlanamayışıdır. Freud’a göre ne zaman ki psişik aygıtın atalet potansiyelini tehdit eden bir uyaran psişik aygıtın bir tabakasından diğerine geçişi için gerekli olan “çeviri” işinden mahrum kalır, “bastırma” ortaya çıkar. Fazlasıyla soyut gibi gelebilecek olan bu açıklamayı bir an için başka bir psişik iş olan “espri” ile düşününüz. Freud’a göre espri işi ile gerçekleştirilen şey, bir gösterenin aufhebung ’u, yani “aşılarak yükseltilişidir”. Son derece maliyetli olan bu iş gerçekleştirildiğinde bir gösteren, espri işinin “yeniden düzene soktuğu” libidinal ekonomik ilişkiler uyarınca, farklı bir işlev kazanır, bir haz kaynağı hâline gelir. Yani, çevrilir. Aynı çizgideki bir düşünceyi sürdürerek bir dil sürçmesinin “hatalı bir çeviri” olabileceğini öne sürmek de yine pekâlâ mümkün olacaktır. Sonuç elbette ki bastırmadır: “Hayır, öyle demek istemedim!” Kimilerinizin çoktan sezmiş olabileceğini düşünüyorum: 52. Mektup’u bu şekilde ele almak, yani, Freud’un naklettiği “çeviri işini” bir temsilin psişik aygıt içerisindeki kaderini tayin eden bir iş olarak ele almak, onu Aufhebung ile mukayese etmek hiç şüphesiz Freud’un yaklaşık 30 yıl sonra kaleme aldığı “Olumsuzlama” (“Die Verneinung”) makalesinin önemini bir kez daha bize hatırlatır. Hafızanın tekrar ve tekrar yeniden kuruluşu tezini sindirmek kolay iş değildir. Bu tez Freud için, hiç şüphesiz, bilincin ve yargı işlevinin doğasını tekrar ve tekrar gündeme getirmesini gerektiren bir güçlük yaratıyordu. Bu güçlük Proje ’de bile aşikârdı: Freud, hatırlamayı bir tekrar ve fark meselesi olarak ele almaya niyetliydi. 52. Mektup bunun alenî bir kanıtıdır. Sinir yolları arasındaki kolaylaştırmalar ve geçirim farkları, örneğin, Düşlerin Yorumu ’nun dili ile psişik aygıtın en az ekonomik maliyet ile çağrışım yollarını işe koşabileceği, bunun için de yer değiştirme ve yoğunlaştırmayı kullanacağı birincil sürecin bir çeşit muadilidir. J. Derrida’nın harikulade makalesine nazire edecek olursak, bu bir difference ve defer-rence meselesidir. Freud’u nöronların konuşlanışından ( Besetzung ’u karşılamak için kullandığımız bu sözcüğün keşfi Şirin Gürkan Hanım’a aittir) psişik aygıtın farklı tabakalarındaki kayıtlara götüren anlayışın, J. Derrida’nın nezdinde, kati suretle bir metafor olmadığının öne sürülüşü, bundandır. Bilinç ise, Freud’un tabiri ile, bize “nitelikler” sunar ve Freud’a bu niteliklere meydan veren niceliksel ilişkileri çözümlemek kalır: Libidinal ekonomik teori. Bu sorun ıskalanarak Freud’un “çocuksu ayartılmalar”a nevrozların etiyolojisi hususunda atfettiği rol idrak edilemez. “Savunma Nöropsikozları” üzerine ikinci makale yine bu yıl, 1896’da yayınlanır ve Freud şöyle yazar: “Çocukluk travmaları sanki yeni tecrübelermişçesine ertelenmiş bir şekilde iş görür lâkin bunu bilinçsizce yaparlar.” Peki ama, nasıl? Çocukluk travmalarının “etki etmeyi bekler bir şekilde” bilinçdışında hazır kıta potansiyeller olduğunu tahayyül etmek akla gelen ilk çözüm olmasına karşılık doğru olmaktan fersah fersah uzaktır. Açıklamak için Freud’un Fliess’e gönderdiği 25 Mayıs 1897 tarihli mektuba başvuracağız. Bu mektuba başvurmayı seviyorum. Freud’un burada düşlemlerin yapısı için sunduğu kısa ve öz açıklama vesilesiyle 1899 yılına vardığımızda “Perde Anılar’ı” yorumlayabilmemiz çok daha kolay olacaktır. Müsaadenizle kısa bir paragraf okuyacağım: “ Düşlemler, belirli eğilimlere binaen, tecrübe edilen ve duyulan şeylerin bilinçdışı bir birleşiminden ortaya çıkarlar. Bu eğilimler onlar sebebiyle belirtilerin ortaya çıktığı ya da çıkabileceği anıları erişilmez kılmaya yöneliktir. Düşlemler, bir başkasıyla bileşik olan bir kimyasal yapının ayrışımına benzer olarak bir birleşim ve saptırma süreci ile inşa edilirler. Birinci türden bir saptırma bilhassa kronolojik ilişkilerin hiçe sayıldığı bir parçalama süreci ile anının tahrifini içerir. (Kronolojik düzeltmeler bilhassa bilinç sisteminin aktivitesine bağlı gözükür). Akabinde görsel sahnenin bir parçası işitsel bir parçaya eklenir ve düşlemi oluştururken geriye kalan parça başka bir şeye bağlanır. Bu yol ile daha erken bir ilişkinin izini sürmek imkânsız hâle gelir. ” Freud tarafından burada nakledilen hâli ile düşlemlerin “bastırma” ve dolayısıyla savunma süreçlerinde aldığı rolün birincil süreçler ile ilişkisi aşikârdır. Oldukça erken tarihlerden itibaren Freud’un nazarında bastırma, tahammül edilemeyen, uyumsuz bir temsilin psişik aygıtın “karanlıklarına” itilmesinden ibaret bir süreç değildi. Freud 1893 tarihli “felçler” metnini incelerken görmüş olduğumuz üzere, bir temsilin çağrışım zinciri için erişilemez hâle gelişinin, felce uğrayan bir temsilin sahip olduğu libidinal ekonomik önemi nasıl kazandığını araştırmak niyetindeydi. Sonraları, örneğin 1920 yılında alenen bir “savunma mekanizması” olduğunu ilan edeceği kronolojik zamansallığın burada, bir düşlemin oluşumunda nasıl tahrif edildiğini gösterişi, “organize bir bütünlük” olarak tahayyül ettiğimiz ve organizasyonunu da “kronolojiye” atfettiğimiz türden bir bellek anlayışının tamamen dışarısındadır. Tahrif süreci bununla sınırlı kalmaz. Temsillerin işitsel ve görsel özellikleri bir brikolaj gerçekleştiriliyormuşçasına işlenir. Bu da her ne kadar bugün bahsetme fırsatı bulamamış olsak da, Freud’un “afazi” üzerine çalışmalarında çoktan test etmiş olduğu bir hipotezdir ki Freud tarafından adına birkaç ay evvel, çoktan, “çeviri” denmiştir. Hafızanın bu düşlemler gibi inşa edildiğini varsaymamıza mâni olabilecek hiçbir şey yoktur. Nitekim Freud’un kendisi de 1896 yılında yayınladığı “Histerinin Etiyolojisi” başlıklı makalesine 1924 yılında düşmüş olduğu dipnotta, şu anda çalışmakta olduğumuz yıllarda her şeye rağmen “gerçekliğin önemi abartmak ve düşlemlerin önemini ise hafife almak” hatasına düştüğünü itiraf eder. Yani bizim bugün Freud’un erken eserlerini yeniden değerlendirirken izlediğimiz yolda, Freud’un 30 sene sonra itiraf ettiği üzere, aşırıya kaçan hiçbir yan yoktur. Aynı yılın son haftalarında, 14 Kasım 1897 yılında, Fliess’e gönderdiği 75. Mektup’ta “cinsel boşalım” denen şeyin yalnızca organların uyarılmasına bağlı olan bir süreç olmayıp bir temsilin, yani anı izinin, ertelenmiş tesiri ile de mümkün olabileceğini dile getirir. Böylelikle hem 1899 yılına hem de bugün için anlatacaklarımın sonuna ulaşmış oluyoruz. “Perde Anılar” harikulade bir metindir; keşfin büyüklüğü göz kamaştırıcıdır. Malumunuz, biyografik bir önemi de vardır: Freud’un “genç bir adam” olarak bahsettiği kişi, kendisidir. Çocukluk aşkını dinlemekteyizdir ondan. “Sıçan Adam” vakasının orijinal vaka notları ile “Perde Anıları” kıyaslayabilirseniz, Freud’un gençlik aşkına ulaşırsınız. Buraları müsaadenizle geçiyorum. Aktarım-karşı aktarım bağlamında tartışılması gereken çok önemli hususlardır bunlar. Bizi ilgilendiren şey, Freud’un metnin son satırlarında sarf ettiği önermelerdir. “Çocukluk anılarımız yoktur,” der Freud. İnanılmaz bir keşiftir bu. Sahip olduğumuz yegâne şeyin “çocukluğa dair anılar” olduğunu söyler. Bu anılar çocukluğa dair olmak ile birlikte bugün yeniden biçimlendirilirler. Yeniden biçimlendirilmeden evvel, başka bir deyiş ile, “yeniden inşa edilmeden evvel” çocukluğa dair bir şey söylemezler, gizlerler, saptırırlar, dönüştürürler. Psikanaliz çocukluğumuzu keşfetmemizi mümkün kılmaz. Neredeyse, biraz şairane olacaktır belki, yeniden inşa edilmeden evvel bir çocukluktan dahi bahsedilemez. Freud’un hayatı boyunca, çeşitli metinlerde, psikanalize “benzer” bir uğraş olarak arkeolojiyi kullanması hiç şüphesiz bundandır. “Histerinin Etiyolojisi” (1896) bu hususta eşsiz açıklamalar sunar. Bir psikanalist analizanına kazma kürek temin edebilir ama üstünü başını kirletecek olan analizandır. Tarihin yeniden yazılışı işi bir anamnez alma işi değildir. Çalışma gerektirir, hiç şüphesiz bir bedeli vardır. Teşekkür ederim.
- Fark ve Yaşam: "Haz İlkesinin Ötesinde'nin" Klinik Dersleri
Bu metin 29.07.2025 tarihinde İstanbul Freudcu Psikanaliz Derneği 'nde tarafımca gerçekleştirilmiş olan sunuma aittir. Herkese merhaba, Bugün “Haz İlkesinin Ötesinde” (1920) hakkında konuşmaya başlayacağım; bunun bu konudaki son görüşmemiz olmama ihtimâli mevcut. Zaman gösterecek. Bu metin Freud’un psikanalizin vaatlerine ilişkin bir uyarısı ile başlıyor: Psikanalizin yeni bir şey söyleme niyeti yoktur . Bu, psikanaliz “yeni” bir şey söyleyemez demek değildir. Yalnızca, eğer psikanalitik araştırmayı dürten, yola çıkartan, cesaret ettiren bir şey var ise bu “söylenmemiş olanı söylemenin” hazzı değildir. Psikanalizin yeninin ne olacağına dair hiçbir fikri yoktur ve olamaz da. Zira psikanaliz, en temelde, yeniliğe yeniliğini geçmişi bugün ile mukayese etmek suretiyle veren her türlü yaklaşımdan kendisini zorunlu olarak ayırmıştır. Bu ayrılık, Freud bilinçdışının zamansızlığını (yahut gösterenlerin sonradanlığını) keşfettiğinde gerçekleşmiştir. Bu makale, bu ayrılığı işaret eden Freudcu teşebbüslerden birisidir. Zira ruhsal yaşamın hangi karşıtlık çerçevesinde okunabileceğini araştıran ve nihayetinde herhangi bir karşıtlığın ruhsal yaşamın tüm görüngüleri karşısında sebat edebilip edemeyeceğini tartışmaya açan bir makaledir bu. Yola çıkmasına vesile olan varsayım, yani psişik aygıtın gerilimi azaltma eğilimi , Freud’un eserinde son derece eski bir varsayımdır. Fakat henüz ilk sayfalarda, Freud Gustav Fechner’den aktararak şöyle söyler: Evet, böyle bir eğilim vardır fakat bu eğilim ancak yaklaşık olarak gerçekleştirilebilir. Yani organizmanın eğilimi, mutlak, bütünlüklü sonuçlara gebe değildir. Yani, şimdiden, bu makalenin bütün-olmayan bir şey hakkında konuşacağını söyleyebilmemiz mümkündür. Ne var ki bu bütün-olmayan , yaşam nezdinde hiçbir imkânsızlık doğurmamış, aksine bir görünümler çokluğu sunmuştur. Gerçeklik ilkesi, ancak yaklaşık olarak gerçekleştirilebilen haz ilkesine, dolambaçlarını katan şey olarak teoride belirir. Fakat bu noktada dahi bu iki ilke arasında bir karşıtlık olduğunu öne sürebileceğimiz herhangi bir kanıt, metinde mevcut değildir. Burada, birbirlerini dengeleyen iki gücün durağan bir görüntüsü ile karşı karşıya değiliz. Peki, niçin? Bu soruyu cevaplandırabilmek adına, öncelikle, Freud’un şu makalesini hatırlatalım: “Zihinsel İşleyişin İki İlkesi Üzerine Formülasyonlar” (1911) Bu çalışmayı, bugün gündeme getirdiğimiz makale ile şu cümlenin meydan verdiği olanaklar vesilesiyle bir arada okuyabiliriz: “Yaşadığımız hasızlıkların çoğu algısal hazsızlıktır.” Yani, ortada yanlış tanınan bir haz söz konusudur. Freud’a göre bu yanlış tanımadan benlik mesuldür. Freud’a göre tüm nevrotik hasızlıklar, bu özelliği barındırır: haz olarak tanınmayan bir haz. Söz konusu olan bir yanlış tanıma olduğunda, gerçeklik ilkesinin bellek ile münasebeti tartışmaya açılması gereken bir konu olarak belirir. Belirli bir düşüncenin gerçeklik ile uyum içerisinde olup olmadığına karar verilirken başvurulacak olan merci bellektir. Daha kesin ifadeler ile bellekteki anı izleri. Ve hakikaten de (burada makalenin üçüncü bölümüne geçiyoruz), Freud’un aktardığına göre psikanaliz başlangıçta belleğe başvurmak ile doğrulanabilecek olan bir gerçekliğin peşindeydi. Analist bilinçdışı malzemeyi bulur, birleştirir ve doğrulanmak üzere analizanına sunardı. Fakat bunun en azından her koşulda mümkün olmadığı psikanalizin gelişimi içerisinde ortaya çıkmış oldu: Analizan kendisine nakledilenleri daima hatırlayamıyordu. Üstelik hatırlayabilse bile tamamını hatırlayabildiği yahut doğru hatırlayabildiği kuşkudan azade bir durum değildi. Freud’a göre bu durumda ortaya çıkan şey bir tekrarlama zorlantısı oluyordu. Freud psikanalitik çalışmanın geçirdiği bu değişikliğin, yani analistin keşfinin analizanın onayına sunulduğu aşamanın geride kalışının metapsikolojik gerekçelerini “Bilinçdışı” (1915) makalesinin ikinci bölümünün son iki sayfası içerisinde açıklar. Analizan nezdinde bu ifşaatın çalışmanın seyrine neredeyse hiçbir katkısı bulunmamaktadır. Jacques Lacan, XI. Seminer ’inin ikinci oturumunda bir ifşaat vesilesiyle bilinçdışındaki bir boşluğu dikmeye niyetlenenleri bu vesileyle uyarır: “… bilinçdışı söz konusuyken mesele olmak ya da olmamak değil, gerçekleşmemiş olmaktır.” Görebileceğiniz üzere, tüm bu ifadelerde, gerçekliği kendisine başvurmak suretiyle tesis edebileceğimiz hiçbir dayanak mevcut değildir. Sizlere ilettiğim “narsisizm” başlıklı sunumda ve geçtiğimiz yaz gerçekleştirdiğim diğer sunumlarda, Freud’da sembolik olanın izlerini sürebileceğimiz kimi noktaları sunmuştum. Bugünkü niyetim ise bu makaleyi Lacan’ın “nesne ilişkileri” konulu IV. Seminer ’i ile birlikte değerlendirmeye açmaktır. İnanıyorum ki bu girişim Freud’un “bilinç” konulu spekülasyonlarını ve bu makaleye yerleştirdiği “kaygı” tartışmalarını farklı bir şekilde işitebilme olanaklarını bizlere sunacaktır. Bir sürekliliğe dikkat çekelim: İster 1895 tarihli Taslak , ister 1911, ister bugün çalıştığımız “Haz İlkesinin Ötesinde” ister 1925 tarihli “Olumsuzlama” söz konusu olsun, Freud’da gerçekliğin durumunu tartışan her metin annenin durumunu ve onun çocuk ile ayrışmamış-ayrışmak üzere olan yahut ayrışmış ilişkisini gündeme getirmiştir. Bir anne, daima, ihtiyaçları karşılamaya (ya da karşılamamaya) muktedir bir varlık olarak belirir. IV. Seminer ’in XI. Oturum’undan aktarıyorum: … bu noktada tümgüçlülük, Wirklichkeit , boyutu, Almancada bir şeyin gerçekten ve etkin olarak ne demek olduğunu işaret eden boyut, ilk kez ortaya çıkar. Başlangıçta esas etkinlik, gerçek varlığın tümgüçlülüğünü başka herhangi bir dolayım olmaksızın hediyenin mevcudiyetinin ya da namevcudiyetinin kendisine bağlı olduğu bir şekilde takdim eder. İlkel olarak tümgüçlü bir anneden bahsediyor, Lacan. Bu anne, vermeye ve vermemeye muktedir. Neyi? Lacan’ın sembolik düzlemi tasavvur ederken kendisine sıkça atıfta bulunduğu Lévi-Strauss’un eserinde de önem arz eden şu hediyeyi. Ve dahası, bu tümgüçlü anneye Wirklichkeit ’ın ta kendisidir, diyor. Şimdi makalenin ikinci bölümüne dönelim. Zira burada annenin ortadan kayboluşunu ve geri gelişi kontrol eden bir çocuk bulunur. Freud bu çocukta “kültürel bir başarı” görmüştür. Bu kültürel başarının Lacancı topolojideki karşılığı şudur: Fort/Da ziyadesiyle önemlidir . Bir çığlıktır bu, ama burada söz konusu olan çığlık, früstrasyon olarak ele aldığımız çığlık, sembolik bir sistemde örgütlenmiş çığlıkların eşzamanlı dünyasına yerleştirilmiştir. Böylelikle pek çok şey söylemiş oluyoruz. Öncelikle, Fort/Da türünden bir girişimin sembolize etmediği bir ilişkinin, yani Wirklichkeit ’in, tümgüçlülüğün ve gerçekliğin teminatı olan ilkel bir anneyle münasebetin, imgesel bir ilişki olduğunu söylemiş oluyoruz. Dahası, gerçekliği bir teminat olarak alan her türlü analizin, sırtını böylesi bir anaç pozisyona yaslamış olduğunu da dile getirmiş oluyoruz. Nihayetinde bu pozisyon, analizanına bir şey vaat eder; bu ona, hediye düzleminin göstermiş olduğu üzere , veremeyeceğimizin kesin olduğu şeydir. Şimdi, Freud’un tabiri ile “kültürel bir başarıya” imza atmış olan bu çocuk ile Küçük Hans arasındaki farka kısaca değinelim. Aşk devam ettiği müddetçe, karşımızdaki sembolik anne dir. Bu sembolik anne, henüz imgesel bir früstrasyona meydan vermemiş olan anne, kendisinden ayrışılmamış olan annedir de. Bu, annenin Küçük Hans’ın mastürbatif girişimlerine müdahalesine kadar devam eder; Lacan’a göre bu girişimler Hans’ın penisini gerçek kılan mastürbatif duruma yapılan müdahalelerdir. Ve kaygı burada vuku bulur. Ve bu bize “Haz İlkesinin Ötesinde’ye” geri dönme imkânı verir: Küçük Hans’ta söz konusu olan, cinsel dürtülerin sahneye dahil oluşunun sembolik anne ile geliştirmiş olduğu ilişkiyi, oyunu bozmasıdır. Mastürbatif tecrübeler öncesinde Hans, annesi ile onun eksiği kılığına bürünebileceği bir ilişki geliştirmiştir. Ne var ki bu ilişki, sonsuza kadar sürebilecek bir ilişki değildir. Şimdi bunu Freud’un diline uyarlayalım: Haz ilkesinde, koruyucu kalkan üzerinde, bilinçte bir gedik peyda olmuştur. Çocuğun, şimdilik, kendisiyle ne yapacağını bilemediği bir gediktir bu. Bu gediği mümkün olan en kapsamlı “hatırlamalar” ile dikmeye çalışmak, psikanalizin görevi değildir. Lacan bunu XI. Seminer ’in üçüncü oturumunda dile getirir: Hatırlamanın kapsamıyla tedavinin işe yararlığı arasında hiçbir ilişki yoktur. Bir önceki oturumumuzda, bunun hakkında konuşmuştuk. Burada söz konusu olan, gereksinen, bir bilgi alışverişi değildir. Az önce de söylemiş olduğum üzere, verebileceğimiz herhangi bir bilgi, tam da bu bilgi verilebilir olduğu için, tekrar zorlantısına hizmet etmeye yazgılıdır. Lacan’ın XI. Seminer ’inden alıntılıyorum: Önümüzde analiz edilmek üzere bekleyen, her şeyin ayarlandığı ve kendi tarzında doyuma ulaşan bir sistem vardır. Biz bu sisteme burnumuzu sokuyorsak, başka yollar olduğunu, mesela daha açık yollar olduğunu düşündüğümüz için buna kalkışıyoruzdur. Her halükârda, dürtüye göndermede bulunmamızın nedeni, doyum hâlinin dürtü seviyesinde hale yola sokulması gereğidir. IV. Seminer ile devam etmeden evvel, şunu hatırlatmakta fayda görüyorum: 1915’te yayınlanan “Dürtüler ve Kaderleri” metninde Freud bize psikanalizin dürtünün kökenini saptamak gibi bir görevi yahut yetisi olmadığını açık bir dil ile ifade etmiştir. Psikanaliz dürtünün akıbetini dürtünün temsil edildiği nispette çalışma konusu hâline getirebilen bir bilimdir. Bu önemli bir ifade zira “Haz İlkesinin Ötesinde” de bir köken metnidir; Freud’un tüm köken metinleri gibi kökenin imkânsızlığına bir mit yerleştirmeye gayret eden, böylelikle başlangıç denilen şeyi diyalektize eden bir metindir. Totem ve Tabu bu miti antropolojiden alır, bu metin biyoloji den. Şimdi IV. Seminer ’e dönelim ve dürtünün araştırma konumuz hâline gelişinin nasıl gerçekleştiğine bir bakalım: Gerçek bir nesne gerçek bir ihtiyacı doyurduğu an sembolik bir nesne öğesi hâline gelir; gerçek bir ihtiyacı doyurabilen her nesne onun yerine geçebilir ve bunların ilki çoktan sembolikleşmiş ve aynı zamanda da kusursuzca materyalize olmuş olan bir nesnedir, konuşmadır . “Açlıkla açılmış bir ağzın, nesnelerle doyurulamaması” yorumu, bu iki seminerde de kelimesi kelimesine tekrar eden bir yorumdur. Sizlerle Yas ve Yazı hakkında konuşurken, Lacan ve Derrida vesilesiyle gündeme getirdiğim hediye mantığının dürtünün yapısı mevzubahis olduğunda nasıl da karşımıza çıktığını görebiliyor musunuz? Bunu en temel Freudcu dürtü derslerinden birisiyle bile okuyabilmek pekâlâ mümkündür: Freud, dürtü söz konusu olduğunda en değişken şeyin nesne olduğunu dile getirir; nesne dürtünün yapısı söz konusu olduğunda hiç de kerteriz alınabilecek, kendisine bakılarak dürtünün “niteliği” hakkında konuşulabilecek bir şey değildir. Bu noktada Lacan şöyle söyler: Freud bize dürtüde nesnenin hiçbir önemi olmadığını belirtiyorsa, muhtemelen memenin nesne olarak işlevi bakımından toptan gözden geçirilmesi gerektiğindendir. İşte burada, Lacan’ın Freud’un eserine yaptığı müdahalelerin önemi ve işlevi ile karşılaşmış oluruz. Eğer az önce önermiş olduğum şekilde bu makaledeki gediği ve gerçekliği, annenin bir metaforu olarak okumak niyetindeysek, ihtiyaç duyduğumuz şey Lacan’ın müdahalesidir; Freud’un eserini farklı düzlemlerde, yani, imgesel, sembolik ve gerçek düzlemlerinde düşünebilme olanağının bizlere açtığı ufuktur. Niçin olmasın? Bir zamanlar anne ve bedeni, hakikaten de gerçekliğin, Wirklichkeit , teminatı olarak açıkça okunmuştur ve bu metinde dahi anne vermeye ve vermemeye muktedir olan, dost ve düşman olandır; benim benzerimdir . Lacan bu evreyi, yani ayna evresi adı altında her birimizin malumu olan evreyi, iki aşamalı olarak değerlendirir; çocuğun annenin eksiğini keşfettiği ve kendisini bu eksiği kapatmak maksadıyla fallus ile özdeşleştirdiği evre, ayna evresinden önce gelemez. Bu imgesel diyalektiğin nihayetinde, dürtünün doyumu, satisfaction , ancak bir ikame hâline gelebilir; annenin aşkının ikamesi. İşte bu, Freud’un Fechner’den yapmış olduğu alıntının Lacancı terminolojideki karşılığıdır: Dürtünün doyumu söz konusu olduğunda elimizdeki yegâne şey yaklaşmalardır . Öyleyse dürtü ve onu doyuran nesne, her ne kadar Freud’un biyolojik miti bizlere dürtülerin öncelikle başlangıçtaki durumu yeniden tesis etme eğiliminde olduğunu bildirse de elimizdeki yegâne şey yaklaşık bir deneyimdir. Dolayısıyla, tam da imkânsız olması münasebetiyle yaklaşık deneyimleri mümkün kılan bir durumdur bu. Diliyorum ki bu formüller sizlere bir önceki buluşmamızı hatırlatmaktadır. Şunu söyleyebiliriz: Früstrasyon… ancak, söz konusu hediyenin kendisi aşk denilen bir şeyin sembolü olduğu müddetçe bir hediyenin reddi olarak akla yatkındır. Lacan’a göre geri kalan her yaklaşık deneyim, bu aşka atfedilen gerçek nesnelerin aç bıraktğı kalplerin neticesidir: “Aşkın früstrasyonunu içeren her durum, ihtiyacın doyurulması yoluyla telafi edilmeye çalışılır.” İşte burada, artık, Freud’un biyolojik başlangıç mitine direnen çelişkiye ulaşmış oluyoruz. Yaşam maddenin başına bir şekilde gelmiştir ve yaşamsızlığı geri döndürmeye yönelik her girişim, yaşamı uzatmaya yönelik girişimler ile karışmıştır. Freud şöyle yazar: Bu nedenle, eğer ölüm dürtüleri savını terk etmeyeceksek onların başlangıçtan beri yaşam dürtüleriyle ilişkili olduklarını varsaymamız gerekir. Ama bu durumda iki bilinmeyenli denklem üzerinde çalışıyor olacağımız kabul edilmelidir. Şimdi, makalenin IV. Bölüm’üne ilerleyelim. Bunu, önceki üç bölüme dair her şeyi konuştuğumuz için yapmıyoruz; yine de ilerleyelim. Bu bölüm önemli bir önermeyle başlıyor: bilinç bir anı izinin yerine doğar . Şimdi bu cümlenin, aşkın früstrasyonunu içeren her durum, ihtiyacın doyurulması yoluyla telafi edilmeye çalışılır cümlesine gramatik benzerliğinin altını çizerek başlayalım. Aşk yerine kısmî doyum ve anı izi yerine bir bilinç; mitik bir başlangıcın, silik bir izin yerine geçen iki durum. Şimdi, diyor ki Freud, “… anı izleri en güçlü ve kalıcı durumdadırlar.” Bununla ilgilenelim. 6 Aralık 1895 tarihli 52. Mektup’u içerisinde “Benim teorimdeki en önemli yenilik, hafızanın birden fazla kez kurulması tezidir,” der Freud. Yani, bu makalede, 1920’de, bilinç karşısına yerleştirmiş gözüktüğü belleğin diyalektiğe direnç gösteren bir kütle olduğunu düşünmek (her ne kadar bu metin bizleri böyle düşünmeye sevk edecek bir şekilde kaleme alınmış olsa da) risklidir. Evet, bu izler yok olmamaları çerçevesinde kalıcıdır lâkin bir anlama sabitlenmiş olarak kalıcılık değildir bu. Dolayısıyla, bilinç, yeniden kurulmayı hiç bırakmayan bir belleğin yerine geçer; yine de bilinç açısından bir imkânsızlık değildir bu. Bilinç anlamda sabitliği gereksinmez lâkin yine de tutarlı gözükür . Bu tutarlılığı tesis eden en önemli özelliklerden birisi, bildiğiniz üzere, dile getirilen bir anlatının “zamansal tutarlılığıdır.” Şöyle söylüyor Freud: Bilinçdışı zihinsel süreçlerin kendi içlerinde ‘zamandan bağımsız’ olduğunu öğrenmiştik… Öte yandan, bizim soyut zaman kavramımız tümüyle Algı-B. sisteminin işleyiş yönteminden türemiş ve bu işleyiş biçiminin bir algısına karşılık gelir görünür. Kronolojik zaman, bilince tutarlı görünümünü veren şeylerden birisidir. Lâkin ruhsal aygıtın tümü düşünüldüğünde, herhangi bir icattan fazlası değildir. Niçin Lacan’ın “Hakikat bir kurgu yapısına sahiptir” önermesini buradan itibaren okuyamayalım? Kronolojik zaman, pekâlâ bir kurgudur. Yakın zamanda pek çok fizikçinin katıldığı bir araştırmada yaklaşık 70 yıldır kullandığımız atomik saatlerin yerine birbirlerine fiber ve uydu bağlantılarıyla bağlı optik saatler vesilesiyle gerçekleştirilen ölçümler ile zamanı kusursuzca ölçmenin yeni yolları denendi. Diğer bir yandan, dünyanın olması gerekenden hızlı döndüğü için tam bir yılın olması gerekenden kısa sürdüğü ilan edileli birkaç gün oldu. Haberleri takip ettiyseniz 22 Temmuz, tarihin en kısa ikinci günüydü. Milisaniyeler hakkında konuşuyoruz. Lâkin yine de tüm bunlar hakikatin kurgusallığına ilişkin hoş ve yepyeni güncel örnekler. Tüm bunları, kurgusallığı münasebetiyle hakikati küçümsemek için söylemiyorum. Tam da bu kurgusallık, analitik çalışmaya imkân veren şeydir. Freudcu sonradanlığı, örneğin, çalışabilmemize meydan veren şey hafızanın yeniden ve yeniden kurulması tezidir. Eğer hakikatin tümü söylenebilseydi , şayet hafıza zamana direnen, olduğu gibi kalabilen, taşlaşmış bir kütle olsaydı, çalışabileceğimiz bir kurgusallık olmazdı, sembolik düzlem olmazdı. Bu sebep ile analitik çalışmaya yön veren iki karar bulunur: Çalışılan yapıya dair kararımız ve analizde gündeme gelen görüngülerin düzlemi, yani, vaka formülasyonunun Lacancı topoloji çerçevesindeki takdimi. Bugünlük burada duralım. Yakın zamanda yeniden bir araya gelip “Haz İlkesinin Ötesinde” üzerine konuşmayı sürdüreceğiz.
- S. Freud ve "Aşkın Psikolojisine Katkılar'"
Bu metin tarafımca 16.03.2025 tarihinde İstanbul Freudcu Psikanaliz Derneği bünyesinde gerçekleşen bir çalışmada sunulmuştur. Herkese merhaba, Esasen Ocak ayı için planlamış fakat kimi gerekçeler ile bu ayki oturumumuza ertelenmiş olan bugünkü sunumum “Aşkın Psikolojisine Katkılar” başlığını taşıyor. Bu başlık, bildiğiniz üzere, Freud’un 1910 ile 1918 yılları arasında yayınladığı üç makalenin ana başlığıdır. Bu makaleler sırasıyla şunlardır: “Erkeklerin Yaptığı Özel Bir Tür Nesne Seçimi”, “Aşk Alanında Evrensel Değersizleştirme Eğilimi Üzerine” ve son olarak “Bekâret Tabusu”. Bu üç makalenin kastrasyon karmaşasının cinsel nesne ve özdeşleşmeler üzerindeki farklı görünümlerini cinsel yaşama yayılmış çeşitli “karşıtlıklar” çerçevesinde ele aldığından bahsedilebilir. Ben bugün sizlere bu makalelerin bir özetini sunmayacağım. Nitekim geçtiğimiz yılki seminerlerimizde bu türden bir çalışma zaten gerçekleştirilmişti. Benim amacım kastrasyon karmaşasının aşk hayatına etkilerinden hareket ile söz konusu karmaşaya dair metapsikolojik bir tahlil sunmak ve yeri geldikçe psikanalitik yapılar arasındaki farklara değinmektir. Bu vesileyle sizlere bu makaleleri sizlere tanıtabileceğime ve kendi yorumumu (kısaca da olsa) sizlerle paylaşabileceğime inanıyorum. Lacan’ın 3. Seminer ’inin son oturumunda sunduğu şu açıklama ile başlayalım: Ödipus karmaşasının Freudcu tasarısını tutarlı kılanın ne olduğunu şematize edecek olursak bunun baba-anne-çocuk üçgeninden ziyade (baba)-fallus-anne-çocuk üçgeni olduğu sonucuna varırız. Peki, baba burada nerededir? Baba tüm bunları bir arada tutan yüzüktür . Bu yılın ilk günlerinde gerçekleştirdiğim çiftcinselliğe dair sunumda sizlere Freud’da bir kökeni işaret yahut tesis edecek araştırmalar bulmaya çalışmanın nafile olduğunu bildirmiştim. Bunun gerekçesi, Lacan’ın az önce sizlere naklettiğim satırlarını dayandırdığı şu anlayıştır: Baba-nın-Adı’ndan önce, ortada bir baba falan yoktur. Bütün bir babalık meselesi, esasen, bir baba göstereni meselesidir. Yani Freud’un Totem ve Tabu ’su, öldürülen bir Baba’nın ardından onun doğru temsilini tesis etmeye çalışan erkek kardeşlerin hikâyesi değildir. Bütün mesele, söz konusu baba göstereninin, göstermeyi mümkün kılmasıdır; bildiğiniz üzere bu “esas bastırma” ile “artçı bastırma” arasındaki Freudcu ilişkinin dayanağıdır. Arkaik, tüm temsillere doğruluğu bahşedecek bir Baba olmadığı için konuşmamız, yani speech yeni imkânlar meydan vermeye muktedirdir. Bu nevrotik diyalektiğin dayanak noktasıdır; nevrozu psikozdan ayıran temel özelliktir. Nevroz olumsuzlayabilen bir yapı iken psikoz olumsuzluğa-tutkun bir yapıdır. Bu bizzat Freud’un 1925’te varmış olduğu bir sonuç ve kliniğimizin başlangıç noktasıdır. Bu sebeple Lacan’ın 3. Seminer ’i Schreber’in psikozunun baba göstereninin namevcudiyeti tarafından nasıl tetiklendiğini ve bunu anlamakta gösteren-gösterilen ikiliğinin yerinin ne olduğunu araştırır. Diyalektiğin ortada olmadığı imgesel düzlemdeki saf agresivitenin yegâne sonucu karşılıklı yıkımdır. Sembolik düzlem, agresivite ile sınırlandırılamayacak görünümlere gebedir. Peki Freud sözünü ettiğimiz üç makalede nasıl bir soruşturmayla meşguldür? Söylediğim gibi, sizlere bu makalelerin özetini sunmayacağım. İlk makaleden şu satırları okuyarak başlayalım: Psikanalizden, yeri doldurulamaz bir şey kavramının, bilinçdışında etkin durumda olduğunda, sıklıkla sonsuz dizilere bölünmüş olarak ortaya çıktığını başka örneklerde öğrenmiştik: hiçbir vekil yine de arzulanan doyumu sağlamayı başaramadığı için sonsuz. Belli bir yaşta çocuklarda görülen doymak bilmez soru sorma dürtüsünün açıklaması budur: soracak tek bir soruları vardır ama bu asla ağızlarından çıkmaz. Bu satırlarda, Freud tarafından, anne-vekilleri olarak seçilen aşk nesnelerinin anneye denk düşemeyişi ile bir çocuk tarafından hiçbir zaman esas sorunun sorulamayışının eş koşulduğunu görüyoruz. Bu nevrotik durumun bir açıklamasıdır. Bu açıklamanın yukarıda kısaca ima ettiğim metapsikolojik kaynakları için Freud’un 1915’te yayınladığı “Bastırma” makalesine başvurulabilir. Freud bu makalede “nevrotik belirtiler, bastırılmış olanın, daha önce kendilerine yasaklanmış olan bilince ulaşmayı kendi araçlarıyla sonunda başarmış olan türevleridirler” diyerek yazar. Burada iş başında olan “türev oluşumu”, Freud tarafından bu makalede “çeviri” olarak (“52. Mektup’ta” olduğu gibi) nakledilir. Çeviri, yani diyalektik. Dolayısıyla, negation . Hakikaten de Freud bu makalede espri çalışmasının meydan verdiği bir aufhebung ’dan bahseder; bastırma kısa süreliğine aufgehoben olur ve yeniden kurulur. Bu işlem son derece bireysel ve hareketlidir. Psikotik “yargıya dayalı men etme”, yani, der Urteilsverwerfung bundan farklı bir mekanizmadır: negativismus . Buradan hareket namına bir şey çıkmaz. Tinin Fenomenolojisi ’nin Önsöz’ünün 59. Paragraf’ından aktarıyorum: Uslamlama (İng. Argumentation) prosedürünün spekülatif düşüncenin karşıt olduğu ve daha fazla incelemeyi gerektiren iki özelliği vardır. Birincisi, böylesi bir muhakeme kavradığı içerik karşısında olumsuz bir tutumu benimser; onu nasıl çürüteceğini bilir ve onu yok eder. Bu şey, doğru değildir, yalnızca olumsuz bir sezgidir, kendisinin ötesinde hiçbir yeni içeriğe meydan vermeyecek olan çıkmaz bir sokaktır. Bir kez daha bir içeriğe sahip olabilmek için başka bir yerden yeni bir şeyin alınması gerekir. Uslamlama, boş "ben"e, kendi bilgisinin gösterişine yansımadır. – Bununla birlikte bu gösteriş, yalnızca içeriğinin gösterişini değil aynı zamanda bu sezginin beyhudeliğinin de gösterişidir zira bu olumsuzluk kendisindeki olumluyu görmekte başarısız olan olumsuzluktur. Bu refleksiyon kendi olumsuzluğunu kendi içeriği olarak alamadığı için hiçbir zaman meselenin yüreğinde/merkezinde/ortasında değil, daima onun ötesindedir. Bu nedenle boşluğu kurarak, içerik bakımından zengin her türlü sezginin her zaman önünde olduğunu düşünür. Diğer bir yandan, göstermiş olduğumuz üzere, spekülatif düşüncede olumsuz olan içeriğin kendisine aittir ve hem içkin hareket ve içeriğin belirlenimi hem de tüm bu sürecin bütünü olarak olumludur. Sonuç olarak bakıldığında bu süreçten ortaya çıkan şey, belirleyici olumsuzluktur ki bu da dolayısıyla olumlu bir içeriktir aynı zamanda. Devam edelim. Lacan 3. Seminer ’de şöyle yazar: “Özne çiftleşmenin üremenin kökeninde olduğunu pekâlâ bilebilir ama üremenin bir gösteren olarak işlevi bambaşka bir şeydir.” Sizlere tekrar hatırlatıyorum, bu bambaşka işleve dair sorun, Lacan’a göre Schreber’in psikozunun patlak verdiği yerdir. Dolayısıyla bir çocuk durmadan soruyorsa ve hiçbirisi o sorunun ta kendisi değilse, bu nevrotik bir durumdur. Bu soru, Freud’un Leonardo makalesinde öne sürdüğü üzere çocuksu cinsel araştırmalar dönemi nin bir parçasıdır. Freud şöyle yazar: Bu çağa ayak basan çocuklarda öğrenme tutkusu, bildiğimiz kadarıyla kendiliğinden uyanmaz; önemli bir olay, küçük bir kardeşçiğin doğmasının beklenmesi ve çocuğun bunu kendi çıkarını tehlikeye düşürüyor görmesi, böylesi bir cinsel araştırı tutkusunun doğmasını sağlar. Çocuklar nereden gelir ? Ebeveynler çocuklarının bazı sorularının kendilerinin cevaplandıramayacağı kadar güç olduğuyla eğlenirler. Diğer soruları cevaplandırabildiklerinden emin olmaları çok daha gülünçtür. Yine de arzulanan doyumu sağlamayı başaramadığı için sonsuz olan diziler, der Freud. Dizinin bir sonraki makalesinde cinsel dürtünün ta kendisinin bu doyuma elverişsiz olduğunu açık ve seçik bir şekilde ifade edecektir. Aynı Freud’un 2 yıl sonra “dürtülerin kökenine dair hiçbir şey bilemeyiz, sadece gösterildikleri kadar araştırabiliriz onları” diyeceğini de hesaba katacak olursak, Lacan’ın nasıl bir sadakat ile Freud okuduğunun çarpıcı gerçeği ile karşılaşırız. Freud’un açıklamalarını fahişelik problemi takip eder. Bu, çocuğun cinsel ilişkiye dair edindiği ilk bilgi ve izlenimlerin kendi ebeveynlerine uyarlanışının doğurduğu güçlükten kaynaklanır. “ Senin ebeveynlerin ve başkaları birbirleriyle böyle şeyler yapabilirler ama benim ebeveynlerimin yapması imkânsız.” Freud’a göre çözüm, görünüşteki bu olanaksızlığın bilinçdışı uzlaşısıdır. Bizim bugünkü soruşturmamız açısından ilgi çekici olan husus, çocuk tarafından anne-fahişe zıtlığının nasıl diyalektize edilebildiğidir. Burada bahsi geçen şey birisinin bir diğerine dönüşmesi değildir. Açıklayabilmek adına, yine psikozlara başvuralım. Schreber açısından kastrasyon, tanınmış değildir. Bu sebeple onun Entmannung ’u, yani bir kadına dönüşmesini kastrasyon ile karıştırmamak gerekir. Bu Lacan’ın yorumudur. Daha da geriye gelecek ve çiftcinsellik sunumumu hatırlayacak olursak, cinsiyetlenme alanını erkek-kadın ya da eril-dişil ve benzeri zıtlıklar ile kapsayamıyor oluşumuzun Freudcu-Lacancı gerekçeleri, burada bulunabilir. “Anne çocuğa yaşam vermiştir ve bu eşsiz armağan için eşit değerde bir yerine geçen bulmak kolay değildir” der Freud. Dolayısıyla dizinin ilk makalesi, söz konusu erkeklerin özel türden bu nesne seçimini sonsuz bir ikame dizisi kalan şeyin kökeninde temsil edilemeyen bir sorunun bulunduğunu gösterir. Bir kurtarma motifi yahut aşk üçgeninde çözüme kavuşturulmaya çalışılan şey, baba göstereninin mahiyetinden kaynaklanır. Freud şöyle yazar: “… sadakatsizlik suçunu paylaştığı âşık her zaman oğlanın kendi Benliğinin ya da daha doğrusu büyümüş ve babasıyla aynı düzeye gelmiş olan kendi idealleştirilmiş kişiliğinin özelliklerini sergiler.” Bir rekabet sahnesine duyduğu ihtiyaçtan anlaşılabileceği üzere hiç şüphesiz imgesel bir çözümdür bu. Çocuklar nereden gelir sorusunun uzlaşılabilecek bir cevabını bulamayan obsesyonel özne, çözümü bu makalede Freud tarafından nakledilen yollar ve sahnelerde arar. Babalığa değil “bir kadın nedir” sorusuna cevap arayan histeriğin tutturduğu imgesel çözüm ise, Lacan’a göre, baba ile imgesel özdeşleşmedir. Lacan histeriğin bir penisi “sembolize edemediği şey için” imgesel bir araç olarak kullandığını savunur. Bir obsesyonel ise babasını kurtarabileceği yollar vesilesiyle özel bir tür nesne seçimi geliştirir. İşte, bu ilk makale bize bunu öğretir. Nihayetinde bir köken sorusu soran obsesyonel, çözümü kökeni tutarlı kıldığına inandığı ve bunun için borçlu olduğu babasını hayatta tutarak öder. Ne var ki icat ettiği bu çözüm, esasında, bizzat babasına gebe kaldığının işaretidir. Babasına borçlu ve hamiledir. Şimdi, ikinci makaleye bakalım. İkinci makalenin ele aldığı zıtlık sevecen ve kösnül arasındadır. Freud’a göre aşk nesnesine yöneltilen bu iki tutum çoğu zaman bir uzlaşıya kavuşuyor olsa da ele alınacak olgularda durum bu şekilde değildir. Bu sebeple Freud’un bu makalesi çoğunlukla şu meşhur cümle ile bilinir: “Âşık oldukları zaman arzulamazlar ve arzuladıkları zaman âşık olmazlar.” Şimdi, sevecen ve kösnül akımlar için birer nesne seçmekten geçen bu çözümü ele almaya devam etmeden evvel şunu hatırlayalım: Oğlan çocuğu ile cinsel nesnesi arasındaki imkânsızlığı tesis edecek olan diğer erkek, herhangi bir erkek değildi. Bu erkek, Freud’a göre, çocuğun babasını çağrıştıran özelliklere sahip bir kimseydi. Lacan “Narsisizmi insanlar arası ilişkilerin merkezî imgesel bağı” olarak açıklar. Dolayısıyla ele almakta olduğumuz bu sahnelerin imgesel özelliğini vurguladığımızda, bunların kastrasyon karmaşasının tehlikesini ehlileştirmeye çalıştıklarını söylemenin hiçbir mahsuru yoktur. Lacan şöyle yazar: Ensestiyöz ve çatışmalı bir ilişki olan Ödipus karmaşası çatışma ve yıkıma yazgılıdır. İnsanların kadın ve erkek arasındaki doğal ilişkiyi tesis edebilmesi adına üçüncü bir tarafın, bir uyum modeli olacak başarılı bir şeyin imajının müdahil olması gerekir. Burada karıştırılmaması gereken husus, müdahil olan bu üçüncü tarafın, yani Yasa’nın, Baba-nın-Adı’nın Freud’daki karşılığının üstben, yani süperego olmayışıdır. Lacan’a göre üstben, elbette yasa gibi bir şey olsa da diyalektiğe meydan vermeyen bir yasadır, Kantçı manada bir kategorik emirdir. Lacan’ın 1. Seminer ’inin ortalarında bizlere öğrettiği şey budur. İnsanlar arası ilişkiyi, sözel alışverişi tesis edecek olan şey süperego değil, ego-idealidir. “Özel türden bir nesne seçimi” vesilesiyle bir erkek bir benlik imgesini, ya da ideal-benliği rakibinde tesis ettiğinde, burada diyalektize edilebilecek olan bir şey yoktur. Açıklayalım: Dora Bay K.’yı benliği olarak kullanır, yani onun vesilesiyle Bayan K. ile ilişkisini sürdürür , der Lacan. Çözüm tıkandığında ve dörtlü sahne riske girdiğinde, Dora Bay K.’ya tokadı basar. Şimdi, Freud’a göre erkeklerin bir nesneyi değersizleştirmek suretiyle çözüme kavuşturdukları sevecenlik-kösnüllük karşıtlığının kadınlardaki karşılı cinsel yaşamdaki yasaklanmışlık koşuludur. Her iki durumda da bir önceki makalede Freud’un bizlere işaret etmiş olduğu şu noktaya ulaşırız: Cinselliğin bizzat yapısına dair bir şey, doyumun hiç de süreğen olamamasının koşuludur. Libidinal doyum, Freud’a göre, engele ihtiyaç duyar. Yani ister erkeklerdeki kösnüllük sevecenlik karşıtlığı ister kadınlardaki yasaklanmışlık durumundan bahsediyor olalım, hiçbir durumda tam tersi bir durumun, yani hiçbir engellemenin bulunmadığı durumun arzu edilir olmadığı gerçeği ile karşılaşırız. Dolayısıyla Freud’un bu metinlerde ele aldığı özel nesne seçimleri ve sahneleri tesis eden zıtlıklar, diğer bir yandan, cinselliğin ta kendisine dair bir hayal kırıklığını örtbas edebilmenin yollarıdır. Freud bunu şöyle açıklar: “Psikanaliz, istekli bir dürtünün ilk nesnesi bastırma sonucu yitirildiğinde, bunun sıklıkla hiçbiri tam doyum getirmeyen sonsuz bir ikame nesneler dizisiyle temsil edildiğini göstermiştir.” Burada sizlere sezdirmek gayretinde olduğum şey, Freud’un cinselliğin yapısına içkin bir “doyumsuzluktan” bahsederken diğer bir yandan bunun gerekçesi olarak durmaksızın karşıtlıklarla karşılaşıyor oluşumuzdur. Bu durum bugün ele aldığımız üç makale için de geçerlidir. Bu noktada, “Bekâret Tabusu’na” dair yorumlarımızı sunmadan evvel bir parantez açalım ve şimdiye dek tartışmış olduklarımızın bizlere psikanalitik klinik hakkında neler vaat edebileceğini düşünelim. Bu üç makale bize cinsel ilişkiye dair çeşitli örüntüler sunar. Peki bu örüntüler ile ne yapılmalıdır? Analizanları dinlemeyi bir kenara bırakmalı ve öğrenilen bu örüntülerden hangilerini tespit edebileceğimiz mi araştırılmalıdır? Bu nafile bir uğraştır. Dahası, pek çok analizan sizlerin kendilerine sunacağınız bu bilgiye zaten vakıftır; pek çok obsesyonel “dokunmaya kıyamadığı” aşklarından bahsedecek ve pek çok histerik gülerek şikâyetlenecektir. Bununla birlikte bize çalışma imkânı veren şey, esasında, Freud’un bu örüntüleri naklederken açıkça işaret ettiği imkânsızlıklardır. Bu sebeple ben, Freud’un bir çocuğun sorgulamalarını bize naklederken yaptığı şeyi, yani söz konusu sorgulamaları hiçbir zaman “ta kendisiyle” karşılaşılamayacak bir cinsel nesnenin ikameleri ile eş koşuyor olmasını önemsiyorum. Evet, burada bir eşitliğin tesisi imkânsızdır. Lâkin diğer bir yandan bu imkânsızlık kliniğe meydan veren şeydir; gösteren ve gösterilen arasındaki diyalektiği mümkün kılan şeydir. Analistler olarak bizlerin ne tümden-yasaklayıcı bir üstbenin ne de bunun zıttı gibi bir şeyin yerini kendi pozisyonumuz için kerteriz almıyor oluşumuz, bundan kaynaklanır. Şahsî tecrübe ve tanıklıklarımdan biliyorum ki gösterenler ile çalışmayı “oyunbazlık” kabul eden sözde analistler var; “kelimeleri eğip bükmek zorunda mıyız” diye sormaktalar. Bu kimseler, kaçınılmaz olarak, bizim bugün kısaca değindiğimiz metinleri de ancak kendi analist pozisyonlarını destekleyen yegâne şey olan imgesel zorlantıları vesilesi ile okuyabilmekteler. Freud’un bizlere naklettiği çocuk, yani bir türlü çocukların nereden geldiğini sorgulayamayan çocuk, yine de sorgulamayı bırakmayarak, çok daha radikal bir tutum takınmakta, çok daha büyük riskler almaktadır. “Nevrotiklerin kendilerine bir soru sorduğuna eminiz” der Lacan, psikotiklerde durum hiç de böyle değildir. Onların böylesi soruları yoktur; onlar dilde ikamet etmemektedir. Dil tarafından esir alınmışlardır. Bu sebeple Freud, bilgisinden şüphesi olmayan herkesi (buna aday analistler de dahildir) paranoyak olarak değerlendirir. Bildiğiniz üzere, Freud’a göre bu kimseler sanrılarını kendileri gibi severler. İşte bizim sözde analistler de unvanlarını öyle seviyorlar. Daha önce de söyledim. Dernekteki her sunumumda, daha önceki sunumlarımı takip ettiğinizi ya da okuduğunuzu varsayıyorum. Bunu sürdüreceğim. Burada birlikte çalışıyoruz. Bu vesileyle sizlere geçtiğimiz yılın Ağustos ayında yapmış olduğum “Freud’da Sembolik Düzen” başlıklı sunumu hatırlatmalıyım. Freud’un bugün ele aldığımız metinlerde altını defalarca çizdiği “sonsuz diziler” Ağustos’taki sunumumda değindiğim diğer metinlerde kendisi tarafından metapsikolojik olarak temellendirilmiştir. Bu sebeple şunu söyleyebilmek mümkündür: Obsesyonel nevrozların romantik ilişkilerinde vuku bulan tekrarın yapısı, bize genel olarak “nevrozun” ne olduğunu anlayabilme olanağı verir. Niçin? Lacan’dan aktaralım: “Ödipus karmaşası insanın gerçeğin beşerî yapısına erişebilmesi adına elzemdir ve bundan başka bir anlamı yoktur.” Dolayısıyla, örneğin, Ödipal karmaşanın obsesyonel nevrotiğin nesne seçimlerindeki görünümünden hareketle gerçeklik prensibini yeniden değerlendirmemizin hiçbir mahsuru olmayacaktır. Bu, söz konusu metnin bize sunduğu pek çok çalışma ekseninden sadece bir tanesidir. Obsesyonel nevrotiğin babasının idealini rakibinde yeniden tesis etmesi, bir başka çalışma konusudur. Bu vesileyle de narsisizmin nevrotik yapılarda nasıl iş gördüğünü ve Ödipal karmaşanın imgesel yollar ile çözümünde nasıl önemli bir rol üstlendiğini çalışabilme fırsatı verir. Peki ikinci makale bize neler vaat eder? Aşk hayatında “sevecenlik-kösnüllük” karşıtlığını gündeme getirmek suretiyle soruşturmasına başlayan bu metin, nihayetinde, cinselliğin doğasının engeli, dolayısıyla karşıtlığı gerektirmesi gibi paradoksal gözüken bir ifade ile kapanır. Psikanalizin, Derridacı bir ifade ile karşıtlığın bu sıkışık ekonomisi içerisinde tatbik edilmediğini biliyoruz. Eğer hâl böyle olsaydı, psikanalitik çalışma analizanların kendilerine ıstırap veren durumların tam tersine ikna edilmeleri üzerinde temellendirilebilirdi. Psikanalizin sahip olduğu tüm imkân gösteren-gösterilen ayrılığından gelir. Analizanların, imkânsızlıklarının demirlendiği imgesel sıkışıklıkları başka bir şekilde işitebilecekleri bir çalışmayı yürütülür. Bu, en amiyane tabirle, karşıtlıklardan başka bir şey yapabilme imkânıdır. Karşıtlığın tarafları arasından bir seçim yapmak, aynı karşıtlığı yaşantının başka bir anında ya da yerinde yeniden üretecek olan duruma meydan vermektir. Bu sebeple kliniğimiz bütün silahlarını kuşanıp bir semptomun üzerine gitmez. Semptomun arızalı da olsa bir kriz için geliştirmiş olduğu çözüm, libidinal ekonomi için bir status quo ’yu sağlıyor olabilir. Batuhan Bey birkaç farklı sunumunda bir analistin analizanının psikozunu tetikleyeceğine kani olduğu için bir semptoma müdahale etmekten kasıtlı olarak geri durduğu bir örneği bizlerle paylaşmıştı. “Bekâret Tabusu” da bir karşıtlığı tartışır. Karşı karşıya olduğumuz şey (makalenin açılış sayfalarındaki çok daha kapsamlı örnekleri okumayı sizlere bırakıyorum), bir yandan çokça istenen bir cinsel ilişkinin nihayet gerçekleşmesi ve bunu takip eden cinsel soğukluktur. Freud, cinsel ilişkiye karşılık birbirinin tam karşıtı gibi gözüken bu iki tutumu (yani bir yandan yoğun bir istek ve diğer bir yandan soğukluk), obsesyonel nevrozlarda görülen “iki evreli belirtilere” benzetir. Freud’un “Sıçan Adam’ın” 1. Bölüm’ünün E alt başlığında sunduğu açıklamalardan kısa birkaç cümle aktaralım. İki ardıl evreden oluşan ve ikincinin birinciyi nötralize ettiği böylesi zorlantılı eylemler saplantı nevrozunda tipik olaylardır. Hastanın bilinci doğal olarak onları yanlış anlar ve onları açıklamak için bir dizi ikincil güdü ileri sürer – kısacası onları ussallaştırır . Ancak bunların gerçek önemi yaklaşık eşit güçte iki karşıt itki arasındaki bir çatışmanın simgesi olmalarında yatar ve şimdiye dek bu karşıtlığın her zaman sevgi ile nefret arasında olduğunu saptadım. “Bekâret Tabusu”, dizinin ilk makalesinin aksine, ele aldığı fenomeni farklı yapılar çerçevesinde izlemeyi sürdürür; Freud söz konusu tabunun kadın ve erkekte farklılaşabilen işlevleri ile ayrı ayrı ilgilenir. Örneğin, erkek söz konusu olduğunda kadınlara dair geliştirilmiş pek çok tabu, Freud’a göre, erkeğin kastrasyon karmaşası ile başa çıkmak için geliştirdiği çözümün direkt sonucudur; bu sebeple Freud erkeklerin kadınları “küçümsemeyle karışan narsisistik bir tutumla reddetmekte” olduklarını yazar. Dolayısıyla “kızlık zarının bozulmasına” yönelik ilkel ritüeller, bekâret tabusunun obsesyonel yorumunu ilgilendirirler. Söz konusu anatomik yapı kimi zaman el kimi zaman bir araç ile tahrip edilir ve akabinde bedenine müdahale edilen bu kadın ile seçilmiş bir kişi ya da birden fazla kişi cinsel ilişkiye girer. Fakat geliştirilen bu çözümün kadının ilk cinsel ilişkisinin kendisinde yarattığı soğukluğa hiçbir tesiri yoktur; bu önlemler kadının erkek partnerini söz konusu soğukluktan koruma maksadı taşırlar. Freud şöyle yazar: Kadınların kızlığının bozulmasına (bu ifade çevirmene ait; kızlığın bozulması ifadesini açıkçası enteresan ve nahoş buluyorum) tepkilerindeki, izleri soğuklukta da süren güdüleri böylece saydıktan sonra kadının olgunlaşmamış cinselliğinin onu cinsel eylemle ilk tanıştıran erkeğin üzerine boşaldığını söyleyerek toparlayabiliriz. Dizinin ilk makalesini tartıştığım satırlarda “babalık gösterenin” bir obsesyonel ve psikotik açısından önem arz eden çeşitli yönlerini sizlere kısaca da olsa nakletmiştim. “Bekâret Tabusu” makalesinin, bu konuyla ilişkili yanlara sahip olmak ile birlikte “histerik soruyu” da araştıran bir çalışma olduğunun ayırdına varmalısınız. Lâkin mesele bununla sınırlı değildir. Her ne kadar bu üç makale de karşıtlıklara hasredilmiş olsa da Ödipal karmaşanın bir kadın ve erkek için görünümlerinin “birbirinin karşıtı” olmadığının ayırdına varmalısınız; Freud’un 1931 tarihli “Dişi Cinselliği” makalesinde açıkça ilan ettiği sonuç budur. Kadının Ödipal karmaşayı ele alış biçimi, Lacan’a göre, “fazladan bir manevrayı” içerir. Aktaralım: Kadın için cinsiyetinin farkına varmak erkeğinkine simetrik olacak bir Ödipal karmaşa ile yani anneyle özdeşleşmek ile başarılmaz. Aksine kadın babasal nesne ile özdeşleşerek cinsiyetinin farkına varır, yani ekstra bir manevra ile . Böylelikle histerik soruya varmış oluruz: Bir kadın nedir? Unutulmamalıdır ki “Bekâret Tabusu’nun” bizlere kadınların cinsel ilişki tecrübesine dair göstermiş olduğu karşıtlık şuna ilişkindir: Söz konusu ilişkinin gerçekleştiği ana kadar bu ilişki bir kadın için kesin bir yasak olarak deneyimlenmiştir. Ve bu deneyim Freud’a göre öylesine derindendir ki nihayet bir kadın bu yasağı cinselliğe ilişkin yegâne tecrübe olarak bellemiştir. Bu sebeple, aktaralım, “kadın sevecen duygulara kapılabilme yeteneğini ancak gizli tutulması gereken ve kendi istencinin etkilenmemiş olduğundan emin olduğu yasadışı bir ilişkide geri kazanır.” Lacan’a göre kadının sorusu, yani “bir kadın nedir” sorusu, bizleri Ödipal karmaşa açısından imgesel bir karşıtlığın düzeninden sembolik bir düzleme taşır. Lacan bu sebeple Freudcu Ödipal karmaşanın baba-anne-çocuk değil fallus-(baba)-anne-çocuk üçlüsü arasında vuku bulduğunu bildirir; Freud’un cinsiyetler arasında sezdiği asimetri, fallus gösterenine dairdir. Niçin asimetri? Lacan’dan aktaralım: “çünkü fallus hiçbir muhatabı, eşi bulunmayan bir semboldür.” Sizlere (Lacan’dan aktararak) ne demiştim? Dora kadın organını , yani sembolize “bir kadın nedir” sorusunu cevaplandırabilmek için penisi imgesel bir araç olarak kullanır. Bu imgesel çözüm basit ama sağlam bir çözümdür. Lacan’a göre Freud’un “Haz İlkesinin Ötesinde” (1920) başlıklı eserinde vardığı sonuç şudur: Her nevroz gösteren düzeninde biricik bir devreyi ( cycle ) yeniden üretir ve bu devreyi insanın gösteren ile ilişkisini soruşturmak için yapar. Neden buradadır? Nereden gelmiştir? Ne yapmaktadır? Niçin ortadan kalkacaktır?... Bugünkü sunumumu bu sorular ile sona erdiriyorum. Teşekkür ederim.
- Yas ve Yazı
Bu metin, 06.07.2025 tarihinde İstanbul Freudcu Psikanaliz Derneği’nde gerçekleştirdiğim sunuma aittir. Herkese merhaba, Şayet “anlam” olarak bellediğimiz şey, analizanlar ile paylaşılan bir gerçeklik, bir çeşit dünya görüşü yahut mantık ise onların gerçekleştirdiği ve analistlerin eşlikçisi olduğu çalışmanın böylesi bir boyuta ait olmadığı keşfi Freud’a aittir. Bu keşfi, Freud’un işaret etmiş olduğu metapsikolojik düzlemlerde sistematize eden ve analitik çalışmanın güzergâhını belirlemek söz konusu olduğunda, bu düzlemlerin ilişkisini soruşturmamız gerektiğini bildiren ise Jacques Lacan’dır. Bu hususta, Freud’un en temel uyarısı, analist adayının da bir bedel ödemesi gerektiğini işaret eder. Örneğin 1915’te, “Bilinçdışı” başlıklı makalede, Freud (yorumlayarak aktarıyorum), “Neden analizanın geleceğini kendi paranoyanız ile karıştırmakta ısrarcısınız ve söz konusu gelecek olduğunda, nasıl bu kadar eminsiniz, ne geleceğinden?” diye sorar. Psikanalizin temel amacı, analizanı, bir geleceğe açık kılmak değilse, nedir? Bugün sizlere, Freud’un “Yas ve Melankoli’si” ile birlikte, Jacques Derrida ve Geoffrey Bennington’ın beraberce kaleme aldığı bir kitaptan bahsedeceğim. Beraberce diyorum, zira bu kitap, iki yazarın bir sözleşmesine dayanır: Bennington, sayfanın üst kısmında, Derrida’yı izaha (Derrida’yı hiç doğrudan alıntılamadan) girişmektedir. Derrida ise her biri bir cümleye tekabül eden 59 dipnot ya da paragrafta, Bennington’ın pedagojik yahut mantıksal bir matrise oturtmaya çalıştığı eserini, bir yandan ölümün döşeğindeki annesinin haberini bekleyerek geleceğe açık tutmaya çalışmaktadır. Annesi ölümeyazmakta ve Derrida, yazmaktadır, yasını. Şöyle söylüyor Derrida: … şayet onu ve okurunu şaşırtmayı başarabilirsem, bu başarı, başarının ta kendisi, yalnıza gelecek için değil aynı zamanda geçmiş için de geçerli olacaktır zira bu başarı gösterecektir ki gelmekte olan hiçbir yazı bir matris uyarınca yaratılamaz, tahmin edilemez, önceden kurulamaz… Çalışma analizanlara, “buyurunuz” diyerek başlar ve neredeyse her zaman şu soruyla karşılaşır: “İyi ama nasıl başlayabilirim ki?” Bu soruda hafife alınacak hiçbir şey yoktur. Bu sorunun üzerini bilgiyle örtmek gibi nafile bir çaba, ancak ve ancak, çalışma için son derece kıymetli olan bu sorunun bir kez daha gündeme gelebilmesini geciktirecek ve daha kötüsü, belki de onu imkânsız hâle getirecektir. Analizanlarının başlangıç sorularını hafife alan tüm basiretsiz kulaklara söylenebilecek şey, Freud’un eserinin “bir şeye nasıl başlanacağı” konusunda hiçbir ders vermemiş olduğu olacaktır. Bir şeye yalnızca başlanır. Jacques-Alain Miller, bunun bir benzerinin Lacan’ın psikanalitik literatüre kattığı pass süreci için de geçerli olduğunu söyler: Pass ’ı mümkün kılan, bir yandan, Lacan’ın onun “ne olduğunu” hiç açıklamamış olmasıdır. Yarınlarımız, yani analizanlar, geleceğin amnezyak şahitleri, şikâyet sevgileriyle psikanalize başvurduklarında analist onlar ile onların unuttukları için yeniden söyleyebilecekleri, yarından söyleyebilecekleri (ve şu anda biraz karından söyledikleri) bir geleceğin eşlikçisi olur ve sadakati, bilime, yani geleceğe imandan gelir. Lacan bize bir pass reçetesi bıraksaydı, onu tekrara girişmek şüphesiz bir kurumsallaşma âdeti olurdu. Söylediğim gibi: Bir yanda annenin eli kulağında ölümü, Derrida geleceğin nöbetinde, “Geoff” programıyla onun zamanını sökmeye çalışırken. Yazı, Derrida’nın parmaklarında, bir şırınga gibi enjekte ediliyor, sayfanın dibine. Sorumuz şudur: Derrida, yastan ne doğurtabilir, zamana? Şimdi Freud’a dönelim. “Yas ve Melankoli’yi” sondan okumaya başlayacağız: Yasta da melankolide olduğu gibi libidoyu (nesneden) ayırma çabaları bu aynı sistemde gerçekleştirilir; ama burada (yani yasta, melankolinin aksine) bu süreçlerin normal yoldan, Bö. üzerinden bilince ilerlemelerini hiçbir şey engellemez. Bu temel ayrım, 1915’e dayanır. Freud yas ve melankoli arasındaki metapsikolojik farkı sözcük, nesne ve şey sunumları arasındaki ilişkiyi gündeme getirmek suretiyle izaha girişmiş durumdadır. Yasta şey sunumlarını, sözcük sunumlarına bağlayan tüm yollar açıktır ve bunun bir adı vardır: yas çalışması, Trauerarbeit . Melankolide ise melankoliğin tüm konuşkanlığına rağmen, bu söz konusu değildir ve onu, Freud’un görüşünde, psikoza yaklaştıran şey budur. Der ki Freud, “Melankolinin karşı koyuşu öyle şiddetli olabilir ki gerçeklikten bir uzaklaşma ve varsanısal bir istekli psikoz (Alm . eine halluzinatorische Wunschpsychose ) yoluyla nesneye bir yapışma gerçekleşir.” Freud’da tüm arbeit ların esasen Verneinung ’un mümkün kıldığı bir gelecek-çalışması-olasılığı olduğunu, bu vesileyle, akılda bulundurmak gerekir. Bu sebeple Verneinung ’un yokluğu tümden bir olumsuzluktur. Bu da 1925’ten çıkacak olan derstir. Bu ifadeler son derece soyut gözüküyor olabiliir ama esasen burada, “baktığım her yerde onu görüyorum” diyen bir yasın aksine melankoliden, yani, Freud’a göre konuşkanlığı ancak ve ancak “imgesel özdeşleşme” ile açıklanabilecek olan melankoliden bahsettiğimizi hatırlatmak kâfi gelmelidir. Öyleyse imgesel özdeşleşme, bir arbeit olanağı sunmamaktadır. Derrida’ya dönüyorum: … şayet bana tüm bu itiraflar için zaman kazandıracak ve yalnız başıma öldüğümü, dua ettiğimi, ağladığımı gördüğüm sahnelerin sayısını çoğaltabileceğim kadar uzun yaşarsa, kıyılarına ulaşmaya gayret eden bir circumnavigation’un sonunda ( Türkçesine “sünnetseferi” diyelim) , ismi, nihaî olanı, biricik olanı olanaksız bir sünnet karşısında nihayet dağlayabildiğim bir noktada, kazanarak kaybetmiş olacağım… İsmini dağlayan yasın aksine, ismini ağlayan bir melankoli. Bu Freud’un bize melankolik konusunda aktardığı ilk derstir: İsmini ağlarken melankolik, der, isminin üzerine nesnenin gölgesi düşer. Bu yüzden, melankoli, Freud tarafından açık bir yaraya benzetilir. Annenin açık döşek yaraları içerisinde Élie kulağında ölümü. Türkçesini duysaydı, Derrida’yı hiç de şaşırtmayabilecek olan sesler çıkarıyor bu birkaç kelime. Élie , yani İlyas, Derrida’nın sonraları öğrendiği, ikinci ismi, bir yandan. Élie , sünnetin şahidi olan peygamberdir ve Derrida, Élie kulağında, bir yandan annesinin yasını geleceğe, bir Derrida okuru ve dost olan Geoffrey Bennington’un pedagojik kıskacından taşacak bir geleceğe açmaya girişmektedir. Kazanarak kaybetmek . Burada, ivedilikle, duyulmalıdır bir erkeğin kastrasyon ile karşılaşma biçimi. Şimdi sizlere Lacan’ın IV. Seminer ’inin yedinci haftasından çeviriyorum: Zira kız çocuğu bilhassa falluse sahip olmadığı nispette hediyenin sembolik yanıyla tanışacaktır. Kız çocuğu durumu fallisize ettiği nispette, yani, meselenin falluse sahip olmak ya da olmamak olduğu nispette Ödipus karmaşasına girer. Bununla birlikte, Freud’un altını çizmiş olduğu üzere, erkek çocuğunun Ödipal karmaşaya giriş biçimi bu değildir. Bu onun çıkışıdır. Ödipus karmaşasının sonunda erkek çocuğu hediyenin sembolik yanını belirli bir düzlemde gerçek kılmak durumunda kalacaktır. Etkin bir içimde, sahip olduğu şeyi , bir hediye yapmalıdır. Kız çocuğu ise Ödipus karmaşasına sahip olmadığı şeyi bulabildiği müddetçe girer. Burada yastan biraz uzaklaşmak pahasına, bu IV. Seminer ’de beliren bu hediye nin Claude Lévi-Strauss ve Dora’daki karşılığına değinmek icap eder. Dora’nın Bayan K., Bay K. ve babası arasındaki dörtlü ilişkide Bay K. ile özdeşleştiği pozisyonu muhafaza edebilmesine olanak sağlayan şey, Bay K.’nın Bayan K.’ya olan ilgisinin “Babam Bayan K.’da ne buluyor?” sorusuna denk düşmesidir. Yani Dora, Lévi-Strauss’un bizlere Akrabalığın Temel Yapıları ’nda aktarmış olduğu türden bir ilişki içerisinde değildir: Bir kadın eş aldım ve bir kız çocuğu borçlandım. Meselenin tam da buna dönüştüğü noktada, yani Bay K.’nın Bayan K. için “ben ona karşı bir şey hissetmiyorum” dediği noktada, Dora’nın özdeşleşmesi düşmüş olur. Hediyeden ve hediyenin ekonomisinden Freud ve Derrida’ya dönelim. Şöyle söylüyor Freud, “(yasın) Belli bir süre sonra yenileceğine güvenir ve ona yapılacak herhangi bir müdahaleyi yararsız ve hattâ zararlı olarak görürüz.” Peki, bu, belirli süreyi , kim belirliyor? Jacques Derrida’nın “Given Time” başlıklı makalesi, XIV. Louis’in gizli ve ikinci eşi Marquise de Maintenon’dan şu alıntıyla başlıyor: “Kral bütün zamanımı alıyor; kalanını ise Saint-Cyr’e, her şeyi vermeyi sevdiğime veriyorum.” Ama, diye soruyor Derrida, nasıl oluyor da bu kadın, eğer tüm zamanını krala veriyorsa, başka bir şeye daha zamanını verebilir. Başka zamanı yoktur ki! Ve Lacan’dan aktarıyor: İşte, sahip olmadığını vererek, fallusu vererek, aşkını vermektedir bu kadın. Derrida, yasını dağlarken, işte bir hediye yazıyor dostuna, gelecekten. Hiç hesapta olmayan bir gelecekten. Dostunun beklemediği bir gelecekten, dostunun zaten beklemediği ve bekleyemeyeceği bir hediyedir bu. Bu, analizanlarımız ile, çalışmaya başladığımız noktadır. Onlara neye dayanarak nasıl başlayacaklarını söyleyebiliriz? Derrida’ya dönelim: Fakat veren kişi verdiğini görmemeli ve bilmemelidir. Aksi takdirde, bu eşikte, vermeye niyetlendiği anda, kendisine sembolik bir tanınma yoluyla, kendisini övmek yoluyla, onaylamak yoluyla, yüceltmek yoluyla, tebrik etmek yoluyla ödemeye başlayacaktır, kendisine verdiğini düşündüğü şeyin sembolik değerini geri vermeye başlayacak yahut buna hazırlanacaktır. Analizan geleceği geleceğine verebilir olmaya açık olduğu müddetçe, çalışma analizdir. Yasın gelecek çalışması, diyor Freud bu makalede, kaybedilmiş olana yapılmış tüm yatırımı bir gerçeklik sınamasına tabi tutmayı içerir; yasla birlikte, gerçekliğin yeniden tesisi bir gereksinim hâline gelir. Zira nesnenin işlevi, işte bunu Dora ile kısaca da olsa gördük, gerçekliğin tesisi hususunda Özne konumunu da takip edebileceğimiz emareler sunar. Freud’da kusurlu olarak “savunma mekanizmaları” şeklinde okunan şey, esasında, budur. “Savunma mekanizması” zannedilen her şey nesne ile girilmiş belirli bir türden ilişkidir. İşte, Jacques Derrida’nın eli, annesinin ölümünün yakınlığındayken ve Bennington’un gerçeklik kıskacı eserinin peşindeyken, arkadaşına verebileceği yegâne şeyi verir Derrida, sahip olmadığı bir şeyi. Çünkü, der örneğin, vermek bir gizi açmak, bilinmeyeni vermek olsa idi, bir insan gerçekten bir şey itiraf edebilir miydi? Çoğu zaman analiz, “en gizli sırların” sayılıp dökülmesi ile başlamaz mı? Peki, nasıl olur da bundan hiçbir şey çıkmaz? Çünkü, hazırdan yemektedir çalışma, henüz bu aşamasında. Lâkin Derrida’dan aktarmış olduğumuz üzere gelecek, bir döşek yarası gibi, yaşama açık tutulmalıdır. İşte bu, Freud’un “analizde inşalar” dediği şeydir. Psikanaliz hiçbir zaman bir ifşanın bilimi olmamıştır. Benim çokça kez tekrarladığım, belki bugün burada olanların benden defalarca kez duymuş olduğu üzere, Freud’un “benim teorimin en önemli yeniliği” dediği şey, hafızanın ancak ve ancak geleceğe açıklık ile yeniden kurulabilir olduğu tezidir. Bennington bir nüfus memuru gibi, nüfuz memuru gibi, sadakatin mümkün kıldığı olağanca yakınlıkla Derrida’yı takip etmektedir. Fakat analitik tecrübe, bizlere, sadakatin alışkanlık ile karıştırılmaması gerektiğini çokça kez göstermemiş midir? … sözcükleri çok seviyorum çünkü benim kendime ait bir dilim yok, yalnızca sahte escarre lar (döşek yaraları) var, annemin bedenindeki yaraların etrafında oluşan o siyahımsı ve irinli kabuklar — topuklarının altında, sonra sakrumda ve kalçalarda beliren, sayıca fazla, canlı, homonimilerle kaynaşan tüm bu escarre ’lar, tanrılar ve kurbanlar için birer sunak ocağı, bir mangal, bir kamp ateşi, bir vulva, bizzat sözcüğün kendisinin eskarozu: etimolojik piçlerin devasa bir ailesini doğuran bir yara… “Bilinçdışı” makalesinde, yani sözcük ve şey sunumlarının Freud tarafından metapsikolojik tasnifinin yapıldığı eserde, hatırlayanlar var mıdır aranızda, şizofrenik bir dilin Freud tarafından neye benzetildiğini? Şu anda gözlediğim bir hasta, yüzündeki derinin kötü durumu nedeniyle kendisine yaşamın tüm ilgilerinden geri çekilme izni vermiştir (bu tanımın melankoliye yakınlığına dikkat ediniz, bu hasta bir melankolik değildir, lâkin). Yüzünde herkesin dikkatini çeken siyah noktalar ve derin oyuklar olduğunu belirtir. Çözümleme iğdiş edilme karmaşasının cildi üzerinde sergilenmekte olduğunu gösterir… Eğer şizofrenide yerine-geçen oluşuma ve belirtiye tuhaflık özelliğini verenin ne olduğunu kendimize sorarsak er geç bunun sözcüklerle ilgili olanın şeylerle ilgili olana ağır basması olduğunu anlamaya başlarız. Yani, kastrasyonun sergilenmesi ile bir çalışmaya, örneğin yas çalışması türünden bir çalışmaya tabi tutulması arasındaki farkı işaret etmiş oluyoruz, böylelikle. “Sünnet” diyor Derrida, “bahsettiğim yegâne şey bu, limit, sınırlar, işaretler, sınır bölgeleri vb. hakkındaki söylemi düşünün,…, kapanışı, yüzüğü ( alyansı ve hediyeyi ), fedayı, bedenin yazımını…” diyerek devam ediyor. Yani, annenin yerine geçip orada kalakalarak değil fakat annenin sesini seslendirerek gerçekleştirilir, yas çalışması. Psikanalist Mehmet Mansur’un 2017 yılında gerçekleştirdiği bir dersten aktarıyorum: Yazının doğuşu üç şeye bağlıdır: Annenin ölümü, yok olan annenin yerini alma ve kesintisiz bir yeniden doğuş hareketinin içerisinde ben’i yok olan annenin yerinden harekete geçirme, yani, hayatın kendi rolüne girişi. Fakat melankolide olan şey nedir? Özdeşleşilen nesnenin gölgesi benliğin üzerine düşer, diyor Freud. Geçtiğimiz yılın Ekim yapmış olduğum bir konuşmada hatırlatmış olduğum üzere, bu benlik, Freud’un “Narsizm Üzerine’de” belirttiği üzere, “yeni bir eylem olarak belirir” psişik aygıt içerisinde. Tümden bir yenilik yahut nihaî bir yenilik değilse bile, içerdiği tüm yanılgılar ile bir yeniliktir. Ve şimdi, Özne’nin kendisine yönelttiği eleştirilerin muhatabı kisvesine bürünmüştür, bir yara gibi davranmaktadır. Bu sebeple Freud meslektaşlarını uyarır: Özne’nin kendisine yönelttiği tüm bu eleştirilerin, hakaretlerin “doğruluğu” hususunda onunla tartışmaya girmek, yersizdir. Çalışma bu hat üzerinden ilerlemeyecektir. Belki haklıdır, belki değildir, hiç fark etmez. Mühim olan Özne’nin kendisi hakkında nasıl ve hangi amaçla bu şekilde konuşabildiği ve başka hiçbir şey yapamadığıdır. Yaşamdan canı çekilmiştir. Bu da bize şizofrenik durumu hatırlatır: Tüm nesne yüklerinden vazgeçilmiştir. “Narsisizm Üzerine’de” de belirtildiği üzere, bu libidinal yükler, nevrotikte imgesel karşılıklar bulurlar. Bu imgesel ikamelerin kaynağı Freud’a göre bellektir. Histeri ya da obsesyonel nevroz söz konusu olduğunda kişi “eyleme dökmelerinden” vazgeçer ve imgesel ikameler yoluyla libidinal yatırımlarına bir boşalım alanı ararlar. Dolayısıyla, Freud’un yaptığı gibi, “Şizofrenide dış dünyadan çekilen yüklere ne olur” diye sormak, esasında, “Şizofrenide belleğin (ve doğal olarak bilincin) durumu nedir?” diye sormaktır. Bu aynı zamanda, pekâlâ, “şizofrenide zaman sorusunu” sormaktır. Yani, “Yas ve Melankoli,” sadece yasın belirli bir süresi olduğunun Freud tarafından iddia edilmesi sebebiyle değil, aynı zamanda, melankoliğin durumunun kaçınılmaz olarak bellek ve zaman ile ilişkisi anlamında da zaman sorusunu gündeme getiren bir metindir. Melankolik kaybın gölgesi altına girdiğinde, yasın ve yazının tüm gelecek ihtimallerinin aksine, zamanın durduğunu söylemekte yanılmakta mıyızdır ki? … fakat Élie ’de her şey birincil şahısta söylenmiş olacak, Ben, Ben, Ben, ve bir cümleden diğerine, hatta aynı cümle içerisinde bile, aynı Ben olmayacaktır bu, bu nedenle, okunamaz olacaktır, şayet bir kod yoksa yazıyı yönlendirecek ve dikkatli ve çalışkan okurun anlatıcıların senografisini yeniden tesis edebilmesini sağlayacak, örneğin bir fiil çekimi yahut başka bir özellik, gramatik olsun yahut olmasın… Ben. Ben. Ben. Yazının durmaksızın yeniden doğuşunu aktarıyor Derrida. İşte Freud, bunun için, “zaman gösterecek yalnızca,” der. Analizana bir yorum sunulur ve akıbeti beklenir. “Ya yanılmışsak?” Hayır, der Freud, bu şekilde çalışmıyoruz. Bırakınız yorumunuz analizan tarafından işitiledursun ve sizler de yorumunuzun izlerini takip etmeye devam edin, analizanınızın sunduğu ipuçlarda yahut yine Freud’un ifadesiyle, ikincil kanıtlarda. Bilinçdışının zamansızlığına iman edilmelidir. Fakat imanı bekleyen tüm durumlar gibi, bilinçdışı da ancak ve ancak iman edenlere sunar, mucizelerini. Önce mucize, sonra iman, mümkün değildir. Analistin kulağı analizanın mırıltılarında duayı arar, durur. Melankolik Özne, kendisine bir nesne gibi davranmaya başlar. Bu, onun kendisini öldürebilmesinin, yegâne koşuludur. Freud, bu sebeple, melankolinin kimi özelliklerini yastani, kimilerini ise sadizmden aldığını söyler. Bu Freud, yani 1924 öncesi Freud için, sadizm ve mazoşizm ancak ve ancak birbirlerini takip edebildikleri müddetçe mümkündür. Bu metin, Freud’un Özne’nin kendisini ancak “bir başkası aracılığıyla” öldürebildiğien delalet eden ikinci Freud metnidir. Bir diğeri, çok yakın bir tarihte kaleme alınacak olan, “Bir Çocuk Dövülüyor” makalesidir. Bu iki yorumu da “kendi bildiği yoldan ölen canlılardan” bahseden “Haz İlkesinin Ötesinde” girişimi ile mukayese etmek gerekir. Bu yol melankolinin gösterdiği yol değildir. Melankoli, dürtünün yapısının nesneyle ilişkisinden doğan bir kısa devredir; bir çevrim değildir. … çoktan ölmüş olan ve beni ölüm karşısında öldüren korku ile yer değiştirmeye başlamıştım, ölümden korkmak değildi bu, ne kolay olurdu öylesi, fakat kendim ölebilmeden evvel bir ölüyle daha yer değiştirmek korkusuydu… Ölümün yüzüne bakıp, müteveffa ile yer değiştirmek ve onun yerinden, bir yeniden doğuş hareketi içerisinde, yazıya can vermek ve yeniden ve yeniden. Gerçeklik ilkesinin gerçeklik gereksinimini, müteveffanın ölmüş olduğu ve geri dönmeyeceği bilgisi ile teyit etmek gibi bir şey ile karıştırılmamalıdır bu; bu anlayış, yani bu teyit ve bilgi anlayışı, bu karşıtlık mantığı, şu ya da bu ’lar, zaten imkânsızlar ve şartlı girişimler, en az ve en fazla ikiye bölme mantığı… tüm bunlar, haz ve gerçeklik ilkelerini birbirlerinin karşıtı olarak okuma ve yaşama alışkanlığının kaçınılmaz (gibi gözüken) sonucudur. Tüm bu dünya görüşü, geleceğe, bir sünnetseferi mesafededir. Analist kendisini bu seferin kaptanı bildiği sürece, yani, analitik söylemi bir gelecek sigortası bellediği sürece, analiz ve geleceği, kurumsal bir çıktı olarak kalacaktır. Halbuki, diyor Derrida, bir hediye gibi , bir itiraf, bilinçdışından gelmelidir . Derrida’nın Aziz Augustine için sorduğunu, biz niçin bilinçdışı için soramayalım: Nasıl olur da bir analizan, bilinçdışından bir şeyi, itiraf edebilir? Zira bilinçdışı ve Tanrı, eğer bir gizin ifşası olsaydı söz konusu olan, gerçekten itirafın muhatabı olabilirler miydi ki? Derrida’nın “Living On’undan”: “Olağandışı olan Ben’in, anlatıcı sesin durduğu yerde başlar, sözün arrete ’sinde, başlar.” Vermeye başlayan bir kesinti. I posthume as I breathe. Freud’un Nachträglichkeit için verdiği ilk isim, 1895’te, posthumous ’tur. Gösterenlerle yas tutarız ve, neden olmasın, gösterenlerin yasını tutarız. Freud tam olarak böyle söylemiyor mu? “Yas her zaman sevilen bir insanın ya da ülke, özgürlük, ülkü vb. gibi insanın yerini almış olan soyut bir kavramın kaybına tepkidir.” Bu, metapsikolojik olarak, yasın belirli bir zaman gerektiriyor oluşunun izahıdır. Çünkü bilinçdışında kronolojik olarak düzenlenen zamanın yerini alan şey, gösterenlerin birbirleriyle ilişkisidir. Bilinçdışı zamansız olsa da son derece yapılanmış, bir dil gibi yapılanmış derken, bundan başka neyi kastediyor olabiliriz? Bir rüyayı çalışırken, örneğin, onun her bir öğesini diğer öğelerce ve diğer öğeler ile birlikte belirlenebildiği her türlü ilişkiyi analizanın çağrışımına tuttuğumuzda, yaptığımız şey, her bir öğenin belirli bir süre boyunca kaydınının tutulması ve izinin sürülmesi değil ise, ne olabilir? Melankolideki sorun, metapsikolojik olarak, kayıp bu öğenin söz konusu çalışmaya tabii tutulamıyor olmasıdır. Gördüğünüz üzere bugünkü tartışmamız, yani yas ve melankoli arasında Freud tarafından gerçekleştirilmiş olan ayrıma ilişkin yeniden okumalarımız, bize, diğer bir yandan, psikanalitik kliniğin temellerini de tartışmak olanağı veriyor ve hatta bunu zorunlu kılıyor. Bir yandan birkaç kez psikotik yapılara atıfta bulunduk, örneğin. Fakat bunu yapıyorsak, nevrotik ve psikotik yapı arasındaki farkın yas ve melankoli arasındaki farkı anlamamız açısından önem arz etmesi dolayısıyla yapıyoruz. Yası nevroza, melankoliyi ise psikoza atfetmek gibi bir gâyemiz yok. Bu türden sınıflandırmalar kliniğimizin kulaklarını tıkamaktan başka bir işe yaramayacaktır. Ama Freud’un bu tarihlerde, yani 1917 yılı civarlarında, bu ilişkiler üzerine çalıştığını söylemekte hiçbir mahsur göremiyorum. “Düşler Kuramına Metapsikolojik Bir Ek” makalesi bu hususta son derece öğreticidir. Bu metinde Freud düş oluşumuna giden yollar ile şizofrenik bir yapılanma arasındaki ilişkiyi tartışmaya açar, örneğin. Şizofrenide husus, sözcük ve şey sunumları arasındaki bağlantının kopmasıdır. Melankoli de benzeri bir görünüm sergiler. Lâkin şizofreninin aksine, melankolik yapıdaki ağırlık, melankolinin yas ve sadistik durumdan aldığı özelliklerinin neticesinde, çiftedeğerli bir çatışmayı şey sunumları nezdinde sürdürmesi ve bunu sözcük sunumlarına taşıyamamasıdır; şizofreni ise sözcüklere neredeyse bir yapışmanın söz konusu olduğu bir durumdur. Şimdi Freud’un “Bilinçdışı” (1915) başlıklı makalesinden aktarıyorum. Bu satırlar sizler için şizofrenik durumu biraz daha açık kılacaktır: Sözcük sunumu yükünün bastırma eyleminin bir parçası olmadığı ama şizofreninin klinik tablosunda dikkat çekici bir şekilde egemen olan iyileşme ya da sağaltım girişimlerinin ilkini temsil ettiği ortaya çıkar. Bu çabalar yitik nesneyi yeniden kazanmaya yöneliktir ve bu amaca ulaşmak için nesneye sözel kesimi üzerinden ulaşan bir yola koyulmaları ama sonra kendilerini şeyler yerine sözcüklerle yitinmek zorunda kalmış olarak bulmaları pekâlâ olasıdır. Burada, melankolik görünümlerin, Freud tarafından, yasın aksine, nesnenin “gerçek” bir kaybını gereksinmeden başlayabiliyor olduğu gerçeğini hatırlatmamız gerekir. Yani, melankoli, ağır bir yas yahut geçmeyen bir yas değildir. Melankoli, şey sunumundan ayrılığın bilinçdışı çatışmasının hiçbir zaman bilince taşınamadığı bir görünümdür. Nihayet bilinçli hâle geldiğinde, melankolik ancak kaybedilen nesne ile imgesel bir özdeşleşme gerçekleştirmiş olur ve bu özdeşleşme, benliği, üstbenlik ile benlik arasındaki çatışkının tezahür ettiği açık bir yaraya dönüştürür. Elbette, imgesel bir duruma sıkışmış olan bu hâl, şiddet doludur ve ancak kaybedilen nesneyi (ya da göstereni) değersizleştirebildiğinde, alt edebildiğinde, üste çıkabildiğinde, galip gelebildiğinde son bulabilir. Melankoli, belki de sembolik bir duruma erişimin neredeyse imkânsız olduğu bir senaryoda, mümkün olan yegâne insanlık durumudur. Başlangıçta, dilden evvel, arzu yalnızca speküler evrenin imgesel ilişkisi içerisinde var olur; ötekine yansıtılır, onda yabancılaşır. Yarattığı gerilim bir sonuçtan yoksundur. Yani, Hegel’in bize öğrettiği üzere, ötekinin yıkımı dışındaki herhangi bir sonuçtan . Şimdi Freud’un analist adaylarını uyarısını hatırlayalım: Analizanların geleceğini kendi paranoyamız ile yamamaya, dikmeye, örtmeye gayret ettiğimizde, onları yıkım dışındaki bir gelecek ihtimalinden yoksun bırakmaktan başka ne yapıyor olabiliriz? Psikanalizin icrası, tarafların kendilerini bilmemeye bırakabilmeleri, bilmemenin gerektirdiği cesaret ve emek ile mümkün olabilir ancak.
- Psikanalizin bir takdimi
Bu metin 28.11.2024 tarihinde Dr. Çılga Beril Yavuz'un daveti üzerine İstanbul Aydın Üniversitesi'nde gerçekleştirmiş olduğum sunuma aittir. Bu davet, bu dersin çeşitli bölümlerden gelen öğrencilerine Lacancı psikanalizi takdim etmem için yapılmıştı. Herkese merhaba, Bugün, sevgili Beril Hoca’nızın konukseverliği vesilesiyle sizlere bir sunum yapabilme imkânına eriştim. Jacques Derrida, 1996 yılında “Konukseverlik Üzerine” başlıklı bir konferans dizisi sunar. Bu konferansları dinleyen Anne Dufourmantelle (kendisi, trajik bir şekilde, boğulmakta olan iki çocuğu kurtarmaya çalışırken hayatını genç yaşta kaybetmiş bir filozof ve psikanalisttir), bu konferanslara cevaben yazdığı “Davet” başlıklı metinde şöyle söyler: İbranicede “zaman hâsıl etmek” ile “davet etmek”in aynı şey olması, zaman elde etmek için iki kişi olmak gerektiğini; daha doğrusu ötekinin olması, kökensel öteki tarafından kapının zorlanması gerektiğini gösteren bu tuhaf dil zekâsı neyin nesidir? Gelecek, bize ötekinden gelen, tamamıyla şaşırtıcı olan olarak sunulur. Bu durumda dil benimle öteki arasındaki mesafeyi ortadan kaldırmaz, bilakis derinleştirir. Bu harikulade satırları, bugün bir konuk olduğum için sizlere aktarmadım, yalnızca. Elbette ki bununla bir ilgisi var, bu açık. Fakat bununla birlikte, merhum filozofun bir başkasının “kapıyı zorlayışının” İbrani dil geleneğinde zamanın yaratılışına karşılık geldiğine ilişkin görüşü, bugün bizi fazlasıyla ilgilendiriyor olacak. Göreceksiniz, Sigmund Freud’un eseri, öncelikle bir tarihyazımıdır. Bir Özne’nin şahsî tarihini gündemine alabilmesini mümkün kılabilecek gündelik olanakların klinik bir ortamda vukuu ve takibi ile karakterizedir. Bu sebeple, örneğin, Freud 1915 ile 1917 yılları arasında Viyana Üniversitesi’nde verdiği Psikanalize Giriş Konferansları ’na, dil sürçmeleri, sakar eylemler, unutmalar ve benzeri gündelik durumların nasıl olup da bir araştırma nesnesi olabildiğini dinleyicilerine aktararak başlamıştır. Freud gözümüzden kaçabilecek, kendilerine herhangi bir önem atfedilmeyen ama diğer bir yandan da “kapıyı zorlayan” bu tecrübelerin birden fazla şeyi işaret edebileceğinden şüphelenmiştir. Bu şüphe Freud’u “bilinçli olan ile zihinsel olanın aynılığını” verili kabul etmekten alıkoymuştur. Tabii, takdir edersiniz ki böylesi bir önerme, yani “ruhsallık bilinçten ibaret değildir” önermesi, önü arkası olmayan, “bence böyle” diyerek kendi konumunuzu işaret edebileceğiniz bir önerme değildir. Zira Freud duyum, algı, bellek, bilinç, düşünme ve yargılama gibi psikoloji açısından “bilişsel”, felsefî olarak ise “fenomenolojik” konu başlıklarını gündeme getiren elbette ki “ilk” düşünür değildi ve onun da psişik aygıta dair bu görüşünü temellendirdiği ve psişik aygıtın farklı katmanlarını ilgilendiren bir kavrayışı bulunuyordu. Psikanaliz ile meşgul olduğu yaklaşık 40 yıl boyunca Freud bu kavrayışını geliştirmeyi sürdürdü. Freud’un 1900 yılı öncesi gerçekleştirdiği ve genellikle “erken” olarak sınıflandırılan çalışmaları, benim şahsen çok kıymetli bulduğum ve Türkçede tartışmaya açılabilmeleri adına birkaç yılımı ayırdığım eserlerdir. Bugün bu eserlere “kısaca” değinmeyi doğru bulmuyorum. Bunlar yalnızca kendilerine ayrılmış dersleri ve uzun tartışmaları gerektirirler. Bu sebeple sizlere psişik aygıt şemasının erken görünümlerini zamanımızı verimli kullanabilmek ve bugünkü gündemimizin sınırlarını belirginleştirebilmek adına nakletmeyeceğim. Bana ulaşan davet, sizlere Jacques Lacan’ın Freud’un eserine katkılarını tanıtmam, en azından bunlar için bir giriş sunmam talebini içeriyordu. Ben de bu doğrultuda, sizler ile Freud’un 1914 yılında yayınlamış olduğu “Narsisizm Üzerine” makalesi hakkında söyleşmeyi uygun gördüm. Zira bu makale, Jacques Lacan’ın tabiri caiz ise “Freud’a dönüşünü” başlattığı ilk iki seminerinde Lacan’ın Freud’un metapsikolojisi üzerine yerleştirdiği kendi topolojisini açıklayabilmek adına pek çok kez başvurmuş olduğu bir metindir. Öncelikle bu çalışmayı kronolojik bağlamına oturtalım. James Strachey’e göre Freud bu makaleyi 1913 yılında hazırlamaya başlar ve ilk taslağını da 1913’ün Eylül’ünde tamamlar. 1914 Mart’ının sonunda da makale bugün bildiğimiz hâline kavuşur. 1. Dünya Savaşı’na 4 ay vardır. Bu niçin önemlidir? Theodor W. Adorno, 1951 yılında yayınlanan “Freudcu Teori ve Faşist Propagandanın Örüntüsü” başlıklı metninde şöyle yazar: Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Freud’un dikkatini narsisizm ve özel olarak da benlik sorunlarına çevirmesi tesadüfî değildir. Bu mekanizmalar ve dürtüsel çatışmalar, söz konusu çağ içerisinde giderek daha önemli bir rol oynarken, uygulamacı analistlerin ifadesine göre, yönteme model teşkil eden, Charcot'nun histeriyle klinik olarak ilgilendiği ve Ibsen'in bunu bazı oyunlarına konu ettiği konversiyon histerisi gibi “klasik” nevrozlar, Freud'un kendi gelişim dönemine kıyasla artık daha az görülmekteydi. Yani, tarihsel koşullar psikanalitik kliniği ve dolayısıyla Freud’un sorularını şekillendirmekteydi. Adorno’nun Freud’un bu yıllarda bilhassa narsisistik mekanizmalar ile ilgilenmeye özen gösteriyor oluşunun altını çizmesi ise bence, Lacan’ın dilinde, şöyle karşılık bulur ( 1. Seminer ’in 13. Oturum’u): “Başlangıçta, dilin öncesinde, arzu yalnızca speküler evrenin imgesel ilişkisi düzleminde mevcuttur, yansıtılmıştır, ötekinde yabancılaşmıştır. Tahrik ettiği gerilim, bir sonuçtan yoksundur. Yani, bize Hegel’in öğrettiğinden başka bir sonuçtan, ötekinin yıkımı dışındaki bir sonuçtan, yoksundur.” Savaş ve ötekinin yıkımı kapıdaydı ve Freud bir yandan “benliğin oluşumunu” diğer bir yandan da “niçin sevmemiz gerektiğini” anlamaya çalışıyordu. Lacan’ın ifadesindeki “dilin öncesi” vurgusunu idrak edebilmek namına, öncelikle, Freud’un makalesine biraz daha yakından bakalım. Şimdi, Freud şöyle yazar: “Histeri ya da takıntılı nevrozdan yakınan bir hasta da hastalığının kapsamı ölçüsünde gerçeklikle (Alm. Realität ) ilişkisini terk etmiştir. Ama analiz bu insanların (parafreniklerin aksine) diğer insanlar ve şeylerle erotik ilişkilerini hiçbir biçimde kesmediğini gösterir.” Bu insanlar, çeşitli sebeplerle dış dünyaya ilişkin kaybettikleri ilgilerini kaynağını bellekte bulan [1] imgesel ikameler ile telafi edebilmekteydi. Ya diğer insanları doğrudan bu şekilde ikame ediyor ya da imgesel içeriği dış dünya ile birleştirmek suretiyle düşlemler oluşturuyor ve böylelikle bir yandan herhangi bir motor faaliyeti askıya alıyor diğer bir yandan da Realität karşısında bir kayıtsızlığa bürünmüyorlardı. Peki, söz konusu şizofreni olduğunda, “dış nesnelerden geri çekilmiş olan” libidoya ne olur? Freud cevabın “megalomani”de olduğunu söyler. Yani, şizofreni durumunda geri çekilen yükler imgesel ikamelere değil benliğe döner. Dolayısıyla şizofrenide Realität ile nevrotikler için geçerli olan ilişki mevcut değildir. Bunun sebebi ise (sanılabileceğinin aksine) şizofrenide, nevrotikte geçerli olan benlik yapılanmasının namevcudiyeti değildir. Nevrotikler için Realität ile ilişkiyi sürdürmeye vesile olan şey, kaynağını bellekte bulan imgesel ikameler iken bir psikotikte bu, buna en yakın ihtimalle, söz konusu olan paranoya olduğunda sanrılı yapıların oluşumu olabilir. Nevrozların aksine, şizofrenide nesne muamelesi yapılan şey, sözcüğün ta kendisidir. Hegelci kavramlar ile şizofrenin sense-certain ’dır ve Freud buna onun Verneinungslust ’u, yani “değilleme-sevdası” der. Fakat bu sevda, Hegelci bir şekilde diyalektize eden bir sevda değil, yok eden, ortadan kaldıran, peşinen reddeden bir sevdadır. Bir kara sevdadır. Yeni bir şey üretmesi, bir yanı olumsuzluk olsa dahi yeni bir şey üretmesi mümkün olmayan bir sevdadır. Psikanalist Jacques-Alain Miller, şöyle yazar: “Şizofrenik, kendisini söylemler aracılığıyla Gerçek’ten muhafaza etmeyen yegâne Özne’dir. Zira onun için Gerçek olan semboliktir.” Şimdi burada söz konusu olan Hegelci ve Freudcu ayrımı açıklayabilmek adına sizler için Tinin Fenomenolojisi ’nin 59. Paragraf’ını çevirdim: Uslamlama (İng. Argumentation) prosedürünün spekülatif düşüncenin karşıt olduğu ve daha fazla incelemeyi gerektiren iki özelliği vardır. Birincisi, böylesi bir muhakeme kavradığı içerik karşısında olumsuz bir tutumu benimser; onu nasıl çürüteceğini bilir ve onu yok eder. Bu şey, doğru değildir, yalnızca olumsuz bir sezgidir, kendisinin ötesinde hiçbir yeni içeriğe meydan vermeyecek olan çıkmaz bir sokaktır. Bir kez daha bir içeriğe sahip olabilmek için başka bir yerden yeni bir şeyin alınması gerekir. Uslamlama, boş "ben"e, kendi bilgisinin gösterişine yansımadır. – Bununla birlikte bu gösteriş, yalnızca içeriğinin gösterişini değil aynı zamanda bu sezginin beyhudeliğinin de gösterişidir zira bu olumsuzluk kendisindeki olumluyu görmekte başarısız olan olumsuzluktur. Bu refleksiyon kendi olumsuzluğunu kendi içeriği olarak alamadığı için hiçbir zaman meselenin yüreğinde/merkezinde/ortasında değil, daima onun ötesindedir. Bu nedenle boşluğu kurarak, içerik bakımından zengin her türlü sezginin her zaman önünde olduğunu düşünür. Diğer bir yandan, göstermiş olduğumuz üzere, spekülatif düşüncede olumsuz olan içeriğin kendisine aittir ve hem içkin hareket ve içeriğin belirlenimi hem de tüm bu sürecin bütünü olarak olumludur. Sonuç olarak bakıldığında bu süreçten ortaya çıkan şey, belirleyici olumsuzluktur ki bu da dolayısıyla olumlu bir içeriktir aynı zamanda. Şimdi, Freud’un libidinal ekonomik durumunu nasıl izah ettiğini kabaca açıklamış olduğumuz megalomaniden niçin “yeni bir şey” çıkamayacağını, şimdilik kısmen de olsa, açıklamış olduk. Burada söz konusu olan şey olumsuzlama değil, olumsuzluktur. Fakat buna “olumsuzluk” deniyor olması, gündelik dilde bize çağrıştırabileceği şekilde, örneğin, olumsuz ya da tat kaçırıcı, neşesiz, hoşnutsuz bir durum olmasından kaynaklanmamaktadır. Freud’un metni de bu yönde verilen örnekler ile devam eder. Alıntılayalım: “İlkel insanlarda tek başlarına oluşurlarsa megalomaniye dahil edilebilecek özellikler buluruz: isteklerinin ve zihinsel eylemlerinin gücünü abartmak, “düşüncelerin gücünün her şeye yeterliliği”, sözcüklerin büyülü gücüne inanç ve bu şatafatlı öncüllerin ussal bir uygulaması olarak görünen dış dünyayla başa çıkmak için bir teknik – yani büyü.” Görülebileceği üzere, burada, büyü de bizim için safi bir olumsuzluk demektir. Bu bir dünya görüşüdür. Kendisinden, kendisinden başka hiçbir şey yapılamayacak ve dahası kendisini kendisine eşit kabul etmemizi gerektiren bir dünya görüşüdür. Bu düşüncede aceleci davranıp ilkel insanları psikotik olarak yaftalamamak gerekir. Bu yüzden de Freud bu ilkel durumları ancak “tek başlarına” aldığımız takdirde, karşı karşıya kalacağımız şeyin megalomaniye benzer olacağının altını çizer. Büyüyü mümkün kılan bu zihinsel durumda, Freud’un, örneğin, 1905’te yayınlamış olduğu Espriler kitabında bahsettiğine benzer bir “sözcük plastisitesinden” bahsedilebilmesinin olanağı yoktur. Freud bu önemli kitabında sözcüklerin ve hatta onları bir araya getiren ses ve hecelerin kendilerinden herhangi bir şeyin yapılabileceği malzemeler olduğunu belirtir. Burada söz konusu olan, kelimenin tam manasıyla bir yapıp etme, yani Arbeit ’tır. Bir espri işi, yani Witzarbeit , bu ses ve heceleri belirli şekillerde düzenlemek suretiyle yeni bir olasılığa meydan verir. Bu olasılık bir kez olsun dilinize bulaştığında, onu yok saymak artık neredeyse olanaksızdır. Günün birinde Homeros’un İlyada ’sı için “ İlyada roman olsun” şeklindeki Cenk-Erdem esprisiyle karşılaşmıştım ve o gün itibariyle “ille” sözcüğünü eskisi gibi duyabilme ihtimâlim kalmamıştı. Freud’un Espriler kitabı bu türden sürüsüne bereket örnekle doludur. Dünyayı bir an öncekinden biraz olsun farklı görebilmemize vesile olan her şey eşsiz bir katkıdır. “ İlyada roman olsun” benim için ne “ille” edatını ne de İlyada ’yı ortadan kaldırmıştır . Nitekim dünyayı değiştirmek için, öncelikle onu yok etmenize de gerek yoktur. Bir yap-boz oyununun en büyük sorunu, size yapmak ve bozmak dışında hiçbir imkân vermemesidir. Sonsuz kez yapıp bozabilir, hatta bu yapma sürelerinizi müthiş kısaltacak denli uzmanlaşabilirsiniz. Lâkin bu sizi ilk denemenizden hiç de uzağa götürmeyecektir. Devam edelim. Şimdi, Freud’a göre parafrenik durumlarda kişinin kendisine dönecek olan libidinal ekonomik yüklerin muhatabı benlik tir. Yani otoerotizm ve benliğin bir araya gelmesi, narsisizme meydan verir. Otoerotizm, yani cinsel girişimlerin kişinin bedeninden başka bir nesnesinin olmadığı ve aynı zamanda bedenin parçalarından herhangi birisinin bu hususta aşırı yüklenebileceği durumlar, benlikten eskidir. Bu otoerotik çağlar, insan yavrusunun açlık ve susuzluk gibi gereksinimlerinin karşılanmasını varsanılayabileceği devinimsel boşalımlarla, örneğin Freud’un 1911’de örnek verdiği şekilde, kol ve bacakların debelenmesiyle karakterizedir. Bunlar amaçsız hareketlerdir; yani yukarıda aktarmış olduğum olumsuzlama mantığı çerçevesinden düşünecek olursanız, “başka bir şeye” meydan verebilecek eylemler değillerdir. Bu aşamada beden bir bütünlükten yoksundur. Şayet Lacancı bir ifade kullanmak isterseniz, henüz beden bütünlüğünü tahsis edecek bir “Ayna Evresi” deneyimi mevcut değildir. Lâkin bu ne Freud ne de Lacan için bebeğin yalnızca fizyolojik çaresizliğinden kaynaklanır. Freud şöyle yazar: “Varsanı yerine ruhsal aygıt dış dünyada gerçek koşulların bir kavramını oluşturmak ve o koşullarda gerçek bir değişiklik yapmaya girişmeye karar vermek zorunda kalmıştı.” İşte gelişimsel düzlemde benliğin ve gerçeklik ilkesinin kuruluşu böylece gerçekleşmiş olur. Ama bu ilke, Freud sonrası araştırmacıların yaptığı gibi, haz ilkesi karşısında konumlandırılıp dış gerçekliğin mutlak ve kusursuz bir timsali olarak değerlendirilebilecek, dolayısıyla uygarlığımızın karanlık dürtülerimizi ehlileştirmek için geliştirmemize olanak sağladığı düşünsel bir girişim olarak değerlendirilemez. Lacan 2. Seminer ’inin XIV. Oturum’unda şöyle söylüyor: “Ayna evresiyle neyi anlatmaya çalıştım? İnsanda kopuk, parçalanmış, anarşik olanın tamamen özgün bir düzlemde insanın algılarıyla ilişki kurduğunu… Ama bu imgenin bile birliğini ancak dışarıdan, öngörü üzerine algılar.” Ve algı, Lacan’a göre, “sembolik düzlem” olmadan olanaksızdır. Böylelikle 1911 gibi erken bir tarihte bile Freud’un kaleme aldığı bir metinde, imgesel bir işlev olarak benliğin kuruluşuna eşlik eden ve sahneye dahil olan sembolik düzlemi bulabiliriz. Koşulların bir kavramını oluşturabilmek için, öncelikle onları adlandırmanız gerekir . Çocuğun neredeyse otistik denebilecek (Freud da bu tabiri kullanır) devinimi, böylelikle, bir tanınma imkânına kavuşur. Lacan da buna istinaden 2. Seminer ’inin XII. Oturum’unda şöyle yazar: “İnsan için verimli bir şey, ancak bir nesne kaybı aracılığıyla meydana gelebilir.” İşte görüyorsunuz. Kayıp gibi bir şey, tam manasıyla olumsuz olarak değerlendirebileceğiniz bir şey, başka bir şeye meydan verebilir olması sebebiyle son derece verimli de bir şeydir. Freud’un bütün “olumsuzlama” mantığı bu kavrayış üzerine inşa olmuştur. Böylelikle hem sizlere Freud’un 1914 metninde “benliğin” gelişimi dediği şeyin kısa bir açıklamasını hem de Lacan’ın Freud’a geri dönüşünü belirleyen temel dayanak olan topolojisini, yani imgesel, sembolik ve gerçekten müteşekkil olan topolojisini sunabildiğime inanıyorum. Ayrıca “benlik” hakkında konuşurken sizlere karakter, kişilik, tutum ve davranış gibi şeylerden bahsetmediğimi de hatırınızda bulundurmanızı rica ediyorum. Bunun bir sebebi var. Freud’da sizlere bahsettiğim bu şeylere ilaveten bir de kişilik ya da karakter yoktur. Dolayısıyla olur da birisi çıkıp size “psikanalitik kişilik kuramı” ya da “psikoseksüel kişilik gelişimi” gibi şeyler anlatacak olursa, naçizane önerim, kullandığı kaynakları bir soruşturmanızdır. Bakın bakalım kaç tane Freud var, eğer var ise. Biz işimize bakalım. Böylelikle imgesel hakkında daha çok konuşmuş olduk. Semboliği de aynı dikkatle tatbik etmek gerekir. Bundan, yani sembolik düzlemden, sözde psikanalitik ortamlarda “dile giriş” denilerek bahsedilegeldiğini biliyorum. Elbette böyledir. Lâkin nihayetinde, hakikaten de insan yavrusunun hayatının bir anında, birdenbire “dille tanıştığını” kabul etsek bile, bu tek başına hiç de kâfi değildir. Çünkü dil dendiğinde ne denmiş olduğu, şu noktada, son derece muğlaktır. Örneğin “dilbilgisi” mi kastedilmektedir? Bir ölçüde, hakikaten öyledir. Ama yalnızca bir ölçüde, en fazla bir ölçüde. Derrida, “Freud ve Yazı Sahnesi” başlıklı makalesinde şöyle yazar: “Rüya gören kişi kendi gramerini yaratır. Kullanmakla yetineceği anlamlı bir malzeme ya da hazırda duran bir metin yoktur.” İşte bu durum, yani kişinin kendi gramerini yaratması , benim sizlere yukarıda “sözcüklerin plastisitesinden” bahsederken açıklamaya gayret ettiğim şeydir. Bu durumun en güzel örnekleri, Freud tarafından, üç büyük kitabı olan Rüyaların Yorumu (1900), Günlük Yaşamın Psikopatolojisi (1901) ve Espriler ve Bilinçdışı ile İlişkileri (1905) içerisinde sunulur. Bu kitaplar içerisinde Freud takipçilerine pekâlâ gündelik deneyimleri göz önünde bulundururken dilin nasıl işe koşulabileceğinin bir izahını sunmaktadır. Freud’un dikkatini cezbeden şey, bu tecrübelerin “hangi anlamlara geldiğinin” nihai kararını vermek ve belki de anlamı tespit edilmiş bu hadiselerden bir derleme oluşturmak değil, tüm bunların nasıl olup da “ifade gibi bir şey” oluşturabildiklerini tespit etmektir. Nihayetinde Freud için (1917) arzu bir ifade (Alm. Ausdruck ) biçimidir. Yani, biraz karikatürize bir ifadeyle, siz ne söylerseniz söyleyin, grameriniz arzunuz hakkında sırf bir şeyler söylemekte olduğunuz için çok şey ya da söylediklerinize ilaveten en bir şey daha söyleyecektir. Mecburen söylersiniz. Şimdi, sizlere yukarıda Lacan’ın faydalı şeylerin ancak eksiklerden çıktığından bahsettiği cümlesini aktarmıştım. İşte bu yüzden, hep fazlasını söylersiniz. İnsan ağzını açmayagörsün, mümkün değil sözünü bitiremez . Bu yüzden, bazen şöyle güzel bir duş alırken falan, 10 sene önceki tartışmayı sonlandıracak afili laflar bulursunuz. Lacan’a dönelim. Aynı Seminer ’in XVIII. Oturum’unda bu kez şöyle yazar: Varlık neyse ondan ibaret olsaydı sözünü etmemiz bile yersiz olurdu. Varlık bu eksiğe bağlı olarak var olmaya başlar. Arzu deneyiminde varlık kendini bu eksiğe bağlı olarak varlıkla ilişki içerisinde hisseder. Bu hiçbir şey olmayan ötenin peşine düşerek, kendinin bilincinde bir varlık duygusuna geri gelir ki o da şeylerin dünyasında kendi yansısından başka bir şey değildir. Zira varlık önünde duran ve aslında kendi kendilerini bilmeyen varlıkların refakatçisidir. Lacan’a göre Freudcu alan arzunun alanıdır ve arzu da “konuşan insanların” varoluş biçiminden başka bir şey değildir. En nihayetinde Freud, metapsikolojisi içerisinde, arzunun tanımını “bir ifade biçimi” olarak vermiştir. Ona “bir şeyi istemek” ya da “bir şeye tutkun olmak” dememiştir. Vurgu istemek ya da istememekte değil, vurgu tüm bunların nasıl ifade edildiğindedir. Ve analizin amacı, yine Lacan’a göre, Özne’nin arzusunu adlandırabileceği bir çalışma alanı açmaktır. Analizanlar analistlerinden bir şey söylemenizi bekler, hep. Beklemekte haksız değildirler. Yaşadığımız dünyadaki her şey, bu beklentiyi meşrulaştırmakla ilgilidir. Tavsiye, övgü, eleştiri, kınama.. tüm bu beklentiler hiç de saçma değildir. Ama analist tarafından karşılanamazlar. Ama bu onların ciddiye alınmadığı anlamına gelmez. Ciddiye alınırlar. Ama çoğu zaman onlar hakkında söyleyecek bir şey yoktur. Bir analist, analizanının özel hayatı hakkında konuşamayacak kadar ahlâklı olduğu için mi böyledir? Kelimenin tam manasıyla bu konuda konuşmak onun işi değildir. Belki başkalarının işi tam olarak budur ama onunki bu değildir. Yani, bir yandan bugün sizlere naklettiğim tüm bir metapsikolojiyi göz önünde bulundurup diğer bir yandan da analizanınıza “Eh, biraz da rüyalarınıza bakalım mı?” diyemezsiniz. İsterseniz elbette deneyebilirsiniz. Yani, şayet böyle bir şey mümkünse, “kısmen psikanalitik” olmayı deneyebilirsiniz. Lâkin bunun hiçbir işe yaramayacağı açıktır ve Freud tarafından 1915’te dile getirilmiştir. Bunun tam tersi de elbette mümkündür. Yani, bazen meslektaşlarımız klinik çalışmayı analizanlarını “teorik olarak eğitmekle” karıştırmaktadır. Freud’un kendisinin bile psikanalizi keşfederken psikanaliz bilmediğini unutmayınız. Dolayısıyla, niçin analizanınızın bilmesi onun yararına olsun ki? Tüm bu girişimler analizan değil analist ile ilgilidir. Sorumluluğunu analistin almanız gerekir. Sembolik düzleme geri dönelim. Aranızda dil ve edebiyat öğrencileri bulunduğunu biliyorum. Şimdi sizlere, Güney Amerikalı bir sosyal bilimci olan Ernesto Laclau’nun “Boş Gösterenler Siyasette Niçin Önemlidir?” başlıklı makalesinden birkaç satır aktaracağım. Bu satırlar Saussure ve genel olarak dilbilimin temel önermelerine ilişkin olacaklar. Laclau şöyle yazıyor: Saussure’den biliyoruz ki dil (ve demek ki tüm anlamlandırma sistemleri) bir farklar sistemidir, dilsel kimlikler – değerler – tümüyle bağıntısaldır ve, sonuç olarak, her tekil anlamlandırma eyleminde, ayrılmaz bir şekilde dilin tamamı iş başındadır. Demek ki bütünlük, burada, özsel bir gerekliliktir – eğer farklar bir sistem oluşturmasaydı, hiçbir anlamlandırma mümkün olmayacaktı. Anlamlandırmanın mümkünlüğü sistemde, sistemin mümkünlüğü de kendi sınırlarında yatar, işte bütün mesele. Saussure’ün dilbilim ve yapısalcı kuram üzerindeki etkisi malumunuzdur. Aynı zamanda, kendisi Freud’un çağdaşıdır da. Bununla birlikte Freud’un aksine Saussure (biraz da yazılı eserlerinin sayıca noksanlığı sebebiyle) yaşarken dikkat çekmemiştir ve ne yazık ki Freud hiç Saussure okuyamamıştır. Belki eşsiz bir karşılaşma olurdu, belki de olmazdı. Şizofreni Freud için bilhassa nevrotik mekanizmaları açıklayabilmek adına eşsiz bir psikoz görünümüdür ve Freud’a göre şizofreniye bu görünümü sunan mekanizma, şu şekilde açıklanabilir: Freud 1915’te, yani “Narsisizm Üzerine” metninden bir yıl sonra, “temsil”, “imgesel düşünce” ya da “sunum” olarak Türkçeye çevrildiği ile karşılaşabileceğiniz Vorstellung ’un mantığını “Bilinçdışı” makalesinde tartışmaya açmıştır. Dikkatinizi çekmek isterim: Makalenin gayesi bilinçdışı ile uğraşmaktır ama Freud bunun için bu Vorstellung ’un mantığını anlamak zorunda kalmıştır. Yani psişik aygıtın yapısı, ancak bu temsil aracının yapısını idrak etmekle tartışılabilmiştir. Demek ki burada herhangi bir bilişsel beceriden vesaire bahsetmiyoruz. Bu Vorstellung ’un dilbilimden etkilenen Lacancı terminolojide “gösteren” adını alacağını söylemem dikkatinizi cezbedecektir diye düşünüyorum. Velhasıl, Freud bu Vorstellung ’u 2 parçaya ayırır: Şey temsilleri ( Dingvorstellungen ) ve sözcük temsilleri ( Wortvorstellungen ). Bu Freud’un afazi üzerine çalışmalarından miras kalan bir ayrımdır. İşte, Freud’a göre nevrotik bir psişik aygıtın alametifarikası temsil mekanizmasının bu ikiliden müteşekkil olması ve bu ikisi arasındaki ilişkinin önceden belirli olmamasıdır. Yani, Witzarbeit ve Traumarbeit gibi bir çalışma, bir gösterene, Freud’un tabiri ile sözcüklerin plastisitesi neticesinde, “başka bir şey” yapabilir. Bu nevrotik bir imkândır. Konuşmamın başlangıcında sizlere olumsuzlama dan bahsederken tanıtmaya gayret ettiğim imkândır. Şizofrenide böylesi bir imkân Freud’a göre mevcut değildir. Psikozun bu görünümünde sözcükler şeyleri temsil etmez , şeylerin ta kendileridirler . Yani, Laclau’nun bizlere aktardığı şekilde fark a dayalı bir bağlantısallık ve dolayısıyla adlandırma bu görünümde namevcuttur. Şöyle bir açıklama yapabiliriz: Şizofrenide dil bir sosyal araç olarak kullanılmaz. Örneğin Laclau, sizlere az önce aktardığım makalesinde, “boş bir gösterenin” politik mahiyetini tartışır. Laclau’ya göre boş gösteren, “tamı tamına, gösterileni olmayan bir gösterendir.” Yani, bir yandan hâlen gösterme işiyle meşguldür, diğer yandan ise kendisine bir gösteren ya da anlam iliştirilmiş değildir. Ama tam da bu sayede, politik bir imkândır. Dolayısıyla, sosyal de bir imkândır. Bu sebeple sizlere özellikle şizofreniden bahsediyor ve onun hakkındaki görüşlerimi tüm psikoz görünümleri için genelleştirmiyorum. Örneğin, paranoya hakkında konuşuyor olsaydık, yine bir sosyal girişimden bahsedebilir olacaktık; nevrotiğinki gibi olmasa da şizofrenide bulunmayan bir girişim. Nihayetinde, “boş” bir gösterenden bahsediyoruz ama görebildiğiniz üzere, “olumsuz” bir durumdan değil, olumsuzlanabilir bir durumdan, yani bir imkândan bahsediyoruz. Geriye, esasında, adını vermeden de olsa açıklamış bulunduğumuz Gerçek kalır. Gerçeklik değildir bu. Örneğin bahsi geçen politik imkânlar, bir yandan, gerçekliklerdir. Bunları hem tecrübe hem de inşa ederiz. Bizim yapıp etmelerimizdir bunlar. Tam da boş göstereni boş kılan, dolayısıyla olumsuzlanabilir olması sebebiyle pozitif olan bir imkânsızlıktan doğarlar. Bunun Freud’daki karşılığı, “şey” temsili, Dingsvorstellung ’tur. Jacques-Alain Miller’den aktarıyorum. Miller bize şimdiye dek hakkında pek çok Freudcu yorumda bulunduğumuz şizofreniyi Lacancı bir çerçevede tanımlayacak ve onun Gerçek ile münasebetine değinecek: Şizofreniği nasıl tanımlayacağız? Şimdilik, Lacan’ı da takip ederek, onu özgüllüğü hiçbir söyleme, sosyal bağa yakalanmamış olmakta yatan özne olarak tanımlamayı öneriyorum. Şizofren olmadığımız zaman hepimizin yaptığı gibi, sembolik olan aracılığıyla kendini Gerçek olana karşı savunmayan tek öznenin bu olduğunu da ekliyorum. Kendini Gerçek olana karşı dil aracılığıyla savunmaz, çünkü onun için sembolik olan gerçektir. Artık, Miller’in son cümlelerinin gerekçesine aşina olduğunuzu umuyorum. Hâlen biraz karmaşık yahut uzak geliyor olabilir. Bu sizi hayal kırıklığına uğratmamalı. Tüm bunlara biraz zaman vermeli ve ele aldığım metinleri bizzat tecrübe etmelisiniz. Bugünlük bu kadar. Teşekkür ederim. [1] Burada şu dipnotu düşmek gerekir: Bu cümle, belleğin yapısının sabit olduğuna, yani “geçmişte kalan” olayların bir kaydını tuttuğuna atıfta bulunuyor gibidir. Bununla birlikte durum böyle olmaktan uzaktır. Freud 1896 gibi eseri açısından erken kabul edilebilecek olan bir tarihte dahi belleğin durmaksızın yeniden kurulan bir yapı olduğundan bahseder.
- Freudcu bir soru: Différance ve Çiftcinsellik
Jacques Derrida (1930–2004). Ulf Andersen, Getty Images. Freudcu keşif bize insandaki tüm doğal ahengin derinden hoşnutsuz olduğunu öğretir. Mesele yalnızca çiftcinselliğin esas bir rol oynaması değildir. Bu çiftcinsellik biyolojik bakış açısından şaşırtıcı değildir zira insanda düzenleme ve normalleştirme araçlarına erişim genel olarak memeliler ve omurgalılarda gözlemlediğimizden çok daha karmaşık ve farklıdır. Sembolizasyon, yani Yasa, burada esas bir rol oynar. Şayet Freud Ödipus karmaşası üzerinde totemler ve tabular sosyolojisi inşa edecek kadar ısrar ettiyse, bunun nedeni açık ki Freud için Yasa’nın ab origine orada olmasıdır. Dolayısıyla insanın kendisine köken sorusunu sorması söz konusu olamaz. Yasa tam da en başından beri oradadır, her zaman orada olmuştur ve insan cinselliği kendisini onun aracılığıyla ve onun vasıtasıyla gerçekleştirmelidir. Temel yasa basitçe bir sembolizasyon yasasıdır. Ödipus karmaşasının anlamı budur. Bu sebeple, tahayyül edilebilen her şey Verdichtung, Verdrängung ve Verneinung ’un üç dizgesi altında vuku bulur. - Jacques Lacan, 3. Seminer , 11 Ocak 1956 ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- Bugün için kendimize yönelteceğimiz ilk soru şu olmalıdır: Bir soru, yani bugünkü sunumun başlığındaki gibi bir şey, nasıl olur da “Freudcu” olarak nitelendirilebilir? Bir soru Freudculuğunu nereden alır? Geçmiş görüşmelerimizde olduğu gibi bugün de Freud’un muhtelif metinlerini elden geçireceğimiz şimdiden aşikârdır. Lâkin bir yazarın eseriyle meşgul olmak, bu esere sorduğumuz (ya da bu esere sordurduğumuz) soruları, belki içerikleri belki de biçimleri gereği, hangi şartlar altında o yazara yaraşır kılar? Yani, Freud’un eseriyle meşgulken uğraşımızın Freudcu olduğuna hangi noktada kani olabiliriz? Bu sorulara genel bir cevap vermek imkânsız olabilir. Fakat bugün için gündemimiz Freud’un eseri ise ve onun yazısına kulak kabartışımız şayet Freudcu klinikten miras almış bir tutumun sonucuysa, soruşturmamız Freudcudur. Yani bugünkü soruşturmamızı Freudcu kılacak olan şey bilginin Freudcu bir türüne iman değildir. Çünkü Freudcu klinik bir “bilgi” kliniği değildir. Bu klinikte gerçekleştirilen araştırmaların neticesinde bir bilgi geliştirilebilir fakat bu tamamen başka bir şeydir. Freudcu klinik analizanlarını bildiklerini bulmak için dinlemez. Nitekim, bildiğini bulmak isteyen bir kimsenin dinlemesine gerek de yoktur zira duyduğu ne olursa olsun, aradığını bulacaktır. Bu sebeple, örneğin Lacan, 3. Seminer ’inde Freud’un Schreber’in hatıratını bir “dil bilimci gibi” değerlendirdiğini söyleyebilmektedir. Freud’un bu dil bilimci tavır için böyle bir bilimin geliştirilmesine ihtiyacı olmamıştır. Özetle, analitik çalışma içerisindeki tüm gayretimiz bir başka olasılığa şahitlik etmekse bir metin ile münasebetimizin de tam olarak bu olabileceğini söyleyebilmek mümkündür. Bugünün ikinci sorusu ise şudur: Hiçbir soru ibaresi (ve hatta soru işareti) taşımayan bu başlıktaki “soru” nerededir? Bugünkü birlikteliğimiz neyi soruşturur? Nitekim, Différance ile çiftcinsellik kavramları arasına gelen “ve” bağlacının da soru sorar bir yanı yoktur. Görüleceği üzere soru, Freud’un çiftcinsellik mefhumunu ele alma biçimine dairdir; bugün bu biçime ilişkin araştırmamızda, biraz evvel bahsetmiş olduğumuz klinik tutumu sürdüreceğiz. Bu kavramın Freud’daki erken görünümleri ve Freud’un Fliess’ten miras aldığı tanım, bilindiği üzere, her bir kişide “iki” cinsiyetten de özellikle bulunduğunu ima eder. Kabaca izah etmek gerekirse, anatomik bir erkek baskın olarak eril olmak ile birlikte dişil özellikler de sergileyebilir vesaire. Bunun gibi erken anlayışlar üzerinde durmayacağız. Freud’un bu düşünceyi tamamen bir kenara bıraktığını ve “anatominin cinsiyeti tek başına belirleyemeyeceğini” öne sürdüğünü gösterebilmek ziyadesiyle kolaydır. Bizim ilgimizi çeken, üzerindeki görüşlerini uzun yıllar boyunca değiştirmeyi ve geliştirmeyi sürdürdüğü bu kavramın, Freud’un eserindeki önemli görünümlerine eşlik eden biçimdir. Freud’un “çiftcinselliği” doğrudan ele aldığı tek bir metin mevcuttur: “Histerik Düşlemler ve Çiftcinsellik ile İlişkileri”, 1908. Bu metin haricinde, bu konuya yapılan tüm diğer göndermeler, esas sorusu farklı olan araştırmalardaki ufak değiniler ya da önemli dipnotlardır. Soru, çiftcinsellik mefhumunun, nihayetinde, ikili cinsî atıflar ile kapsanamayan yanıdır. Yani, çiftcinsellik bugün cevaplamaya niyetlendiğimiz bir soruyu içermekte değildir. Bütün bir mesele, cevaplanamazlığa dairdir. Biz bu cevaplanamazlıkta bir çaresizlik görmüyoruz. Niçin? Bugün nasıl bir yapısallığı tartışmaya açıyoruz? Kabaca özetlemek gerekirse: Freud, ilk yıllarında, çözülebilecek bir sorun olarak cinsiyeti nevrozların etiyolojisini anlamak yolunda bir araç olarak kullanmayı denemiştir. Burada mesele insan ruhsallığının merkezine neyin yerleştirileceğine dairdir. Bu türden bir yaklaşımın, kaçınılmaz olarak, varsayımları vardır. Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu içerisinde çiftcinsellikten bahsettiği uzunca dipnotu inceleyiniz. Freud’un kendisi “erilliği erkeklik ve dişilliği kadınlık ile bir tutmakta aceleci davrandığını” açıkça itiraf eder. Buradaki hata varsaymak ve sınıflandırmaktır. Böyle bir noktada, psikanalitik kliniğin tutumundan oldukça uzaktayızdır. Burada durumumuzu açıklayabilmek için Derrida’dan ilk alıntımızı yapalım: … bu indirgenemez farkın ortak zeminini ve différance ’ını düşünmeye çalışmamız gerekiyor. Üstüne üstlük rahme düşüşünü, oluşumunu, gebelik sürecini, doğum sancısını bugün ancak hayal meyal görebildiğimiz bir türden – buna da yine tarihsel diyelim – soruyla karşı karşıya bulunuyoruz. Bu sözleri söylerken, evet, doğurma süreçlerine dönüyor gözlerim – ama aynı zamanda, kendimi de dışında tutmadığım bir toplumda, gelişini haber veren fakat bunu ancak, her doğumda kaçınılmaz olduğu üzere, türsüz bir tür olarak – biçimsiz, dilsiz, çocuksu ve dehşet verici – bir ucube biçiminde yapabilen o henüz adı-konulamazla karşılaştıklarına gözlerini kaçıranlara da . Derrida’nın makalesinin başlığı “Beşerî Bilimlerin Söyleminde Yapı, Gösterge ve Oyun”, Yazı ve Fark ’tan. Makale, yapı mefhumunu düşünürken merkez problemi ile ne yapacağımızı soruşturuyor. Onu üstlenecek miyiz? Organizasyonu bir merkeze gebe mi kılacağız? Elimizde merkezleri birbirleriyle ikame etmekten başka ne kalacak? Peki onu iptal edebilir miyiz? Böyle olduğunda, bir merkezsizliği mi düşünmemiz gerekiyor? Nasıl mümkün olabilir bu? Derrida, tahmin edebileceğiniz üzere, her ikisini de seçmeden, Lévi-Straussçu “ensest skandalından”, doğa ve kültür ayrımını alaşağı eden ve dolayısıyla böylesi bir ayrımı ve ayrıştırmayı artık tanımayan bir skandaldan bahsederek devam ediyor ve şöyle yazıyor: “Esasında, söylem için yeni bir statü arayışındaki bu eleştirel çabanın en cezbedici görünen yanı bir merkeze , bir özneye , ayrıcalıklı bir referansa, bir kökene veya mutlak bir arkhe ’ye olası her göndermenin terk edildiğinin söylenmesidir.” Lâkin şöyle bir itirazla karşılaşabiliriz: “Ama siz, bugün Freud’dan bahsediyorsunuz. Burada fallus , ayrıcalıklı bir referans değilse, nedir?” Her şeyden önce, fallik olanı, Freud’un bize erojenitasyon mefhumu vesilesiyle öğrettiği bir matris olarak düşünebilmek mümkündür. Bu fallik matrisin mantığını “Narsisizm Üzerine’yi” (1914) çalışmak suretiyle inceleyebilirsiniz; Freud bu metinde bir gösteren olarak fallusün penisle sınırlandırılamayacak, penise zorunlu olarak atanmak ile sonu getirilemeyecek bir gösteren olduğunun izahını sunmaya çalışır. Zira nihayetinde erojenite, bir organın "doğal” işlevinden ibaret olmadığının teminatıdır. Lacan’ın 11. Seminer ’de “göz”ü nasıl tartıştığını hatırlayınız. “İşlev” denen şeyi sabitlemekle organı idrak etmeye yaklaşılamaz bile. Lacan’ın görüşü budur. Jacques Alain-Miller şöyle söyler: “Özne’nin bir beden ile ne yapması gerektiğine dair hiçbir doğal bilgisi yoktur. Organları ile ne yapacağını öğrenmesi gerekir. Söylemler bu işe yarar.” Dahası, işlevi sabitlemek ile tesis edilecek “organ dili” nevrotik değil psikotik bir girişimdir. Freud “Bilinçdışı” (1915) başlıklı makalesinin son bölümünde organ dilinin şizofrenik bir belirti olduğunu dile getirir ki bu az önce sizlere işaret ettiğim Narsisizm metni ile uyum içerisindedir. Psikotiğin organ dili, “her şeye yeter”. İşlevseldir. Oysa objet a , Lacan’a göre, bizden ayrılan bir parçadır; fallusün işleviyle benzeşebilişi eksikliğinden gelir. Kastrasyon ile mümkün olan kurucu ve kurgucu bir eksiklik. Freud’un karşılaştığı ilk histeri vakalarındaki felçleri nasıl “organik” olanlar ile mukayese ettiğini hatırlayınız. İlk tespiti şu olmuştu: Bu hastalar organlarının temsillerine başka bir şey yapamıyorlar . Yani, konversiyon söz konusuydu, dolayısıyla, kitlenmişlerdi. Organları herhangi bir şey olmakta başarısızdı. Niçin? Çünkü bir şey olmuştu ve başka bir şey olamıyordu. Bu durumun gerekçelerini sizlere verdiğim farklı seminerlerde izah ettim. Bugün bu tartışmayı farklı bir şekilde ele alacağım. Şu önermeyi öne sürerek başlayabiliriz: Bastırılanın geri dönüşü, bastırılmış ve gizli kalmış bir şeyin, bir gün ortaya çıkması değildir. Psikanaliz bir gizin üzerindeki perdeyi kaldırmayı vaat etmez. Her nasılsa, psikanalizin böyle bir şey olduğunu zannetmek yıllar içerisinde geçer akçe hâline gelmiştir. Bu sanı için bütün mesele gizleri giz olarak muhafaza eden savunma mekanizmalarının çalışılması ve onların işlerinin iptal edilmesidir. Bunun için savunma mekanizmalarını tasnif etmek ve faydalı olanları olmayanlardan ayırmak kâfi gelecektir, vesaire. Böylesi bir yaklaşımda Freudcu hiçbir şey olmadığını idrak edebilmek namına herhangi bir Freud metnine başvurmak kâfidir. Örneğin, 1899 tarihli “Perde Anılar’ı” ele alalım. Bu harikulade metnin son satırlarında Freud okurlarına “çocukluk hatıraları diye bir şey olmadığını” bildirir. Bütün mesele, çocukluğa dair sahip olduğumuz şeylerdir. Bu şeyler tam da hatırlama anında, yani tam da sanki çocukluğumuzu hatırlamak suretiyle yeniden yaşadığımız o anlarda kurulurlar. Kelimenin tam manasıyla, hatırlamadan evvel ortada çocukluk diye bir şey yoktur. Ama çocukluğun erişimimizin uzağında kalmış bir kütle gibi olduğunu, bir noktada onun üzerindeki perdenin kalkacağını ve tüm hakikatin bizim için gözle görülür olacağını ummak sakinleştiricidir. Bu umut yalnızca Freud’un eserinin kaderi değildir ve yirminci yüz yılın tüm önemli sosyal bilim ve felsefe çalışmaları, doğrudan ya da dolaylı olarak, böylesi bir anlayışın sırtını dayamış olduğu nedensellik ve zamansallık ile meşguldür. Derrida’nın da yukarıda atıfta bulunduğum makalesi, esasen, bu problem ile ilgilenmektedir. Bunlar hiç de hafife alınamayacak risklerdir. Bastırmanın “bir şeyi” bastırdığına inandığınız anda, örneğin cinsiyetin genital organlar ile belirlendiğini varsaymaktan hiç de uzakta olmamış olursunuz. Mesele ihtimallerin masum gözüküp gözükmemesi değildir. Bu Freudcu bir ifade ile bir Weltanschauung , yani “dünya görüşü” problemidir. Derrida’nın différance ’ını tanıtmak ile başlayalım. Esasen onun farklardan müteşekkil bir sistemin hareketi olduğunu söyleyebilmek mümkündür. Sadece böyle düşünmek, différance ’a bir gösterge atamak riski barındırdığı için pek elverişli değildir. Différance , bir başka tanım ile Derrida’nın Hegelci spekülatif diyalektik ile arasına koyduğu mesafenin ( Positions , s. 44), diyalektiğin “üçüncü bir terimde” huzur ve sonuç bulamamasının müsebbibidir. Nedir spekülatif diyalektik? Derrida’ya göre “Metafiziğin ikili karşıtlıklarından kaçınmak için, basitçe, onları nötralize etmek ve bu karşıtlıklardan müteşekkil kapalı bir sisteme tamah etmek, dolayısıyla onu onaylamaktır.” Neden? Çünkü “ikili karşıtlıkların hiyerarşisi kendisini daima yeniden kurar”. Dolayısıyla gereken şey, Derrida’ya göre, sonsuz bir analizdir ( Positions , s. 42) ( bu kavrama aşinayız! ). “Şayet yayılma ( dissemination ), spermal différance kesin bir kavramsal anlam içerisinde özetlenemiyorsa bunun sebebi onun yıkımının güç ve biçiminin semantik ufukları patlatması dır.” Göreceksiniz, Freudcu alanda, bu noktadan çok uzakta değiliz. Derrida Margins of Philosophy başlıklı kitabı içerisindeki “Différance” başlıklı makalesinde, différance ’ın “a”sının bir piramit, bir anıt mezar gibi olduğunu bildirir. Suskun bir anıt gibidir bu a harfi. Yazıda belirgin, seste değildir. Derrida şöyle açıklar: E ve a arasındaki grafik farkın piramidik sessizliği elbette ki yalnızca fonetik bir yazı sistemi ve tarihsel olarak fonetik yazı ile bağlantılı dil ve gramer içerisinde işlev görebilir zira bütün olarak kültür fonetik yazıdan ayrılabilir değildir. Alıntı bu kadardı. Şimdi bir anahtar: Bugün aklınızda daima Rüyaların Yorumu ’nun 6. Bölüm’ünün, yani rüya çalışması başlıklı bölümün açılış satırlarını bulundurun. Freud’un bütün bir gayreti, bu çalışma içerisinde hiçbir şeyin olduğu gibi ele alınamayacağını gösterebilme maksadı taşır. Bölümün hemen başında vermiş olduğu karikatürize bir örnek ile Freud bize bir rüyanın imgelerinde sesleri nasıl duyabileceğimizi sezdirmeye gayret eder. Bu nevrotik bir imkândır. Zira şu anda, şeyleri göstergeler olarak alabileceğimiz, as itself olarak alabileceğimiz, kendilerinden menkul olarak değerlendirebileceğimiz paranoyak bir düzlemde değiliz. Elbette ki bu nevrotik düzlem paranoyak özelliklerden tümden münezzeh değildir. Bunu Jacques Lacan’ın topolojisi vesilesiyle biliyoruz. İmgesel olanı kaldırıp bir kenara koymuyoruz. Fakat bugün nevrotik bir ekonomiyle meşgulüz. Oikosis , yani anıt mezar. Oikos , ekonomi. Derrida’nın makalesi, bu etimolojik yakınlığı vurgulayarak başlar. Peki, nedir nevrotik ekonomi? Esasen, Freud’un sonlarına eklediği Arbeit ile eserinde ayrı bir konum atfettiği işlerin (tıpkı, rüya çalışması gibi) tekniğidir. Bu yakınlık bizim için son derece önemli. Freud’un eserine bakın; Freud’un eserine, bilhassa bu eser, köken hakkında çeşitli soruşturmalar içerisindeyken ne hâle gelir, görmek için bakın. Freud on binlerce sayfa yazmıştır ve hiçbir şeyin kökeni hakkında hiçbir şey söylemez. Söz konusu olan şey “başlangıç” olduğu zaman, Freud ne kadar gürültülü olursa olsun, onda tek bir nokta bulamazsınız ki başlangıca delalet etsin. Kurgular vardır muhakkak. Göreceksiniz, birazdan Derrida, kurgudan başka hiçbir şey olmadığını da söyleyecektir. Ne zaman ki Freud çeşitli kavramların önüne - ur ön ekini getirir, söz konusu kavram dağılmaya, çoğalmaya başlar. En az ikiye bölünür. Kurguları böyle anlarda tespit edebilirsiniz. Freud’un eseri olgunlaştıkça, bu imkânsızlık daha da görünür olur. İşte bu sebeple, birazdan hakkında daha çok şey söyleyebilecek olduğumuz erken Freud, çeşitli nevrotik görünümlerin çeşitli cinsiyetlere atfedilebileceğine inanan bir adamdı. Obsesyonel nevrozun erkeklik, histerinin ise kadınlık ile ilgili olduğuna, kısa bir süreliğine de olsa, inandı. Çünkü eseri, Derridacı bir ifade kullanacak olursak, kısıtlı bir ekonomi içerisinde soruşturabiliyordu. Nevrozların etiyolojisinin, Charcotcu bir anlayışın gerektireceği gibi, kalıtım ile açıklanabileceğine (kalıtımın önemini vurgulamayı hiç bırakmamış olsa da) inanmıyor ve hastalıkları başlatan özgül bir neden arıyordu. Kavramlar henüz toydu ve Freud çözüm bulabileceğine inanan bir adamdı. Ama… Hegel başarısızlığa uğradıysa, bunun bir hata yüzünden olduğu söylenemez. Bizzat başarısızlığın anlamı hataya yol açan şeyin anlamından farklıdır: Tek başına hata, belki de şans eseridir. Hegel’in “başarısızlığı”ndan genel olarak sahici ve anlam yüklü bir hareketten bahseder gibi bahsetmek gerekir. Alıntı Derrida’dan. Konu Hegel ve Bataille hakkında. Biz ise burada, Freud’un başarısızlığını önemsiyoruz. Bu zorunluydu ve nihayetinde muzafferdi. Freud’un eseri, anlamanın efendiliğinden vazgeçebileceği diyalektik olgunluğu henüz kazanmış değildi. Bununla birlikte, elbette ki erken Freud’da sonraki yıllar üzerinde büyük etkisi olacak soruşturmalar bulabilmek mümkündür. Freud histeriklerin “sinir sistemi içerisinde bir sıkışıklık yaratan bir enerji fazlasından mustarip olduğunu” dile getirdiğinde tarih 1888 idi. Yine aynı yıllarda yaptığı gözlemlerin neticesinde, histeriklerin beden tecrübelerini belirleyen şeyin “dil” olduğunu söylemekte de gecikmemişti. Bu önermeler, psikanalizin o tarihlerdeki olgunluğu düşünüldüğünde, neredeyse anakronik keşiflerdir. Zamanlarını çoktan aşmışlardır. Freud’un eseri, Freud sezgisi için rüyalarda, esprilerde, gündelik yaşamın aksaklıklarında yeni araştırma sahaları bulduğunda, olgun bir görünüm kazanmaya başlar. Zira söz konusu eser, buralarda, esasında en başından bu yana kendisine musallat olmuş olan açmazların çalışılabileceği bir alan bulabilmiştir. Yerimizi netleştirelim. Lacan, 3. Seminer ’inin 3. Oturum’unda şöyle yazıyor: “Bu durum hem Schreber’in metninde hem de bir hastada görülebilir. Öne sürülen bu sözcükler, neyseler o anlama atıfta bulunabilmeye muktedirdir. Bu kendisinden başka hiçbir şeye atıfta bulunmayan bir anlamdır, indirgenemez.” Burada Lacan tarafından nakledilen anlam, paranoyak bir anlamdır. Sizlere bu paranoyak anlamın metapsikolojik gerekçelerini geçtiğimiz yıl gerçekleştirdiğim seminerlerde naklettim. Çalışılması gereken husus, Freudcu topoloji içerisinde Lacancı semboliğin karşılığının nasıl kurulduğudur. Bunun idrak edilebilmesi için şizofreninin Freud için niçin önemli bir psikoz görünümü olarak öne çıktığının tahlil edilmesi icap eder. Şizofreniyi nevrozlardan ayıran özellikler, ilk adımdır. Bu adımdan sonra şizofreni ve paranoya arasındaki farka geçilebilir. Özne’yi paranoyak bilginin kıskançlık ve agresyon ile dolu rekabetinden ayıracak olan şey konuşmadır. Lacan şöyle yazıyor: “Konuşma daima bir pakt, bir anlaşmadır. İnsanlar başkalarıyla anlaşırlar, hemfikir olurlar: Bu senin, bu benim, bu budur, şu şudur.” Bu pakt, anlaşmak zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Şimdi, Derrida’nın özneyi nasıl tarif ettiğine bakalım: Bu, öznenin (kendisiyle özdeşliğinde ya da nihayetinde kendisiyle özdeşliğinin bilincinde, özbilincinde) dile yazıldığını, dilin bir “işlevi” olduğunu, ancak konuşmasını bir farklılıklar sistemi olarak dilin kuralları sistemine uygun hale getirerek – sözde “yaratım” ya da sözde “ihlal”de bile – ya da en azından genel farklılık yasasına uyarak ya da Saussure'ün “konuşma dili eksi konuşma” olduğunu söylediği dil ilkesine bağlı kalarak konuşan bir özne haline geldiğini ima eder. Şimdi, bu pakt, anlaşma ya da ekonomi nin Freud’daki tarihine geçelim. Size yukarıdaki anahtarı, yani Rüyaların Yorumu ’na dair örneği, yok yere vermedim. Rüyaların Yorumu , Özne’nin dilin bir işlevi olduğunu dile getirmenin en karakteristik Freudcu yoludur. Bu sebeple Freud bizi uyarır: Düşleri, onların bize gösterdiği imgelerin anlamlarını verili kabul etmekle yorumlayamayız. Freud şöyle yazıyor: “Rüya düşüncelerini duyduğumuz anda makul ve anlaşılır buluruz.” Değil mi? Ama bu noktada kalamayız . Freud devam ediyor: “Ama rüya içeriği bir yandan da imgeler dilinden oluşur ve bu dilin sembollerini rüya düşüncelerinin diline tercüme etmek gerekmektedir. Bu sembolleri, semboller arasındaki ilişkilere bakmadan, sadece görüntü değerleriyle ele almak bizi yanlış bir yola sevk eder.” Bütün bir mesele, rüyanın arzunun ifadesi oluşudur. Öyleyse arzu, bizim “görüntü değerine” bakarak yorumlayabileceğimiz bir temayül değildir. Freud bunu 1923’te kaleme aldığı bir dipnotta olağanca açık bir şekilde ifade eder. Analizanlar analize iyileşmek için başvurur ama bu, analizin bu talebi olduğu gibi ele alabileceği anlamına gelmez. Aksi takdirde tam da “iyi olacak olan” analizanların çalışmayı terk etmelerini anlayamıyor olurdu. Tam tersi de eşit derecede önemlidir. Analizanlar analistlerine peygamber muamelesi yapmaya teşne olduğu için analist bu konumu işgal edemez. “Psikanaliz kuralları hekimin kişiliğinden bu şekilde yararlanmasıyla taban tabana zıt olduğundan burada çözümlemenin etkinliğine başka bir sınırlama olduğu dürüstçe itiraf edilmelidir” diyor Freud. İlginizi çekiyor ise “Ego ve İd’in” (1923), V. Bölüm’ünde kaleme aldığı bir dipnottur bu. Şimdi, Derrida’nın söz konusu makalesi içerisinden bize Freud’la bugünkü münasebetimizde bir his kazandıracak birkaç satır alıntılayacağım. Derrida’nın bahsettiği şema, sizlere daha evvel “Regresyon” konulu sunumumda aktarmış olduğum, Rüyaların Yorumu ’nun 6. Bölüm’ünün ilgili alt kısmında bulunan meşhur “regresyon” şemasıdır: Freud’un düşüncesine rehberlik etmeyi hiç bırakmayan bir şema uyarınca izin hareketi tehlikeli yatırımı ötelemek/ertelemek, bir rezerv oluşturmak suretiyle kendisini kollayan bir yaşam gayreti olarak tasvir edilmiştir. Ve Freudcu düşünceyi yaran tüm karşıtlıklar, onun kavramlarının her birini différance ekonomisindeki sapak momentleri olarak birbiriyle ilişkilendirir. Bir kavram, farklı ve ötelenmiş olarak ötekidir, biri diğerinden farklı ve ötelenmiştir. Bir kavram différance içerisinde ötekidir, ötekinin différance ’ıdır. Bu nedenle, görünüşte kesin ve indirgenemez olan her karşıtlık (örneğin ikincil olanın birincil olana karşıtlığı) şu ya da bu anda “teorik bir kurgu” olarak nitelendirilir. Derrida, kendi différance ’ının iki önemli değerini Freud’un eserinde bulur. Yani différance ’ın bir yandan ayrım, mesafelenme , ayrışma ve diğer bir yandan da sapma, ertelenme, rezerve edilme ve zamansallaşma manasına gelişi. İşte bu sebeple, yukarıda aktarmış olduğumuz paragraftan da anlaşılabileceği üzere, Derrida’nın Freud’a yönelik tartışmalarında “regresyon şeması” önemli bir uğraktır. Bu önemli uğrak, benim de sizlere başka sunumlarımda nakletmeye gayret ettiğim üzere, kaynağını Freud’un W. Fliess’e gönderdiği meşhur 6 Aralık 1896 tarihli “52. Mektup’undan” alır. Bu mektup, Freud’un ruhsal aygıta dair (benim bildiğim kadarıyla) ilk şemasını içerir ve şu önemli ifade ile başlar: “Benim teorimde esasen yeni olan şey, hafızanın tekrar tekrar yeniden kurulduğu tezidir.” Bu şema bize Freud’da sembolik düzlemi sezdirebilecek olan en önemli erken kanıtlardan bir tanesidir; önemi ne kadar vurgulansa azdır. Bunu sizlere aktarabilmek adına bugün adı farklı bir bağlamda geçmiş olan Lévi-Strauss’a geri dönelim. Size, yıllar evvel kaleme aldığım bir makaleden önemli bir örnek aktaracağım. Lévi-Strauss Yapısal Antropoloji ’nin “Simgelerin Etkililiği” başlıklı bölümünde Marie Bonaparte’ın “Bir Primal Sahnenin Analitik Keşfi Üzerine Notlar” (1945) başlıklı makalesinden bahseder. Bu makalede Bonaparte, analizi devam etmekte olan bir kadının görmüş olduğu düşe bir yorum getirir ve bu yorumun neticesinde kadının analizinde önemli bir yer teşkil edecek olan bir “birincil sahne” gündeme gelir. Bonaparte, mevzubahis makalesinin son bölümünde bu vakanın özgüllüğünü bu “birincil sahnenin” çeşitli tanıklıklar ile doğrulanmış olmasında görür; hasta, “araştırmacı ruhunun da yardımıyla”, üvey amcası ile bakıcısı arasındaki cinsel ilişkiden şüphelenmekte haklı olduğunu kanıtlamıştır. Hastanın “tarihsel gerçekliğe” yönelik arzusu (Bonaparte’a göre) oldukça karakteristik olduğundan, onun yazar tarafından aktarılan şu sözlerini burada yinelemek yerinde olacaktır (Bonaparte, 1945: 124-125): “Fakat sana bana doğruyu söylemen için yalvarıyorum. Bu durum sebebiyle senin hakkında kötü düşünmüyorum ve bu yalnızca bilimsel bir ilgi olarak kabul edilebilir. Bana doğruyu söyle…” Lévi-Strauss, Bonaparte atfından hemen sonra şöyle söyler (2012: 292): “Olaylar konusunda herhangi bir tereddüdümüz yoktur.” Bu onun bir sonraki bölümde sunacağı açıklamalar için de son derece kritik bir cümledir. Bu cümleyi şu şekilde yeniden formüle etmekte bir sakınca görmüyorum: Neye istinaden tarihsel gerçekliğe, başka bir açıklamayı iptal etmek ya da onamak ayrıcalığı bahşedilebilir? Dahası, bir açıklamanın tarihe nihaî anlamını bahşedebilme kabiliyeti neye istinaden sınanır? Lévi-Strauss şöyle yazar (2012: 293) [1] : “Olaya ya da öyküye göre, bu yapılar – ya da daha doğrusu yapıya ilişkin bu yasalar – zamana bağlı değildir. Ruh hastasının bütün ruhsal yaşamıyla sonraki bütün deneyimleri, başlangıçtaki efsanenin katalizör etkisiyle özel ya da baskın bir yapıya göre düzenlenir…” Freud zaman zaman yeniden düzenlenen bir hafızadan bahsederken Lévi-Strauss katalizör vazifesi görecek bir efsaneye atıfta bulunur. O hâlde şu sorulabilir: Bu katalizör, öznenin başından geçebilecek herhangi bir olayın kendisine atıfla anlam kazanacağı , dolayısıyla öznenin tarihindeki yerini alacağı “sabit” bir referans noktası olarak mı kabul edilmelidir? Yani, özetle, olaylar arasındaki artzamanlı ilişkinin yerine bu katalizör ile müteşekkil bir eşzamanlılık mı geçmiştir? Tarihteki “bir” an, tarihin açıklığını tüketebilir mi? Bizim bugün, Derrida’nın Freud’un eseri için işaret ettiği yolun önemini vurgulayabilmek adına ele alacağımız Freudcu kavram “çiftcinsellik” oldu. Bu kavram üzerine konuştukça, Derrida’nın différance ’ı açıklamak için başvurduğu iki özelliğin Freud’un eserine nasıl saçıldığını, dağıldığını, yayıldığını görme fırsatımız olduğunu ve çiftcinselliğğin Derridacı différance ’ın Freud’daki bir karşılığı olmaktan ziyade Freud’un eserinin çeşitli özelliklerinin bir tecessümü olduğunu sezebilmiş olduğumuzu umut ediyorum. Yani, Freud’un çiftcinsellik hakkındaki “nihai” görüşleriyle ilgilenmiyoruz. Bunun sebebi, bu görüşleri önemsiz bulmamız değildir. Bütün bir mesele, yaklaşık 40 yıla yayılmış bir sürede, Freud’un eserinde bu kavramın nasıl tecessüm ettiğinin tahlil edilmesidir. İşte bugünkü sunumumuzu Freudcu kılan budur. Geçtiğimiz yıllarda bu kavramı ele aldığım pek çok sunum gerçekleştirdim. Bu sunumları bugün tekrarlamak yahut onların bir özetini sunmak gibi bir niyetim yoktu. Kavramı tanıtmaya ise şu şekilde başlayabilirim: Standart Baskı editörlerinin “Ego ve İd’e” (1923) düştüğü meşhur dipnotu bilenler, Freud’un çiftcinsellik kavramını bir zamanlar yakın arkadaşlık ettiği W. Fliess’ten öğrendiğini bilirler. Freud kavramdan son derece etkilenir ve “cinsel ilişkiyi dört kişi arasında gerçekleşen bir şey olarak düşünmekten kendisini alamadığını” dile getirir. Bununla birlikte, Freud ve Fliess’in kavram üzerine görüşleri aynı kalmamıştır. Freud’un Fliess’e bu kavram özelinde yönelttiği eleştirilerden bazılarını bulabilmek için meraklı okur 1919 yılında yayınlanan “Bir Çocuk Dövülüyor’un” son sayfalarına başvurabilir. Burada Freud’un hem Fliess’e hem de Adler’e getirdiği eleştiriler son derece önemlidir ve bana soracak olursanız bu eleştiriler fazlasıyla göz ardı edilmiştir. Freud öncelikle Adler’e “penisin önemini abarttığı” için ve Fliess’e de “cinsiyeti anatomik özelliklerle açıklamak hatasına düştüğü için” ağır eleştiriler yöneltir. Fakat artık sizlere sezdirebilmiş olduğumu umut ediyorum ki Freud’un bu eleştirilerine atfettiğimiz önem, içeriklerinden kaynaklanmamaktadır. Sezgimiz onun stilini ilgilendirir. Daima klinik bir tutum takınmaktan bahsediyorum. Analitik bir kulak, “açılıp kapanacak” bir özellik değildir. Her şey işitilebilirdir. Freud’u işitebiliriz. Différance ’ın sessiz a’sını işitebiliriz. Analizanlar niçin dinlenir? Analizin onların anlattıklarını öğrenmek ve onları anlamak gibi bir gayesi bulunmakta mıdır ki? Analistler onların hayatlarını “iyi bilen” insanlar mıdır? Uzmanlıklarını, onların hayatlarına dair onların dahi unuttukları detayların çetelesini tutmakla mı elde ederler? Pozisyonlarının tüm bunlarla hiçbir ilgisi yoktur. Bu Freud’un “benim teorimdeki yegâne yenilik” dediği şeye taban tabana zıt bir anlayış ise bu anlayışa başvurarak Freud okuyamazsınız. İsterseniz Freud’un eserini dönemlere ayırıp onun makalelerini özetlemekle bir “giriş” sunduğunu zanneden yazarların Türkiye’de çokça sevilen kitaplarına başvurabilirsiniz. Bu kitapların hiçbir işe yaramamasının sebebi, yazarlarının kaleminde psikanalitik hiçbir şey olmamasıdır. Teşekkür ederim. [1] Vurgu bana ait.
- Psikanaliz ve Şiddet
Bu metin İstanbul Medeniyet Üniversitesi Psikoloji, Sosyoloji ve Hukuk Kulübü öğrencileri tarafından davet edildiğim 22.02.2025 tarihli "Şiddet" başlıklı sempozyumda tarafımca sunulmuştur. Herkese merhaba, Öncelikle, davetiniz için teşekkür ederim. Bu davet bana ulaştığında, beni bizzat davet edilmemden daha mutlu eden şey, psikoloji, sosyal hizmet ve hukuk gibi üç önemli disiplinin öğrencilerinin birlikte çalışmalarının sonucunda bugünkü gibi bir buluşmanın meydana gelmesiydi. Türkiye’de disiplinler arası çalışmaların, her ne kadar herkesin dilinde çoktan yer etmiş olsalar da hakkaniyet ile sürdürülen şeyler olduğuna inanmıyorum. Hakkaniyet ile kastettiğim şey, disiplinler arası bir söz söylediğinizi iddia ettiğinizde, atıfta bulunduğunuz her bir disipline göstermiş olduğunuz sadakattir. Bir disipline ait, olgunlaşabilmesi belki on yıllar almış kavramları bir başka disiplinin araştırmaları içerisinde dilediğinizce eğip bükmenin saygıyı hak eden bir girişim olduğuna inanmıyorum. Örnek vermek gerekirse, beni tanıtırken bahsedildiği üzere, birkaç yıl evvel sevgili arkadaşım Ezgi Duman ile birlikte Yunan hukuk profesörü Costas Douzinas’ın kimi makalelerini derleyip kitaplaştırarak Türkçeye çevirmiştik. Douzinas’ın benim için en etkileyici yanı, siyasi bir kariyeri de bulunan bu saygıdeğer hukukçunun, psikanalitik ve felsefî metinlere gösterdiği sadakat ve eleştirel yaklaşımı idi. Böyle yazarlar ile karşılaştığınızda, onları tanımlamakta zorlanırsınız. Bu da olabilecek en iyi şeydir. Derridacı bir ifade ile aşina olduğumuz kısıtlı spekülasyonun, yani zıtlıklar çerçevesinde kurduğumuz tüm bir düşünce dünyasının anlam ufuklarını patlatan bir şeydir bu. Ben sizlere bugün Freud’un 1930 yılında yayınladığı Uygarlığın Huzursuzluğu başlıklı kitap için bir anahtar sunacağım. Yani, esas gayemiz, ele aldığımız tüm kavramların neticesinde, Freud’un önemli bir kısmını “saldırganlığın ve şiddetin kökenlerine” hasrettiği bu kitabı sizler için okunaklı kılabilmek adına mütevazı bir girişimde bulunmaktır. Tartışmamıza bu metinden bir alıntı ile başlayalım. Freud kitabının ikinci bölümünde şöyle yazıyor (2013, 37): Yapımız icabı yalnızca karşıtlıklardan yoğun bir zevk alabiliriz, sürekli durumlardan aldığımız zevk ise pek azdır. Böylelikle mutluluk olanaklarımız zaten bünyemizle kısıtlanmış olur. Mutsuzluk duymak ise çok daha kolaydır. Şimdi, bu paragrafı beraberce çalışalım. Öncelikle, Freud’un zıtlıklara yaptığı gönderme ile az evvel Douzinas’ın tanımlanamaz bir insan olduğundan bahsederken benim Derrida’ya yaptığım atıf arasındaki yakınlığı sezmiş olduğunuzu düşünüyorum. Fakat bu yakınlığa gereken hassasiyeti gösterebilmek adına, sizlere Freud’un bünyemiz derken neyden bahsettiğini açıklamam gerekiyor. Göreceğiniz üzere, bu oldukça önemli bir konudur. Bu konuya gereken özeni göstermemek ne yazık ki Freud sonrası araştırmacıları haz ve gerçeklik ilkelerinin birbirlerine karşıt iki ilke olduğunu kabul etmek hatasına sevk etmiştir. Bu genel kabule göre psişik aygıt yalnızca ve yalnızca haz almak istemektedir ve her birimiz için aynı olduğu kabul edilen bir gerçeklik, bu haz programını sekteye uğratmak için iş başında olan bir güçtür. Temel olarak bu yaygın ve yanlış yorum, Freud’un “Ben” ya da “Benlik”, yani “Ego” hakkındaki açıklamalarının dikkate alınmamasından kaynaklanır. Benliği, sıklıkla, oluşumunu tamamlamış (sağlıklı olan durum) ya da oluşumunu tamamlamakta problem yaşamış (hastalıklı olan durum) bir özelliğimiz olarak değerlendirmekte, yani onu aşağı yukarı “kişilik” gibi bir şeye eş koşmaktayızdır. Bu başka bir teori için pekâlâ geçerli olabilir. Fakat Freud’da benlik hiç de böyle bir şey değildir. Peki, nasıl bir şeydir? Bu sorunun cevabı için sizlere iki temel metin önerebilirim. Elbette ki Freud’un görüşleri bu metinler ile sınırlı değildir ama bu metinler söz konusu kavramı ilgilendiren önemli soruların ilk kez gündeme geldiği metinlerdir. Bunlardan ilki Freud’un 1911 yılında yayınladığı “Zihinsel İşleyişin İki İlkesi Üzerine Formülasyonlar” ve ikincisi 1914 yılında yayınladığı “Narsisizm Üzerine” başlıklı metinlerdir. Bugünkü gündemimiz olan “şiddet” bağlamında bu metinleri tarihsel bir perspektifte değerlendirebilmek için Theodor W. Adorno’nun 1951 yılında yayınladığı “Freudcu Teori ve Faşist Propagandanın Örüntüsü” başlıklı makaleye başvuralım. Sizlere kısa bir paragraf okuyacağım: Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Freud’un dikkatini narsisizm ve özel olarak da benlik sorunlarına çevirmesi tesadüfî değildir. Bu mekanizmalar ve dürtüsel çatışmalar, söz konusu çağ içerisinde giderek daha önemli bir rol oynarken, uygulamacı analistlerin ifadesine göre, yönteme model teşkil eden, Charcot'nun histeriyle klinik olarak ilgilendiği ve Ibsen'in bunu bazı oyunlarına konu ettiği konversiyon histerisi gibi “klasik” nevrozlar, Freud'un kendi gelişim dönemine kıyasla artık daha az görülmekteydi. Şimdi, James Strachey’e göre Freud bu makaleyi 1913 yılında hazırlamaya başlar ve ilk taslağını da 1913’ün Eylül ayında tamamlar. 1914’ün Mart ayında da (yani 1. Dünya Savaşı’ndan 4 ay önce) “Narsisizm Üzerine” makalesi, bugün bildiğimiz hâli ile yayınlanır. Adorno’nun Freud’un bu yıllarda bilhassa narsisistik mekanizmalar ile ilgilenmeye özen gösteriyor oluşunun altını çizmesi ise bence, Jacques Lacan’ın dilinde, şöyle karşılık bulur ( 1. Seminer ’in 13. Oturum’u): “Başlangıçta, dilin öncesinde, arzu yalnızca speküler evrenin imgesel ilişkisi düzleminde mevcuttur, yansıtılmıştır, ötekinde yabancılaşmıştır. Tahrik ettiği gerilim, bir sonuçtan yoksundur. Yani, bize Hegel’in öğrettiğinden başka bir sonuçtan, ötekinin yıkımı dışındaki bir sonuçtan, yoksundur.” Savaş ve ötekinin yıkımı kapıdaydı ve Freud bir yandan “benliğin oluşumunu” diğer bir yandan da “niçin sevmemiz gerektiğini” anlamaya çalışıyordu. Eğer Uygarlığın Huzursuzluğu ’na aşinaysanız, 1930 yılında yayınlanan bu metinde Freud’un esas sorularının yine bu konulara dair olduğunu biliyorsunuzdur. Savaşın yaklaştığı hissediliyordu. 5 Mart 1933, Nasyonal Sosyalist Parti’nin iktidara geldiği tarihtir. Freud ise 1926’da kendisiyle söyleşen Georg Sylvester Viereck’e şöyle söyleyecekti: “Benim dilim Almancadır. Kültürüm, kazanımlarım Almandır. Kendimi Almanya ve Alman Avusturyası’nda antisemitik ön yargının ne kadar büyüdüğünü görene dek entelektüel açıdan Alman olarak bildim. O vakitten beridir kendime Yahudi demeyi tercih ediyorum.” Şayet mümkünse, bir süreliğine, bu anekdotları bir kenara bırakalım ve benliğin metapsikolojisi hakkında konuşmayı sürdürelim. Lacan’dan az evvel alıntılamış olduğumuz satırlara geri dönelim. Çok kısaca tanıtmak gerekirse Jacques Lacan, 1950li yıllardan itibaren, “Freud’a dönmek” ve bu vesileyle kendi öğretisini dinleyicilerine nakletmek maksadıyla verdiği, yaklaşık otuz yıllık bir seminer dizisi ile bilinen ünlü Fransız psikanalisttir. Lacan’ın Freud yorumu, büyük ölçüde, Hegelcilik ve yapısalcılık üzerine temellenmiştir. Sizlere aktarmış olduğum ifadesi, 1. Seminer ’indendir ve Lacan bize dilden noksanlığın (bununla kastettiğimiz şey bir konuşma engeli olan dilsizliğe dair değil, Lacancı terminoloji ile sembolik düzleme dairdir) sonucunun kaçınılmaz bir şekilde yıkım, yani bir başkasına yöneltilen saldırganlık, şiddet olduğunu bildirmektedir. “Başlangıçta” diyor Lacan, bu vesileyle biz de başlangıca dönelim. Lacan başlangıç derken “imgesel” düzlemi kasteder. Bu düzleme ilişkin en karakteristik Freudcu açıklamaları, sizlere az evvel adını vermiş olduğum “Narsisizm Üzerine’de” buluruz. Freud’a göre ego, daima sahip olduğumuz bir şey değildir. Gelişmesi gerekir. Ego nihayet tesis edildiğinde, psişik aygıtta yeni bir eylem olarak iş görmeye başlar. Bu sözcüklerin önemi göz ardı edilemez: Ego, yeni bir eylemdir . Bir durağanlık, sabitlik, süreğenlik vesaire değildir. Bir hareketliliktir; bir başka kişi karşısındaki pozisyonumuzdur. Dolayısıyla, önemli ölçüde bu başkasıyla ilgilidir. Bu başkası vesilesiyle kendimize dair edindiğimiz bir imgedir. Yani, kendi beden bütünlüğümüze dair sahip olduğumuz en temel (ama en temel olduğu için en doğru değil) yargı, bir başkası karşısında olmaktan gelir. Bu Freud’un çalışmalarının çok daha erken dönemlerinde de sahip olduğu, oldukça önemli bir görüşüdür. Sizleri bir yandan şiddet konusuna yaklaştırmaya bir yandan da sizlere Freud’a dair temel bir sezgi kazandırmaya gayret ediyorum. Çok daha erken bir tarihte, 1895 yılında kaleme aldığı Bilimsel Psikoloji Taslağı içerisinde Freud, bu başkasıyla karşılaşmanın insan yavrusuna kendi bedenine dair algıları belleği vesilesiyle teyit edebileceği bir referans noktası da sunmak üzere, ilksel bir tecrübeyi deneyimlettiğini bildirmiştir. Ne var ki bu çaresiz insan yavrusu için bile bu başkası, daha şimdiden, son derece karmaşık hislere gebedir. Bize son derece benzeyen bu canlı bir yandan bizleri tatmin eden bir nesne, bir yandan da ihtiyacımız olanı bize vermeyi geciktirmeye muktedir bir hasımdır. Şimdi, bu karşılaşmadan payımıza düşenlere bakalım. Ünlü bir Lacancı psikanalist Jacques-Alain Miller “Paranoya, Öteki ile Temel İlişki” başlıklı makalesinde şöyle yazar: “Özne, bir beden ile ne yapması gerektiğine dair hiçbir doğal bilgiye sahip değildir. Organlarıyla ne yapması gerektiğini öğrenmesi gerekir. Söylemler bu işe yarar.” Burada kastedilen söylemler, az evvel sizlere bahsetmiş olduğum sembolik düzlem içerisinde tesis edilirler. Sosyal psikolojik bir sosyal inşa ile karıştırılmaması gerekse de ilk aşamada size böyle bir şeyi sezdirdiyse, sezginizin tümden yanlış olmadığını söylemeliyim. Sadece psikanalitik kavramlar ile yeniden değerlendirilmesi gerekmekte olan bir sezgidir bu. Devam edelim. Bu alıntıdan şu sonucu çıkartabiliriz: Sizlere birkaç dakikadır açıklamakta olduğum temel karşılaşma, doğal bir bilgiden yoksun oluşumuzu ikame etme yolundaki bir girişimdir ve kuşkusuz, insan ruhsallığı, bu girişimden ibaret değildir. İşte, ego, böylesi bir girişim, yani bir eklentidir. Hiç de abartmadan söyleyebiliriz. Ego doğal bir şey bile değildir. Böyle bir şeyi kuvvetlendirmek, desteklemek, güçlendirmek üzerine inşa edilmiş klinik girişimlerin ne kadar tehlikeli şeyler olabileceğini ne kadar vurgulasak, azdır. Nitekim Freud da Uygarlığın Huzursuzluğu ’nun hemen ilk bölümünde (2013, 27) şöyle söyler (kısaltarak aktarıyorum): Normalde kendilik duygusundan, kendi benimiz duygusundan daha sağlam hiçbir şey yoktur bizim için. Bu ben, kendi başına ayakta duran, bütünlüklü, diğer her şeyden kesin biçimde ayrılmış bir şey olarak görünür bize. Ancak bu görüntünün bir aldatmaca olduğunu… psikanalitik araştırma sayesinde öğrendik . Kısaca bir parantez açmak gerekirse bu konu, yani benliğin tasavvur edilegeldiği şekilde dört başı mamur bir oluşum olmaması, Freud’un ölmeden önce üzerinde çalıştığı son konudur. Bu konuda yarım kalmış bir metni de bulunur. Biz Uygarlığın Huzursuzluğu’na dönelim. Freud’a göre bizi mutsuzluğa ve acıya sevk eden üç temel durum vardır. Bunlardan ilki “kaderi çöküş ve yok oluş olan” bedenimiz, ikincisi “karşı durulmaz, acımasız ve yıkıcı güçlerle bizi mahveden dış dünya” ve son olarak da diğer insanlar ile ilişkilerimiz. Freud’a göre bu sonuncusu bilhassa tahammül edilemezdir zira diğerlerinin aksine hiç de makul değildir. Istırabın nihayetinde çürümeye yazgılı bir bedenden gelmesinde şaşılacak bir şey yokken bir benzerimizden gelmesi nasıl da gereksizdir. Lâkin diğer bir yandan, unutmayınız ki bu benzer ile münasebetimizin bedensel tecrübemizin oluşumunda temel bir rolü bulunur. Yani, hakkında hiçbir doğal bilgimizin olmadığı bu bedene dair kurucu tecrübelerimizin müsebbibi olan bir başkası, diğer bir yandan, akıl almaz bir şiddetin kaynağı da olabilir. Fark etmiş olabileceğiniz üzere burada bedenden politikaya uzanan önemli bir izlek var. Şimdilik bu izleği takip etmeyeceğiz. Şunu belirtmekle yetinelim: Istırabımız için bu başkası ile girdiğimiz münasebetin imgesel boyutunda bir çözüm aramak, kaçınılmaz olarak, ikimizden birisinin yaşamının son bulmasını gerektirir. Bu sebeple apolitik olmak bir seçenek değildir. Bunu söylemekle, her birimizin faal siyasal görevler üstlenmesi gereğinden elbette bahsetmiyorum. Fakat beşerî durumumuz sözümüze sahip çıkmayı gerektirir. Bunun pek çok yolu olabilir; psikanaliz yalnızca bunun pek çok yolu bulunduğunu söyler. Hangi yolun size uygun olduğunu ne söyler ne de söyleyebilir. Peki, psikanalitik çalışma nelere gebedir? Öncelikle, tek kuralı vardır: Analizanın serbest çağrışımı. Bir başka deyişle, ağzına geldiği gibi konuşması. Açıkçası, ne idüğü belirsiz de bir kuraldır bu ve gerçekten işe yaramaya başladığı anlar dışında, sanki ortalıkta yok gibidir. Diğer bir yandan, ne idüğü belirsiz olması tam da onun tanımıdır. Niçin? Lacan’dan aktaralım ( 1. Seminer , 14. Oturum): Analitik ilişkide iki özne bir pakt ile birbirine bağlıdır… Bu ilişki içerisindeki ilk görev analizanın söylemindeki demirlemeleri serbest bırakmaktır. Konuşması yoluyla, tarzıyla, kendisinden muhatabına bahsediş biçimiyle özne yalnızca kibar olmak değil aynı zamanda hürmetkâr hatta uyumlu olmak zorunluluğundan bile azade olur. Bu ifadeye gereken önemi verebilmek için, şunu hatırlatarak başlamalıyım: Analizan seansa bir soruyla gelir ve bu soru, onun egosu vesilesiyle dile gelir. Analizanı seansa getiren soru, talep ve şikâyet egonun sözde dört başı mamur bütünlüğünü ve süreğenliğini sekteye uğratan bir krizin psikanalist tarafından anlamlandırılmasını bekler. “Bana lütfen ne olduğunu ve ne olduğumu söyleyin çünkü ben bana tahammül edemiyorum. Beni bu ne idüğü belirsiz ıstıraptan kurtarın.” Bu analiste bildiği varsayılan Özne pozisyonunun atfıdır. Lâkin analist, bu pozisyonu üstlenemez. Freud, uygarlığın ıstırabına karşılık işe koşulan üç yaygın müsekkin olduğunu belirtir: Zavallılığımızı küçümsememizi sağlayacak muazzam oyalanmalar , bu zavallılığı azaltacak dolaylı tatminler ve bizi buna karşı duyarsızlaştıracak keyif verici maddeler . Şayet size “bilgi talebiyle” gelen bir kişinin talebini karşılıyorsanız, kendinizi bu listeye hemen bir dördüncü olarak ekleyebilirsiniz. Psikanaliz kesinlikle bir müsekkin değildir. Serbest çağrışıma, dolayısıyla sembolik bir pakta dayanan analiz, Lacan’a göre, Özne’nin egosunu inşa eden cazip imgelerin algılanabilmesine vesile olur. Bu vesile ile elde edilen şey, egonun altındaki bir hakikat değildir. Analizan bu çalışma vesilesiyle arzusunun tüm hâllerini ve ona tutarlılığını veren nesneleri tanıyabilmeye muktedir olur. Hakikati aramayız. Zira aranamaz. Hakikat yalnızca bulunur. Bir paranoyak, örneğin, hakikati gözünden tanır. Bu bilgiye vakıftır. Nevroz söz konusu olduğunda, daima bir soru vardır. Peki niçin analitik çalışmanın tatbik edildiği sembolik düzlemin, imgesel olanı aştığını dile getiriyor? Bunun ahlâkî bir varsayım olmadığının altını çizmek gerekir. Lacan 1948’de yayınladığı Psikanalizde Agresivite başlıklı makalede Freud’un bu konuda bize ne öğrettiğini şu şekilde açıklıyor: Gerçekten de Freud bize kardeşler arasındaki rekabet durumunda onu öldürdükten sonra iz bırakan çatışmayı etkisiz hâle getiren bir katılım biçimine duyulan ihtiyacın baba totemiyle özdeşleşmenin temeli olduğunu gösterir. Ödipal özdeşleşme bu nedenle öznenin ilk öznel bireyleşmenin kurucu saldırganlığını aştığı özdeşleşmedir . Ödipus karmaşası, doğal bilgi eksikliğini ikame edecek olan söylemlerin kaynağı, bir sembolizasyon yasasının yeridir. Bu sebeple, Freud’un eserinin hiçbir noktasında, olabildiğince karikatürize bir şekilde ele alalım, bu karmaşanın (diyelim ki) erkek çocuğun annesine aşkında babasını ortadan kaldırması ile çözüme kavuşturulabileceğini ima eden bir şey göremezsiniz. Lacan’dan aktarmış olduğumuz paragraf, işte bunu anlatır. Freud 1911 yılında yayınladığı Totem ve Tabu başlıklı eserinde, imgesel ve sembolik olan arasındaki eklemlenişin ve dolayısıyla semboliğin imgeseli içererek aşma biçiminin temsil edilebileceği bir miti inşa etmiştir. Bu sebeple Freud, eseri boyunca, analitik yorumun bir çeşit inşa olduğunu dile getirmekte ısrar eder. Çalışma boyunca analizanın temel düşlemi bu şiar uyarınca kat edilir. Bu sebeple analizin sonunun analizanın analisti ile özdeşleşmesi olduğunu öne sürmek yalnızca yanlış değil aynı zamanda son derece tehlikelidir. Freud Uygarlığın Huzursuzluğu içerisinde (2013, 71) “Saldırganlıklarının dışavurumuna maruz kalacak başka bir topluluk olduğu sürece, çok sayıda insanı birbirine sevgi bağı ile bağlamak mümkündür” der. Hâl böyle iken analitik çalışmada analistin kendi benliğini analizanı için bir ideal olarak sunması, söz konusu analizanın arzusunu ifade edebileceği, dolayısıyla yaşamından bir yenilik , bir fark üretebileceği her türlü olasılığın elinden alınması, onun bir çeşit taraftarlığa, bir imgenin taraftarlığına sevk edilmesidir. Belki bu sevkten doğan özdeşleşme, söz konusu ruh sağlığı uzmanının tarafında hastası adına bir iyileşme ve sükûnet sanrısı doğurabilir. Lâkin Freud analistin kendisini bir peygamber ile karıştırmaması uyarısını çok açık bir şekilde dile getirir. Zira analizanı ona bunu atfetmeye teşnedir. Belki, sözlerimin de sonuna yaklaşırken saldırganlığın Uygarlığın Huzursuzluğu içerisinde Freud tarafından “kökensel, bağımsız” bir dürtü olarak tasvir edilişi konusunda sizlere naçizane, kendi yorumum ile bu tasvirin muhtemel bir anlamını sunabilirim. Freud kalıtımı ve nedenselliği, hiçbir zaman, örneğin kendisi üzerindeki etkisi oldukça büyük olan Charcot gibi ele almamıştır; nedensellik Freud için kronolojik bir düzlemde değerlendirilemez. Bunun gerekçelerini sizlere imgesel ve sembolik olan arasındaki Lacancı ilişkinin Freudcu kaynaklarını açıklamaya çalıştığım bugünkü sunumumda dile getirdim. Uygarlığın Huzursuzluğu ’nun sondan bir önceki bölümünde Freud şöyle yazıyor (2013, 81): İyi ve kötüye ilişkin kökensel, deyim yerindeyse, doğal bir ayrım yeteneğinin varlığı kabul edilemez. Kötü, genellikle ben için zararlı ya da tehlikeli bir şey olmamakla kalmaz; tersine, benin arzu ettiği, ona keyif veren bir şeydir. O halde burada yabancı bir etki söz konusudur; neyin iyi neyin kötü sayılması gerektiğini o belirler. Bugün sizler ile iyi ve kötü yanılsamasına meydan veren bu temel tecrübe hakkında konuştuk. Bu, hatırlayacağınız üzere, bir başkası ile (Lacancı terminoloji ile küçük öteki ile) karşılaşmamızdır. Freud, işte alenî bir şekilde, hiçbir doğal bilgimiz yoktur der. Elimizdeki tek şey, bu düzlemde, bu temel karşılaşmanın benliği sevk ettiği bir yanlış tanıma hâlidir. Bu düzlemde bilgi denen şey daima benliği, yani egoyu kerteriz alır. Halbuki onda doğal olan hiçbir şey yoktur. Yani saldırganlık, doğal bir şeymiş gibi gözüküyorsa bunun için söyleyebileceğimiz yegâne şey, gerçekten öyle olsa bile söz konusu doğal olanın beşerî olanı tümden kapsamadığıdır. Böyle düşünmek, bizlere şiddet faillerini hastalıklar ile etiketlemek suretiyle toplumsal olan problemlerimizi faillerin şahıslarına indirgemek hatasından da alıkoyacaktır. Bugünlük burada duralım. Davetiniz için teşekkür ederim.
- Benlik, Bilinç ve Narsisizm
Bu metin İstanbul Freudcu Psikanaliz Derneği (FPD) bünyesinde Salt Galata'da gerçekleştirilen 06.10.2024 tarihli etkinlikte tarafımca yapılmış olan sunuma aittir. Herkese merhaba, Bugünkü konuşmam “benlik, bilinç ve narsisizm” kavramları arasındaki ilişkiyi tartışacak. Başlarken, sizlere üç ip ucu sunacağım. Bugün bu ipleri gittikleri yere kadar takip edebilme olanağım olmayacak; nitekim bu benim için de devam eden bir soruşturma. Fakat bu ip uçlarının Freud okurlarına çeşitli sezgiler sunabileceğine inanıyorum. Bu ip uçlarından ilk ikisi, bugünkü buluşmamızı doğrudan ilgilendiren bir metinden, “Narsisizm Üzerine’den” (1914) alındılar: “Yalnızca bir anıştırma olarak, bu gözetleyici ajanın gelişim ve güçlenmesinin kendisini izleyen (öznel) belleğin doğuşunu ve bilinçdışı süreçlere hiçbir uygulaması bulunmayan zaman etmenini içerebileceğini de eklemek isterim.” – “Narsisizm Üzerine” (1914), III. Bölüm, dipnot “Burada, sansür uygulayan ajanın Ego’nun kalan bölümünden farklılaşmasının bilinç ve öz bilinçlilik arasındaki felsefi ayrımı oluşturmaya yetkin olup olmadığını belirleyemem.” – “Narsisizm Üzerine” (1914), III. Bölüm, dipnot “Bilincin kökeni hakkında diğer kaynaklardan çok az şey bilindiği akılda tutulmalıdır; dolayısıyla bilincin bir anı izinin yerine doğduğu önerisini ileri sürdüğümüzde, iddia en azından oldukça kesin terimlerle kurulmuş olması nedeniyle dikkate alınmayı hak eder.” – “Haz İlkesinin Ötesinde” (1920), IV. Bölüm Bu alıntıların sizlere bilincin gelişiminin belleğin gelişimi ile nasıl da ilişkili olabileceğini sezdirmiş olduğunu düşünüyorum. Diğer bir yandan, bilincin kökeni denen şey, “bir izden” fazlası da değildir. Bu şimdiden ilgi çekici olmalıdır. “Nasıl olur da iz gibi bir şey” bir şeyin kökeni olabilir? Ya da nasıl olur da bir şey, yani bilinç, iz gibi başka bir şeyin “yerine geçebilir”? Zira iz, bir fark ile düşünülmediği müddetçe, bir kendinde-şey olarak yani, düşünülebilir bile değildir. Ama diğer bir yandan, tam da farkı ve hareketi sayesinde, köken olabilmeye muktedirdir. Fakat bu bile onu zorunlu olarak bir köken yapmaz. Çünkü henüz bu hafıza izi hakkında yeterince şey konuşmadık; onun herhangi bir hafıza izi olduğunu da söyleyemeyiz. Ancak şundan emin olabiliriz: Hafıza izi, “bir zamanlar çok önemli bir şey olması dolayısıyla” kökenleşmekte değildir; bu yorum psikanalitik bir çerçeveden yapılamaz. Her şeyden önce bu yorumun muhteva ettiği zamansallık psikanalitik olana, en azından Freud’un eserinde gördüğümüz zamana, taban tabana zıttır. Bu da bizi ilk alıntımıza götürür. Son derece enteresan olan bu dipnotta Freud kronolojik zamansallığı “gözetleyici ajanın” gelişimi ile açıklamaktadır. Bilinçdışının zamansızlığı karşısında gözetleyici ajanın, yani Üstben’in kronolojik zamansallığı (ya da bu zaman algısını) mümkün kılıyor oluşu üzerinde ne kadar dursak azdır. Tartışmamızı buradan başlatabiliriz. Hatta bence, başlatmak zorundayız. Zamanı hesaba katmadan Freud’un eserinde bilince alan açamayız. Göreceğimiz üzere iz ile bilincin arasında gerçekleşen bu hareket, Freud için son derece önemli bir ayrımın ifadesi olacak. “Metapsikoloji metinlerinin” Freud tarafından kaleme alındığı döneme çok yakın bir tarihte narsisizmin tartışmaya açılması, hatta, kavramın Freud tarafından takipçilerine “takdim edilmesi”, metnin kendi yapısını da düşündüğümüzde oldukça ilgi çekicidir. “Narsisizm Üzerine” okuyucusuna narsisizme “girebilmek”, onu çalışmasının gündemine taşıyabilmek için üç temel yol sunar. Bunlardan ilki, Freud’un “parafreniler” başlığı altında beraberce ele aldığı “erken bunama” ve “şizofreninin” libidinal ekonomik durumunun psikanalitik izahında narsisizmin yeridir. Nitekim Freud başka yerlerde söz konusu hastalıklardan “narsisistik nevrozlar” olarak da bahseder. Yani şimdiden narsisizm, kendi başına bir tanı ya da durum değildir. Narsisizm psişik aygıtın örgütlenme biçimlerinin, yani psişik yapıların, çeşitli katmanlarını ele alırken başvurabileceğimiz bir kavramdır. Bu noktada bizim dikkatimizi çekmesi gereken husus, Freud’un tartışmayı “şizofrenik durumlar” üzerinden sürdürmesidir. Yani, herhangi bir psikoz görünümünden bahsediyor da değiliz. Freud bilhassa şizofreniden bahsetmektedir ve bu bizim aşina olduğumuz bir durum. Zira “Bilinçdışı” (1915) makalesinin son bölümleri ya da “Düşler Kuramına Metapsikolojik Ek” (1917) gibi metinler de doğrudan aynı yolu izlerler. Eğer geçtiğimiz yılın Temmuz ayında yine burada yaptığımız etkinliğe katıldıysanız, sizlere bu metinlerin bu özelliklerinin “Ego ve İd’deki” (1923) araştırmalar ile ilişkisini göstermeye çalıştığımı hatırlarsınız. Şizofrenide söz konusu olan durum, Freud’a göre, şudur: Nevrotik durumlar söz konusu olduğunda “dış dünyadan çekilen libidinal yükler”, nevrotikte imgesel karşılıklar bulurlar. Bu mekanizma, makalenin üçüncü paragrafının son satırlarında Freud tarafından izah edilir. Bu imgesel ikamelerin kaynağı Freud’a göre bellektir. Histeri ya da obsesyonel nevroz söz konusu olduğunda kişi “eyleme dökmelerinden” vazgeçer ve imgesel ikameler yoluyla libidinal yatırımlarına bir boşalım alanı ararlar. Bu kısmın altını özellikle çizmek isterim. İlgili çalışmacının bu kısmı Freud’un “Die Verneinung” (1925), yani “Olumsuzlama” çalışması ile birlikte ele alması icap eder. Biz devam edelim: Şizofrenide durumun bununla alakası yoktur. Dolayısıyla, “Şizofrenide dış dünyadan çekilen yüklere ne olur” diye sormak, esasında, “Şizofrenide belleğin (ve doğal olarak bilincin) durumu nedir?” diye sormaktır. Bu aynı zamanda, pekâlâ, “şizofrenide zaman sorusunu” sormaktır. Zira size şayet belleği nevrotik için tesis eden psişik yapı ile şizofrenik durum arasında narsisistik farklar olduğunu iddia ediyorsanız, zaman algısı gibi son derece temel durumların da tartışmaya açılabilir olduğunu kabul ediyorsunuz demektir. Zira, örneğin, bir nevrotiğin “gündüz düşlerinde” tahrif ettiği zamansallık, tam da nevrotik olduğu için tahrif edilebilir olan bir zamansallıktır. Yani nevroz bir hastalık olduğu kadar bir zaman biçimidir de. Bu açıdan bakıldığında, saatlerin zamanından ne farkı olabilir ki? Freud’un bu soruya, yani şizofrenide dış dünyadan çekilen yüklerin akıbetine ilişkin soruya cevabı, bunun bir çeşit narsisizm olduğu yönündedir. Bu yüklerin benliğe (yani egoya) geri döndüğünü ve dolayısıyla narsisistik bir durumun tesis edildiğini söylemek, Freud’un tabiri ile, bilinmeyen bir durumu başka bir bilinmeyen ile açıklamaktan başka bir şey değildir. Bu noktada Freud şunu belirtir: Otoerotizm ile narsisizm bir ve aynı şeyler değildir. Narsisistik bir durumun tesis edilebilmesi adına benliğin gelişmesi gerekir. Dolayısıyla benliğin gelişimi narsisizmin bir koşuludur. Yani, nevrotik bir durumu narsisistik bir nevrozdan (ya da Freud’un tabiri ile parafreniden) ayıracak olan şey tek başına benliğin oluşumu değildir. Örneğin şizofreni söz konusu olduğunda gelişmemiş bir benlikten bahsedilebilmesi söz konusu değildir. Bu husus son derece büyük bir önem arz ederken, pozisyonumuzun şu özelliğinin altını çizmemiz gerekir: Gelişmiş ya da gelişmemiş bir benlikten bahsederken, bunu Freud sonrası araştırmacıların yaptığı anlamda yapmıyoruz. Benlik, Freud’a göre, otoerotik duruma eklenen “yeni bir psişik eylemdir.” Yeni bir eylem. Bu ne demek? “Büyük yazarlarda tesadüf yoktur.” Dr. Mehmet Mansur’un bir ifadesiydi bu. Freud hiç de aşina olduğumuz şekilde benlikten bir çeşit karakter, kişilik ya da türevi gibi bahsetmemektedir. Bu tanımın her iki yanına da gereken özeni göstermek gerekir. Bir yandan “yenilik” söz konusudur. İyi ama neye göre ve ne farkla? Diğer bir yandan da eylem, yani etkinlik, dolayısıyla da “devam eden bir fark” söz konusudur. Biz burada, yani “eylem” sözcüğünün bu ortaya çıkışında, Freud’un Hegelci tartışmalara ilişkin üstü kapalı pek çok göndermesinden birisini görmekteyiz. İşte bu soruların yerli yerine oturtulabilmesi için Freud’un 1911’de yayınladığı “Zihinsel İşleyişin İki İlkesi Üzerine Formülasyonlar” makalesi son derece büyük bir önem arz eder. Şimdi bu makale, bilmeyenleriniz için, şu sorun ile başlar: Nevrotikler gerçekliğin ne tümüne ne de parçalarına katlanabilir durumdadır. Dolayısıyla makale hem nevrotiklerin hem de psikotiklerin gerçeklik ile münasebetini ele almayı vaat eder. Elbette ki psikotik bir girişim olarak katlanılamayan bu gerçeklik karşısında ortaya çıkan doyum varsanılarından bahsedilebilir. Ama varsanı bu krizin çözümü için yegâne girişim değildir. Freud şöyle yazar: “Varsanı yerine ruhsal aygıt dış dünyada gerçek koşulların bir kavramını oluşturmak ve o koşullarda gerçek bir değişiklik yapmaya girişmeye karar vermek zorunda kalmıştı. Böylece zihinsel işleyişin yeni bir ilkesi ortaya çıktı… ” Yeni bir ilke! Gerçeklik ilkesi. Bu “yeni” sözcüğü çok uzun bir süre hem Freud sonrası araştırmacıları hem de psikologları ziyadesiyle oyaladı. Zira haz ilkesinin yerini gerçeklik ilkesine bırakması Freud’u son derece kabul edilebilir bir zemine oturtmaya meydan veriyordu. Lacan’ın 2. Seminer ’inden aktaralım: Gerçeklik ilkesi genelde şu basit gözlemle sunulur: İnsanın hazzı fazla araması başına türlü kazalar getirir – parmaklarını yakar, belsoğukluğu kapar, suratını dağıtırlar. İnsanın öğrenmesinin doğuşunu böyle betimlerler bize. Ve derler ki haz ilkesi ile gerçeklik ilkesi arasında karşıtlık vardır. Bizim perspektifimizde bu, tabii, başka bir anlam kazanır. Gerçeklik ilkesi oyunun sürmesi, yani hazzın yenilenmesi, savaşın savaşçı yok diye bitmemesi demektir. Gerçeklik ilkesi hazlarımızı, hani eğilimi tam da sona ermek olan şu hazları iyi yönetmek demektir. Hazzın sevk ve idaresi. Gerçeklik ilkesi bundan mesuldür ve bu sorumluluğunu psişik aygıtın spesifik bir kısmının işe koşulması vesilesiyle gerçekleştirir: bilinç . Freud şöyle yazar: “Şimdi bilinçliliğin o güne dek tek ilgi odağı olan haz ve hazsızlık nitelikleri yanında duyusal nitelikleri de kavraması öğrenilmiştir.” Yani bilinç gerçeklik ilkesinin gelişiminden önce mevcuttur ve alametifarikası haz ve hazsızlığa dair bir hüküm vermektir. Duyusal niteliklerin kavranması, bilincin “sonradan edindiği” bir beceridir. Öyleyse bilinç, algıyla yaşıt değildir . Hazzı süreğen hâle getiren, onu erteleyerek ve dolandırarak zamana yayan, ortadan kaldırmaktan ziyade sönümlenmesinin önüne geçen bu ilke, aynı zamanda belleğin gelişimine de meydan verir. Böylelikle benlik ve bilincin gelişimi, hazzın akıbetinden ayrılamaz hâle gelir. Peki, bir şey nasıl bilinçli hâle gelir? Bu, geçtiğimiz yıl burada yaptığım sunumun başlığıydı. Çok kısaca bir cevap verecek olur ve Freud’un “Bilinçdışı” (1915) başlıklı makalesini takip edersek bir şeyin bilinçli hâle gelmesi bir çeviri işidir. Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Freud için “arzu”, bir ifade biçiminden başka bir şey değildir. Bunu yakın bir zamanda gerçekleştirdiğim ve “regresyon” konusuna hasrettiğim bir sunumda uzun uzadıya açıklamıştım. Derrida bunun için “Rüya gören kişi kendi gramerini yaratır. Kullanmakla yetineceği anlamlı bir malzeme ya da hazırda duran bir metin yoktur…” der. Bizim için 1911 metni özelinde önemli olan, gerçeklik ilkesinin gelişimine meydan verdiği bu bellek söz konusu olduğunda, onun için ancak aslı gibidir diyebileceğimizdir. Ama bu bir yetersizliğin ifadesi olmak zorunda değildir. Bunu Lacan, 11. Seminer ’inde, Freud’un “52. Mektup’undan” yola çıkarak şu şekilde açıklıyor: …Wahrnehmungszeichen, algı izleri nasıl iş görür? Freud kendi deneyimine bakarak algı ile bilinci kesinlikle ayırmak gerektiği sonucuna varır – algı izlerinin belleğe geçmesi için önce algıdan silinmesi gerekir, aynı şekilde algıya geçmesi için de bellekten silinmesi gerekir. Freud o halde bu Wahrnehmungszeichen’in eşanlı olarak oluşması gereken bir zaman bulunduğunu belirtir. Nedir bu? Gösterenin eş zamanlılığı değil midir? Bilindiği üzere, Lacan’ın 1896 tarihli bir mektuptan nakletmiş olduğu bu düşünce çizgisi Freud tarafından yıllar sonra kaleme alınan farklı eserlerde de (tıpkı bugün andığımız 1911 makalesinde olduğu gibi) sürdürülmüştür. Bu eserlerden birisi 1925 yılında yayınlanan “Gizemli Yazı Tahtası” denemesidir. Freud bir çocuk oyuncağı olarak tasarlanan, bir yandan yazılabilip diğer bir yandan da hem yazılanı muhafaza edebilen hem de temizlenilebilen bir “yazı tahtası” örneği ile algı ve bellek arasındaki ilişkiyi açıklamaya çalışmaktadır. Freud algı-bilinç ve belleğin salınan, birbirlerinin yerine geçen hareketini “zaman kavramının kökeni” olarak görür. Yani psişik aygıt adına belleğin oluşumunu mümkün kılan koşullar, aynı zamanda, bir zaman algısına sahip olmamızı mümkün kılan şeydir. Ne var ki yukarıda da söylediğim üzere bu zamana dair olası algılama biçimlerinden ancak birisi, belki adına “nevrotik olan” diyebileceğimiz bir zaman algısı olabilir. Bu onu kötü, sorunlu ya da hastalıklı yapmaz lâkin bu zaman algısının en iyi ihtimâlle aslı gibi olabileceğini gösterir. Aslı gibi. Psikanaliz bizlere beşerî durumların ortak bunu sunar: Asılları gibi olmaları . Bunu onların birer kopya olduğuna yormakta aceleci olmamalıyız. Şimdi sizlere tekrar hatırlatmak isterim. Bizi 1911’e, yani Narsisizm Üzerine’nin 3 yıl öncesine dönmeye sevk eden sözcük “eylem” sözcüğü idi. Freud benliğin gelişimi için “yeni bir eylem” demişti. Şimdi Freud’un 1925’te yayınlamış olduğu bir başka “Olumsuzlama” başlıklı makalesinden aktarıyorum: Düşünmeye, boşalım süreci ertelendiğinde, zihinsel aygıtın uyaranın artan gerilimine dayanmasını olası kılan özellikler verilmiştir. O temelde deneysel bir eylemde bulunma türüdür ve ona oldukça küçük yük niceliklerinin yer değiştirmesiyle aynı zamanda onların daha az harcanması (boşalması) eşlik eder. “Deneysel eylem.” Bu metin, yani “Olumsuzlama”, tıpkı “Narsisizm Üzerine” gibi, esasen yeni bir eylemi tartışmaya açar. Bu eylem yargı lamadır. Freud bu makalede iki tür yargı işlevi tanımlar: En eski dürtüsel itkilerin dilinde yargı işlevi içe alınacak ya da alınmayacak şeylerle ilgilidir. Yargı işlevinin ikinci türü ise bilinçdışı temsiller ile ilişkilidir: “Bu artık algılanmış olanın (bir şey) Ego’ya alınıp alınmaması sorunu değil bir sunum olarak Ego’da var olan şeyin algıda da (gerçeklik) yeniden keşfedilip keşfedilemeyeceği sorunudur.” Şöyle yazar: “Olumsuzlamanın yardımıyla bastırma sürecinin yalnızca bir sonucu ortadan kalkar – yani, bastırılmış olanın düşünsel içeriğinin bilince ulaşmaması.” Olumsuzlayıcı hareket vesilesiyle bilinçdışı bir temsilin bilinçli bir malzeme hâline gelişinin bastırmayı ortadan kaldırmamasında şaşılacak bir yan yoktur. Freud’un eserinde hiçbir zaman hareketin bir safhası diğer bir safhayı ortadan kaldırmaz, yok etmez. Bu, örneğin, onun belki de en meşhur mektubu olan ve 1896’da kaleme aldığı “52. Mektup’tan” itibaren izi sürülebilecek olan psişik aygıt yapısının doğrudan bir sonucudur. Peki ama bu senaryoda, yani bir temsilin olumsuzlanmak suretiyle bilinçli hâle geldiği senaryoda, bilinç nedir ki? Zira konuşmamın başında sizlere vermiş olduğum tanımların üçüncüsü bize bilincin ancak bir anı izinin yerine geçmek suretiyle var olabileceğini bildirmişti. Burada, belki, şu şekilde devam etmek yerinde olabilir. Derrida’dan aktaralım: Bilinçdışı metin halihazırda anlam ile gücün birleştiği saf izlerle ve farklarla örülmüştür: Hiçbir yerde mevcut olmadığı gibi, zaten hep transkripsiyon olan arşiv kayıtlarından oluşur. Kökensel estamplar. Her şey yeniden üretimle başlar. Zaten hep: asla şimdi-burada olmamış bir anlamın, gösterilen şimdisi daima gecikmeli olarak, nachtraglich, sonradan, yani ilaveten baştan oluşturulan bir anlamın çökeltileri . Derrida’nın bu uyarısı, psikanalizi bir deşifrasyon ile karıştırmamak adına önem arz eder. Elimizde söz konusu fark mantığını sabitlememizi mümkün kılacak araçlar mevcut değildir. Bilimimizi analizanın gösteren ağının bir adım gerisinden (ya da üzerinden) kuramayız. Psikanalizin pozisyonu buna elverişli değildir. Zira bu türden bir özcülük, psikanalizin diyaloğunu sürdürdüğü Hegelci hareket ile hiçbir şekilde uyuşmamaktadır. Bu yüzden ben, örneğin, “bastırılanın geri dönüşünün” pek çok Freud okuru tarafından ısrarla yanlış okunduğunu düşünüyorum. Bu kimseler, psikanalizin ruhun derinliklerindeki kötücül hortlakların gün ışığına çıkabilmesine vesile olan bir uğraş olduğuna inanmayı sürdürmektedir. Halbuki, Derrida’nın tabiri ile, “her şey yeniden üretimdir”. Freud’un bu konudaki yorumu ise şudur: Bir algının bir sunum olarak yeniden canlandırılması her zaman aslına sadık olmaz; atlamalarla ya da çeşitli öğelerin karışmasıyla değişmiş olabilir. Bu durumda gerçeklik sınamasının bu türden çarpıtmaların nereye kadar uzandığını kesinleştirmesi gerekir. Yani, bellekteki bir iz, kronolojik bir tasnifin muhatabı olmak durumunda değildir. Tahrif edilmiştir. Psikanalitik manadaki bu yeniden üretim dolayımlıdır . Bunu açıklayabilmek için şimdi sizlere Alexandre Kojeve’den birkaç cümle okuyacağım: İmdi, Hegel felsefesinde “dolayımsız”, “doğal” ya da “verilmiş” demektir. Gerçekten de bu düşünürlerin sözünü ettiği bağıntı, önkoşul olarak hiçbir “etkinliği”, hiçbir “çalışmayı”, hiçbir “kuvveti” ya da “gücü” gerektirmemektedir. Buraya kadar, Kojeve’in kullandığı sözcüklerin Freud’a yakınlığını seziyor musunuz? Devam ettikçe daha açık olacak. Çünkü bu durumda “öz”, “doğal” dayanağından ayrılmış (sıyrılmış) değildir ve köpeğin özünün sadece köpekte var olduğu gibi, Varlığın özü de kendisinde ve sadece kendisinde vardır (bulunmaktadır) ve (bundan ötürü, örneğin, insan elinden çıkmış şu masanın Varlığında bulunamaz). Yani burada, eylem de çalışma da güç de söz konusu değildir. Tekrara düşerek bugün için bana ayrılmış olan vakti verimsiz kullanmaktan çekiniyorum. Bu sebeple sizlere başka yerlerde gerçekleştirdiğim kimi sunumlara atıfla konuşuyorsam, lütfen bunu bir kibir olarak görmeyiniz. Fakat bugün tartışmaya açtığım konuyu önemsiyorum ve bu konunun Freud’un eserindeki yayılımı son derece geniş. Dolayım. Bu sözcüğe geri dönelim. Geçtiğimiz haftalarda gerçekleştirdiğim “Freud’da Regresyon” başlıklı bir sunumda, söz konusu olan bu “dolayım” olduğunda Freud’un nevrotik ve şizofrenik olanı birbirinden nasıl ayırt ettiğini açıklamaya çalışmıştım. Çok kıymetli bulduğum birkaç satırı sizlere de okumak isterim. Bunlar “Düşler Kuramına Metapsikolojik Bir Ek (1917 [1915])” başlıklı metinden alıntılanıyorlar. Freud şöyle yazıyor: “Düşlerde yerbetimsel bir gerileme bulunur; şizofrenide bu yoktur. Düşlerde ( Bö. ) sözcük yükleriyle ( Bd. ) şey yükleri arasında serbest bir iletişim söz konusuyken şizofreninin özelliği bu iletişimin kesilmesidir.” Bahsi geçen bu serbest iletişim , yani dolayım, Kojeveci kelimeler ile söyleyelim, “ konuşan bir özgür ve tarihsel birey olarak “ortaya çıkan” İnsandır.” Dolayısıyla, Freud’un eserinin her yerine yayılmış olan “iş, emek ve eylem” sözcüklerinin olası, hatta bana göre doğrudan kaynaklarından birisini, böylelikle, Hegel’de bulabilmiş oluruz. Okuyalım: “Demek ki İnsan, tıpkı ortaya koyduğu söylemler gibi, bir verilmiş varlık değildir; bir “Tözün” “ilineği” de değildir. İnsan, mutlak bir gücün çabasının sonucudur , bu gücün ta kendisidir; yani ete kemiğe bürünmüş Olumsuzluktur ya da Hegel’in dediği gibi “olumsuz-ya-da-olumsuzlayıcı-antitedir.” Böylelikle, “Olumsuzlama” makalesinde gündeme gelen “yargı” işlevinin bir psişik temsile, bunun bildiğiniz üzere Lacancı terminolojideki karşılığı gösterendir, kattığı dolayımın mantığının Freud tarafından hangi temellere oturtulabilmiş olabileceğine dair bir sezgi kazanmış oluyoruz. Bu sezgi bizlere gerçeklik ilkesinin hazzı erteleyen, dolaylandıran, zamana yayan ve bunu yaparken bellek, benlik ve bilinç ile ilişkilerini kullanmak suretiyle esasında “algılama” deneyimini nasıl belirleyebildiğini de açıklıyor. Derrida şöyle yazıyor: Haz ilkesi ile gerçeklik ilkesi arasındaki fark, sözgelimi, sadece ve öncelikle bir ayrım ya da dışsallık değildir; daha ziyade yaşamda kökensel bir olanaklılık olarak sapmanın, différance ’ın ve ölüm ekonomisinin olanaklılığıdır. Derrida haz ve gerçeklik kavramları arasındaki farkın , Freud’un eserinin geneline yayılmış olan bir fark mantığının görünümlerinden sadece birisi olduğunu savunuyor. Bununla hemfikir olduğumu sizlere izah edebilmiş olduğumu umuyorum. Bu fark mantığının Freud’un eserindeki ilk görünümleri için onun henüz psikanalitik kliniğin dahi olgunlaşmadığı yıllarda kaleme aldığı eserlerde sıkça karşımıza “niceliksel açıklamalar” olarak çıkan ifadelerine başvurulabilir. Bu niceliksel temel, fark mantığının gerektirdiği dolayımın diyalektik olarak daha eski ya da ilkel bir görünümü olarak kabul edilebilir. Bu sebeple Freud tarafından “yargı işlevinin” olumsuzlayıcı yanı, onun teorisinde yeni bir eylem olarak ortaya çıkabilir olur. Bu sözcükler bizim için artık şaşırtıcı olmamalıdır. Şimdi, sözlerimi sonlandırırken, “Narsisizm Üzerine’ye” dönebilirim. Şizofrenide dolayım yoksunluğu . Bu, Freud’un “sözcük sunumları ve anı izleri arasındaki serbest ilişkinin” namevcudiyetini ifade etmemizin bir başka yolu olabilir. Bu sebeple 1. Seminer ’de “Olumsuzlama” üzerine tartışan Lacan ve Jean Hyppolite, psikozda söz konusu olanın bir negativite olduğunu söylemekten çekinmezler. Söz konusu olan olumsuzlama değildir, olumsuzluktur. Bu sebeple şizofreni açısından zaman ve bilinç son derece tartışmaya değer konulardır; Freud’un Hegelci bir düşünce çizgisini izlediğine kani isek bir şizofreniğin konuşan bir Özne olarak kendisini tarihselleştirebilme imkânına sahip olmadığı ya da psikanalizin psikotik kliniğinin vaadi tartışmaya açılmalıdır . Zira psikotik için söz konusu olan bu Die Bejahung ve Die Verneinung çiftine dahil olmayan bir olumsuzluktur. Şizofrenide ölümün yeri konuşulmalıdır . Freud şöyle aktarıyor: “Genel olumsuzlama isteği ( Die allgemeine Verneinungslust ), bazı psikotiklerin sergilediği olumsuzluk ( der Negativismus ), dürtülerin, libidinal parçacıkların geri çekilmesiyle gerçekleşmiş olan, bir ayrışmasının işareti olarak kabul edilebilir.” Yani, biilinçdışında bir hayır yoktur !
- Freud'un "Rüya Çalışması"
Bu metin İstanbul Freudcu Psikanaliz Derneği (FPD) bünyesinde FPD Okul mensuplarına 13.10.2024 tarihinde tarafımca yapılmış olan sunuma aittir. Herkese merhaba, Bildiğiniz üzere, bugün sizlere “Freud’un ‘Rüya Çalışması’ndan” bahsedeceğim. Bu, yani, “Rüya Çalışması” (Almancasıyla: Die Traumarbeit ) Rüyaların Yorumu ’nun 6. Bölüm’ünün başlığıdır. Yakın zaman içerisinde FPD Okul bünyesinde gerçekleştirdiğim bir sunumda söz konusu kitabın bir sonraki bölümünü, en azından söz konusu bölümün bir kısmını, konu edinen “Freud’da Regresyon” başlıklı bir sunum gerçekleştirmiş ve sizlere regresyon kavramının bilhassa arzu ile münasebeti göz önünde bulundurulduğunda, Freud için merkezî öneme sahip bir kavram olduğunu göstermeye çalışmıştım. Bugünkü sunumumun metapsikolojik temelleri, bu açıdan bakıldığında, büyük bir farklılık göstermeyecek. “Freud’da Regresyon” araştırmamın merkezî önermesi, Freud’da arzunun “bir anlatım ya da ifade biçimi” olması idi. Katılanların hatırlayacağı üzere, bu husustaki düşüncelerimi Freud’un 1917 yılında yayınlamış olduğu “Rüyalar Kuramına Metapsikolojik Bir Ek” başlıklı makaleye dayandırmıştım. Bu önerme, rüya çalışması için her şeydir. Rüya çalışması, bu önermenin işe koşuluşundan başka hiçbir şey değildir. Bu yıl derneğimiz adına 10 sunum gerçekleştirdim ve bunların hatırı sayılır bir kısmında sözü geçen bu 1917 makalesine ve 1915’te yayınlanan “Bilinçdışı” makalesinin son iki bölümüne atıfta bulundum. Elbette ki bir yazarın eserine girebilmenin farklı yollarını keşfetmenin bir sonu ya da sınırı yoktur. Geçmiş yıllardaki sunumlarımda Freud’un “ekonomik teorisinin” böylesi yollardan birisi olduğunu savunuyordum, hâlâ da savunuyorum. Burada okur olarak bizler için mühim olan bir önemi olduğunu sezdiğimiz bir izleği mümkün olduğunca takip etmek ve bulgularımızı aynı yolları bilmem kaç kez kat ederek sınamaktır. “Rüya Çalışması’nın” giriş cümleleri ile başlayalım. Bugün Rüyaların Yorumu ’ndan yapacağım tüm alıntılar Say Yayınları tarafından tek cilt içerisinde tam metin olarak yayınlanan Dilman Muradoğlu çevirisinin 2019 baskısından olacak. Rüya düşüncesi ve rüya içeriği, aynı konunun iki farklı dildeki tasviri gibidir. Daha doğrusu, rüya düşüncesi, farklı bir ifadeye bürünerek rüya içeriğine aktarılmıştır... Rüya düşüncelerini duyduğumuz anda makul ve anlaşılır buluruz. Ama rüya içeriği bir yandan da imgeler dilinden oluşur ve bu dilin sembollerini rüya düşüncelerinin diline tercüme etmek gerekmektedir. Bu sembolleri, semboller arasındaki ilişkilere bakmadan, sadece görüntü değerleriyle ele almak bizi yanlış bir yola sevk eder. Daha şimdiden, yani bölümün ilk cümlelerinden itibaren karşımızda farklı anlatım biçimleri (imgeler, sesler ve sözcükler) ve Freud’un adına “çeviri” dediği bir işlem var. Bu işlem, yani çeviri işlemi, bizim için yabancı bir şey değil. Freud psişik aygıtın aşina olduğumuz manadaki ilk görünümlerinden birisini 6 Aralık 1896 yılında kaleme aldığı 52. Mektup’ta betimlediğinde, psişik aygıtın farklı katmanları arasındaki iletişimi mümkün kılan şey yine bu çeviri işiyidi. Hatta, Freud’a göre, söz konusu çeviri işinde bir hatanın vukuu “bastırma” denen şeyin ta kendisiydi. Şimdi, sizlerin de artık aşina olduğunu umduğum üzere, 52. Mektup’ta tasvir edilen bu hareket Freud tarafından Rüyaların Yorumu ’nun bir sonraki bölümünde zaten açıkça ve detaylıca yeniden ele alınmıştır ve Freud burada da yani 6. Bölüm’ün başında da okurlarına bir rüya yorumlamanın inceliğinin bir temsilin hareketini takip etmek olduğunu ima etmekten hiç geri durmaz. Bu ne demektir? Öncelikle bu, şimdiden, psikanalitik kliniğin uygulayıcıları için fevkalade önemli bir uyarıdır: Psikanalist ne “olgunlaşmış ve analiz edilmeyi bekleyen” düşünce gruplarıyla ne de bu düşünce gruplarını deşifre etmekte kullanacağı bağlamsız (dolayısıyla dolayımsız ) bilgiler bütünüyle çalışır. Yani, rüyanın imgeleri onların “görüntü değerlerine” göndermede bulunarak anlaşılamaz. Hatta, belki bir adım ileri gitmemizde bir mahsur yoktur: Bir rüya söz konusu olduğunda onu anlamak esas bir hedef bile değildir. Zira adına “anlamak” dediğimiz şey, bir şeyi kaçınılmaz olarak kronolojik ilişkiler ağına yerleştiren bir nedenselliğe maruz bırakmak ve onu kendilerinden sual etmediğimiz bilgilerimiz ile mukayese etmekten başka bir şey değildir. Ne var ki Freud’un eserinde bir önceki cümlemde dile getirdiğim her bir kavram, zaman, nedensellik, bellek ve sınama… sorunsallaştırılmış ve detaylıca tartışılmıştır. Hâl böyleyken, Freud için bir analistin bir rüyayı anlamasının nihaî bir hedef olarak görülmesi ihtimâl dahilinde bile değildir. Nitekim 314. sayfada şöyle yazar: “Unutmamamız gereken tek şey, burada (yani rüyada) bilinçsiz bir düşünme eyleminin söz konusu olduğu ve bu sürecin, isteyerek, bilinçli olarak düşündüğümüzde içimizde algıladığımız süreçten kolayca farklılık gösterebilecek olması ihtimalidir.” Bu cümledeki “bilinçsiz” yani “bilinçdışı olan” sözcüğünün olumsuz bir anlamda kullanılmadığının altını çizmek, bizler açısından hiç de hafife alamayacağımız kadar önemlidir. Bilinç, bilinçöncesi ve bilinçdışından bahsederken kendi prensipleri bulunan hâllerden bahsetmekteyiz. Bu hâller, yani 52. Mektup’un dili ile “bu tabakalar” birbirleriyle iletişime geçebilirler. Nitekim bu iletişimi belirleyen ve ilerleten her bir eylem, Freud tarafından ayrı bir “aktivite” olarak değerlendirilmiş ve üzerine çalışılmıştır. Geçtiğimiz Pazar günü SALT Galata’da gerçekleştirdiğim sunumu dinlemiş olanlarınız “benliğin” (yani Ego’nun) böylesi bir eylem olduğunu açıklamış olduğumu hatırlayacaktır. Freud’un 1925’teki “Olumsuzlama” makalesinde ele aldığı “yargı işlevi” de yine böyle bir eylemdir. Hatta “düşünmenin” kendisi bile, Freud’a göre, bir “deneysel eylemdir”. Dolayısıyla konuşan Özne’nin, yani Hegelci bir dil kullanarak ifade edecek olursak, kendisini konuşmak suretiyle tarihselleştiren ve insanlaştıran Özne’nin temsiller ile yaptığı her bir şey, bir eylemdir. Bu sebeple iş, aktivite, eylem, ekonomi, fark, kâr ve benzeri sözcükler onun eserinin her yanına yayılmış durumdadır. Nitekim bu bölümün başlığı da Die Traumarbeit , yani “Düş Çalışması’dır”. Yoğunlaştırma, yer değiştirme ve aşırı belirlenme gibi Freud tarafından bölümün sonraki kısımlarında tartışılacak olan her bir kavram, esasında, söz konusu düş çalışmasının işe koştuğu bir tekniktir. Düşteki bu incelik hiç şüphesiz bir yorum sanatını gerektirir. Deutungskunst , yani “yorum sanatı”, Freud tarafından hakikaten de bir keresinde (en azından benim bildiğim kadarıyla) kullanılmış bir ifadedir. Roland Barthes “Change the Object Itself” başlıklı makalesinde şöyle yazıyor (s. 167): ... sorun bir ifadenin, bir özelliğin, bir anlatının (gizli) anlamını ortaya çıkarmak değil, anlamın temsilini çatlatmaktır; sembolleri değiştirmek ya da arındırmak değil, sembolik olanın kendisine meydan okumaktır. Bu noktada (mitolojik) semiyoloji kendini biraz kendisinden önceki psikanalizle aynı durumda bulur: psikanaliz zorunlu olarak sembol listeleri hazırlayarak işe başlamıştır (düşen bir diş öznenin hadım edilmesi anlamına gelir, vb.), ancak bugünkü kaygısı, böyle bir sözlükten çok daha fazlasıdır (ki bu sözlük, yanlış olmamakla birlikte, artık onu ilgilendirmemektedir – psikanalitik cehalet ile uğraşanlar için muazzam bir ilgi alanı olsa da), gösterenin diyalektiğinin sorgulanmasıdır... Gösterenin diyalektiğinin sorgulanması . Esasında Freud’un bölümün açılış cümlelerinde okurlarına sunduğu uyarı, tamamen buna dairdir: Sakın rüyanın size sunduğu imajları çalışma alanınızın esas meselesi ile karıştırmayınız. Aksi takdirde, yani Barthes’ın deyimiyle, bir analist analizanına bir sözlük fırlattığında , nasıl olur da bir analizan (burada da Derrida’yı tekrarlayalım), bir rüyada kendi gramerini oluşturmakla meşgul olduğunu sezebileceği bir çalışma alanını psikanalitik klinik içerisinde bulabilir? Unutulmamalıdır ki psikanaliz analizanın çalışma sahasıdır. Lâkin bu çalışma ancak ve ancak diyalektiğe alan açmakla mümkün olabilir. Lacan’ın tabiri ile kulaklarının tahammül edemediği her boşluğu bilgisi ile tıkayan düzeltme düşkünü ortopedik psikologlar olursak, er ya da geç, bizim gürültümüz analizanın sesini bastıracaktır. İşte yoğunlaştırma , analizanın gramerinin rüyanın bir anlatı oluşturma işi çerçevesinde düzenlendiği durumlardan birisidir. Freud’a göre rüyanın içeriği ile rüyanın düşüncesi arasındaki gözle görülür farkın kaynağı bu işlemdir. Bir kişi bir rüyasından bahsederken, bu çok kısa bir rüya dahi olsa, dakikalarca konuşabilir. Halbuki rüya tecrübesi, onun bir film sekansını andırır çabuklukta kendisini gösterdiğine delalettir. İşte bu sebeple, rüyanın içeriğini “rüyaya dair açıklamalar” ile çevirmeye kalkmak bizleri kaçınılmaz olarak hataya sürükleyecektir. Freud şöyle yazıyor (s. 317): “Rüya içeriğinin her öğesi, birden fazla rüya düşüncesinde temsil edilir, yani “aşırı belirlenmiştir… Rüyanın bir öğesinden birçok rüya düşüncesine ve bir rüya düşüncesinden birçok rüya öğesine sayısız çağrışım bağlantıları vardır.” Fark etmiş olabileceğiniz üzere, son derece ekonomik bir stratejidir bu . Freud’un bu kitabın çeşitli noktalarında 1905 yılında yayınladığı Espriler kitabına önemli göndermelerde bulunduğunu unutmayınız. Ekonomi espri işinin alametifarikasıdır . Espri işi, yani, Witzarbeit . Tıpkı rüya işi, yani, Traumarbeit gibi. İşte tam da bu yüzden, ne yazık ki, bir espriyi uzun uzun açıkladığınızda , onda gülünçten eser kalmayacaktır. Aynı mantığı tersine çevirmek suretiyle “açıklamalar yaparak” rüyanın tahlil edilemeyeceğini öne sürmemizde hiçbir kusur yoktur. Rüyalar çoğu zaman ziyadesiyle gülünçtür ve bu onların tekniğinden kaynaklanır. Hakikaten de Espriler kitabının “Esprilerin Tekniği” bölümünün hatırı sayılır bir kısmı da bu konuyu izah etmeye ayrılır. Freud’a göre “ekonomi eğilimi”, espri tekniğinin çekirdeğidir. Şimdi bu durumun metapsikolojik izahı için birkaç satır okumama müsaade ediniz. Öncelikle Rüyaların Yorumu ’ndan alıntılıyorum (s. 328): Rüyada yoğunlaştırmanın en bariz olduğu durum, sözcüklerin ve isimlerin üzerindeki yoğunlaştırmadır. Rüyada sözcükler çoğu zaman nesne muamelesi görür ve bu nesnelerle ilgili düşünceler tıpkı sözcükler gibi birleştirilebilir. Bu rüyalarda garip ve tuhaf kelimeler türetilir . Freud birkaç sayfa sonra bunun, yani yeni kelimeler türetebilme becerisinin, psikonevrozlara da kaynak teşkil eden çocuksu bir girişim olduğundan bahseder. Psikonevrotik yapılanmalar içerisinde, tıpkı çocuklar için olduğu gibi, türemiş, birleştirilmiş, değiştirilmiş sözel ifadeler pekâlâ mümkündür. Nitekim Freud, bu bölümün girişinde, rüyanın bize gösterdiği bir imajın bir “hece” olarak, bir ses olarak değerlendirilebilir olduğunu zaten çoktan söylemişti. Şimdi ise Espriler ’den alıntılıyorum. Bu alıntıyı yaptığım bölüm, kitaba aşina olanlar hatırlayacaktır, “Esprilerin Düşler ve Bilinçdışı ile İlişkisi” başlığını taşımaktadır (s. 201): Aklımda, bir yandan, esprilerin, oyun evresinde (yani mantığın çocukluğunda) gelişimi boyunca bu haz verici yoğunlaştırmaları yapabildiği, öte yandan daha ileri evrelerde, aynı etkiyi, düşünceyi bilinçdışına daldırarak sağladıkları yolunda iki düşünce var. Çünkü bilinçdışının kaynağı bebeksi şeylerdir ve bilinçdışı düşünce süreçleri – tek ve yalnızca – erken çocuklukta üretilenlerden başkası değildir. Bir espri oluşturma niyetiyle bilinçdışına dalan düşünce orada yalnızca daha önceki sözcük oyunlarının eski yuvasını arıyordur . Alıntıladığım her iki kısım da son derece önemli. Sizlere, konuşmamın henüz ilk dakikalarında, bu yıl gerçekleştirdiğim pek çok sunumda 1917’de yayınlanan bir metne atıf ile konuştuğumdan bahsetmiştim. Bunun sebebi, söz konusu metnin, bu alıntılarda gördüğünüz tartışmaları incelikle ele almasıdır. Freud’a göre, bilinçöncesindeki sözcük temsilleri ile bilinçdışı şey temsilleri arasında serbest bir ilişkinin bulunması nevrotik bir yapılanmanın alametifarikasıdır; onun belirleyenidir. Dolayısıyla, yukarıdaki paragrafta Freud “sözcükler oluşturmaktan” bahsederken bilhassa psikoz kliniğinden aşina olduğumuz neolojizmler hakkında konuşmakta değildir. Nevrotik sözcükler, kendilerini bir başka ihtimale açık bırakan ekonomik tekniklerin ürünleridir. Nevrotik kliniği de bu durumun üzerine inşa edilir. Bu sebeple, Freud’a göre, psikanalitik müdahalenin amacı bilinç sisteminde bir değişikliği bilince müdahalede bulunarak yerine getirmek değil, bilinç vesilesiyle bilinçdışını hedefleyecek bir yorum yapmaktır. Freud “Bilinçdışı” (1915) makalesinin son satırlarında, bu serbest iletişimi göz önünde bulundurmayan, dolayısıyla, yalnızca “soyut düşünme” maksatlı, yani, sözcük sunumlarının bilinçdışı “şey sunumlarıyla” muhtemel ilişkisini gözden kaçıran bir yorum biçiminin bir klinisyen için uygun düşmeyecek şekilde şizofrenik işleyişe yaklaştığını bildirir. Her ne kadar bugünkü tartışmamızın bir maddesi olmasa da şizofrenik bir bilinci nevrotik bir bilinçten ayıran noktanın Freud’a göre burası olduğunu belirtmek isterim. Nevrotik bir bilinç dolayımlıdır , şizofrenik bir bilinç negatiftir . Dolayım, yani, gösterenin diyalektiği . Bu noktada rüya çalışması açısından önem arz eden başka bir noktaya geçebiliriz. Rüya yorumunun açıklamalardan müteşekkil bir yapısı olamayacağına değindik. Bunun bir başka ve son derece önemli sebebi, rüyanın kendisinin de pek açıklama yapan bir yapısının olmamasıdır. Freud 342. sayfada rüyada “eğer, çünkü, gibi, rağmen, ya… ya…” gibi, onlar olmaksızın iletişim kurmamızın olanaksız olduğu hiçbir edatın temsil edilmediğini bildirir. Rüya çalışması bu bağlantıları ortadan kaldırır. Dolayısıyla, rüyalar “kronolojik” bir görünüme sahip olmak zorunda da değildir. Yani, bir kişinin rüyayı gördüğü ve naklettiği sıralamanın rüyanın yorumu için bir kerteriz olarak alınmasının teorik hiçbir dayanağı yoktur. Rüya pekâlâ göründüğü sıralamanın aksine ya da söz konusu sıralamayı değiştirecek başka herhangi bir şekilde yorumlanabilir. Zira rüya, Freud’a göre, mantıksal bağlantıları eşzamanlı olarak ortaya koyar . Rüyaların Yorumu ’nun hareketi, bizleri Freud’un farklı metinlerinden aşina olduğumuz bir başka hususa götürür. Freud şöyle yazar (s. 347-348): “Rüyaların karşıtlık ve çelişkileri ele alış şekli de son derece dikkate değer. Bu kategoriler rüyada yer almaz. Rüya için ‘hayır’ sözcüğü diye bir şey yoktur… Bu yüzden başlangıçta karşıtını da içeren hiçbir öğenin rüya düşüncelerinde olumlu mu yoksa olumsuz mu olduğunu bilemeyiz.” Rüyada hayır yoktur. Bu 1925 yılında yayınlanan “Die Verneinung”, yani “Olumsuzlama’nın” en meşhur önermesinin oldukça erken bir görünümüdür. Bildiğiniz üzere “Die Verneinung” bizlere “Bilinçdışında hayır yoktur,” der. Birbirine böylesine yakın, hatta, birbirinden farklı olduğu da söylenemeyecek olan bu ifadelerin aralarında 25 yıl bulunan ve ilk bakışta bambaşka gündemleri olduğunu düşündürebilecek olan iki metinde ortaya çıkması ve dahası, Freud’un bunlardan birisinde tam da rüyaların zamansal ve nedensel saptırmalarından bahsettikten sonra ortaya çıkması, benim bugünkü sunumum açısından son derece önemli. Şimdi, “Bilinçdışı” (1915) makalesi zaten bizlere Rüyaların Yorumu ’nu anlaşılır kılacak birkaç araç vermişti. Bu makale vesilesiyle nevrotik ve şizofrenik bilinci birbirinden ayıran önemli bir özelliğe, serbest iletişime değinebilmiştik. Freud sözcüklere “somut şeyler” olarak yaklaşmanın paranoyak bir özellik olduğunu da yine bu makalede belirtmişti. Halbuki, Espriler ’den öğrendiğimiz üzere, nevrotikler söz konusu olduğunda, rüyalar söz konusu olduğunda, durum bundan çok daha farklıdır. Hem espri hem de rüya işi sözcüklere kendilerinden diledikleri şeyleri yapabildiği plastik malzemeler gibi davranır . Bu onları gerçekdışı kılmaz. “Freud’da Sembolik Düzen” başlığını taşıyan (internetten okunulabilir) sunumumda, gerçek ve gerçekdışı arasındaki ilişkinin Freud’un nezdinde hiç de sanıldığı gibi haz ve gerçeklik ilkelerini karşıtlaştırarak kurulmadığını detaylıca açıklamıştım. Rüya gerçekdışı bir şey değildir; rüya ve gerçeklik aynı hamurdan yoğurulur. Lacan 1. Seminer ’inde şöyle yazıyor: “Yani, Freud’un kavrayışında, imgeselin işlevi gerçekdışının işlevi olamaz. Aksi takdirde Freud’un psikozun imgesele erişimini reddetmesinin hiçbir manası olmazdı.” Lacan’dan yapmış olduğum bu alıntı, 1. Seminer ’in Freud’un “Narsisizm Üzerine” (1914) başlıklı metnini tartışan bir bölümünden geliyor. Lacan’ın gerçek ve gerçekdışı arasındaki ayrımın yerine Sembolik ve İmgesel düzlemler arasındaki ilişkiyi getirmiş olması ve Freud’un söz konusu metnini, İmgesel’in işlevini tartışan bir metin olarak tartışması, bizim bugünkü tartışmamız açısından oldukça önemli. Aksi takdirde psikotik görünümleri “gerçeklikten uzaklaşmış olmanın ıstırabı” olarak değerlendirmemizin önünde hiçbir engel bulunamazdı. Ne var ki tartışmamızın gidişatı bizi hiç de bu noktaya sevk etmemektedir. Rüya çalışmasının rüya öğelerini karşıtlarıyla temsil edebilmeye muktedir olması, ancak ve ancak nevrotik bir dolayım içerisinde mümkün olabilir. Bir kez daha Roland Barthes’a, fakat bu kez onun “From Work to Text” başlıklı bir başka makalesine başvurabiliriz (s. 159): Metin çoğuldur. Bu basitçe birkaç anlama sahip olduğu anlamına gelmez, anlamın çoğulunu gerçekleştirir: indirgenemez (ve yalnızca kabul edilebilir değil) bir çoğul. Metin anlamların bir arada varoluşu değil, bir geçiş, bir aşmadır; dolayısıyla bir yoruma, liberal bir yoruma bile değil, bir patlamaya, bir yayılmaya cevap verir. Bugün Roland Barthes gibi Jacques Derrida gibi bizzat yazıyla ilgilenen, yazı hakkında soran ve yazıyı soruşturan yazarları anıyor olmam entelektüel bir egzersiz olarak görülmemeli. Psikanalize hâkim olan Freud sonrası hareket, onun eserini, örneğin bugün okumakta olduğumuz “Rüya Çalışması” bölümünün hemen ilk satırlarında bizlere sunduğu tüm uyarılardan uzaklarda konumlandırdı. Halbuki Barthes’ın uyarısını Rüyaların Yorumu ’na uyarlamamızın hiçbir mahsuru yoktur. Freud’un metni “psikanalistin rüyanın sunduğu birkaç anlam arasından en uygun olanı seçeceğine” delalet değildir. Barthes da bunu söylemektedir. Freud rüya çalışmasının yazıyı (dolayısıyla rüya içeriğini) çoğulladığından, dolayımladığından, açtığından dem vurmaktadır. Bu sebeple de bu metinde onun 25 yıl sonra kaleme aldığı “Die Verneinung’tan” sezebildiğimiz gibi tartışmaların doğrudan karşılıklarını bulabilmemizde şaşılacak bir şey yoktur. Bana soracak olursanız, Barthes’ın açıklamalarını psikanalitik bir yoruma uyarlamakta hiçbir sakınca yoktur: Metnin yayılmasına, patlamasına, saçılmasına meydan verecek bir yoruma ihtiyaç vardır. Eğer bir nevrotik kliniğinden bahsediyorsak, olması gereken budur. Nitekim Freud’un metni ilerledikçe, rüya yorumunun rüya içeriğinin literal olarak ele alınmasının risklerinden rüyanın biçiminin dahi dikkate alınması uyarını yaptığı bir noktaya doğru ilerlediğini görürüz. Freud rüyanın biçimsel özelliklerinin, örneğin nispeten daha belirsiz ya da daha canlı olan yanlarının, bir rüya öğesi olarak değerlendirilebileceğini düşünür. Yani, örneğin, gerçekten de analizanın son derece “karmaşık” bulduğu bir hususun rüyada son derece belirsiz, bulanık bir şekilde temsil edilmesi gibi. Şayet aranızda klinik tecrübeye sahip olanlar var ise analizanlarınızın konuşma hızının, konuşmalarındaki boşlukların, tekrarların, noktalamaların ve bir ifadeyi dil bilgisel olarak belirleyen her hususun çalışma açısından önem arz ettiğini çoktan fark etmişsinizdir. Esasında söz konusu rüyaların “biçimsel” özellikleri olduğunda, bu noktadan çok da uzakta sayılmayız. Nitekim bölüm sona ererken, Freud rüyaların yorumunda bizler için kerteriz olabilecek 4 önemli soruyu öne sürer. Bu sorular şu şekildedir (s. 369): 1. Bir öğeyi olumlu mu, yoksa olumsuz mu değerlendireceğiz? (Karşıtlık ilişkisi.) 2. Öğeyi tarihsel olarak yorumlayacak mıyız? (Bir anı olarak.) 3. Öğe sembolik olarak mı değerlendirilmeli? 4. Kelimelerin anlattıklarına bakılarak mı bir değerlendirme yapılmalı? Bu dört soru, tartışmamızı özetler niteliktedir. Burada hadise, Barthes’ın bizi uyarmış olduğu gibi, hâlihazırda “gizli” olan bir anlamı ortaya çıkarmak, sembolleri saflaştırmak, onları nihai anlamlarına kavuşturmak değildir. Freud bunun analizin hedefi olamayacağını, “Bilinçdışı” (1915) makalesinin son iki paragrafında gayet açık bir dille tartışmıştır. Okuyalım (s. 173): Eğer bir hastaya bir zamanlar bastırmış olduğu ama onda keşfettiğimiz bir düşünceyi aktarırsak bunu anlatmamız başlangıçta zihinsel durumunda hiçbir değişiklik yaratmaz. Bunun da ötesinde, daha önce bilinçdışı olan düşüncenin şimdi bilinçli hale gelmesinden beklenebileceği gibi ne bastırmayı ne de etkilerini ortadan kaldırmaz . Peki niçin? Fark etmiş olduğunuzu umduğum üzere Freud’un burada hiçbir işe yaramayacağından bahsettiği yorum ile rüya yorumuna dair bizlere sunmuş olduğu uyarılar arasındaki benzerlik çarpıcıdır. Öyleyse analistler olarak görevimiz hiç de gizleri ortaya çıkartmaya benzer bir şey değildir. Freud’un eserinin hiçbir noktası, psikanalizi bir çeşit özcülüğe indirgeyecek sonuçlara varabilmemize olanak sağlamaz. Rüyaların, esprilerin ve günlük yaşamın psikopatolojisinin bizlere sunduğu her türlü unutkanlığın, sakarlığın ve sürçmenin tekniğini ve çalışma prensiplerini, dolayısıyla ekonomisini metapsikolojik bir çerçeveden değerlendirmek, kliniğimizin ihtiyaç duyduğu şeydir. Bugün için anlatacaklarım bunlarla sınırlıydı. Teşekkür ederim.
- Freud'da Regresyon
Bu metin İstanbul Freudcu Psikanaliz Derneği (FPD) bünyesinde FPD Okul mensuplarına 08.09.2024 tarihinde tarafımca yapılmış olan sunuma aittir. Herkese merhaba, Bildiğiniz üzere bugün “Freud’da Regresyon” hakkında konuşacağım. Bu konuşma için, sizlere de belirtmiş olduğum üzere, iki esas kaynak belirledim. Bunlardan ilki Freud’un Rüyaların Yorumu ’nun VII. Bölüm’ünün “Regresyon” isimli alt başlığıdır. İkincisi ise yine Freud’un 1915 yılında, yani Rüyaların Yorumu ’nun yayınından on beş yıl sonra kaleme alıp 1917 yılında yaynladığı “Rüyalar Kuramına Metapsikolojik Bir Ek” başlıklı makalesidir. Bu sunumda “Freud’da Sembolik” başlıklı sunumumda sizler önünde tartışmaya açtığım hususları yinelemekten kaçınmaya gayret edeceğim. Lâkin göreceğiniz üzere bu kolay olmayacak. Bunu gösterebilmek adına, sizlere Lacan’ın 11. Seminer ’inin “Gösterenler Ağı” başlıklı oturumundan kimi kısımları aktaracağım. Vereceğim sayfa sayıları, söz konusu seminerin Türkçe çevirisindendir. Lacan, 51. sayfanın sonu ve 52’nin başında dinleyicilerine Özne’nin oluşumunu açıklamak üzere benim bir önceki seminerimizde tartışmaya açtığım “52. Mektup’u” ve söz konusu mektuptaki şemayı dinleyicilerine hatırlatır. Bu noktada Lacan’ın altını bilhassa çizdiği husus, bu şemada “algı-bilince” karşılık gelecek olan sistemin kaynaklarıdır. Bildiğiniz üzere Freud’un şeması bizlere algı ve belleğin birbirlerini kesin olarak dışladığını gösterir. Yani, algı izlerinin belleğe geçebilmek için algı sisteminden silinmeleri gerekir. Burada Lacan bizim için oldukça önemli bir yorum yapar ve Freud’un “algı izleri” olarak andığı şeyin, kendi terminolojisinde (ki bu terminoloji dilbilimden nasibini almıştır) gösterenlere tekabül ettiğini belirtir. Algı izleri, yani gösterenler, algının eş anlılığına göre düzenlenir ve nihayet bilinçdışı sisteminin öğeleri hâline geldiklerinde, Freud’a göre, burada gösterenler arasındaki bağlantılar muhtemelen nedensel şekilde kurulur. Böylelikle, diyor Lacan, “bilinçdışının göbeğine nedensellik boşluğunu yerleştirmiş oluruz”. Yani, bilinçdışı Freud için hiçbir zaman bastırılan “kötücül” şeylerin atıldığı bir çöplük ya da Platoncu manada eidos ların yerleştiği bir idealar toplusu değildir. “Anımsama” ve “hatırlama” arasındaki Platoncu fark Lacan’ın eserinde 11. Seminer ’den 10 yıl önce, yani 1. Seminer ’de de gündeme gelir ve tesadüfî olmayan bir şekilde konu bir kez daha varsanı ve psikozdur. Lacan 1. Seminer ’inin Hyppolite’in sunumuna hasredilen kısmında Freud’un “Kurt Adam” vakası çerçevesinde Bejahung ve Verneinung hakkında konuşur. Lacan’dan alıntılayalım: “Kurt Adam’a bakınız. Onun için Bejahung yoktur, genital düzlemin gerçekleştirilmesi söz konusu değildir. Sembolik kayıtta bu düzlemin izi yoktur. Sahip olduğumuz yegâne iz onun geçmişinde değil de dış dünyada genital düzlemin minör bir varsanısının ortaya çıkışıdır.” Lacan bu aşamada, yalnızca bu varsanısal tecrübeye bakılarak Kurt Adam’ın psikotik olarak nitelendirilemeyeceğini bildirir. Bu “psikotik değildir” demek de değildir. Öyleyse bu ayrım bizi varsanısal deneyimin nevroza ve psikoz ile teması hakkında düşündürmelidir. Burada Lacan’a göre söz konusu olan şey “tamamen ilkel bir tecrübedir.” Burada ilkeli “imgesel” olarak kabul etmemizde hiçbir mahsur yok; ilkelliği sembolik düzlem ile münasebetinin bulunmayışından kaynaklanır. Bu Freud’un “Ego ve İd’in” (1923) ikinci bölümünde de çok benzer şekilde takip ettiği bir düşünce çizgisidir. Varsanılama ve hatırlama sembolik olarak birbirlerinden farklı fenomenlerdir. Şimdi 11. Seminer ’in 54. sayfasından alıntılayalım: “Freud’da algıya gerilemeli yatırım yapma süreci anlamındaki varsanı mefhumu ister istemez öznenin tamamen altüst olmasını gerektirir – tabii bunu çok kısa anlarda yaşar.” Lacan’a göre özneyi alt üst eden bu varsanı tecrübesi, bunu yapabilmeye ancak ve ancak öznenin gösteren sistemiyle ilişkisi hesaba katıldığı takdirde muktedirdir. Böylelikle regresyonun (gerilemenin) ve varsanının Freud’un eserindeki yerinin, Lacancı manada sembolik ile niçin ilişkili olabileceğini kısaca da olsa izah etmiş olduk. Şu iki sorunun da cevabı ancak bu yol kat edilerek verilebilir: 1) Özne nedir? 2) Arzu nedir? Bu soruların büyüklüğü ortadadır; sorunun boyu kısaldıkça güçlüğü artar. Lâkin en azından ilki için Lacan’ın verdiği tanıma bakalım. Göreceğiniz üzere bu tanım hakkında konuştukça ikinci soruyu da cevaplandırmaya başlamış olacağız. Lacan Freud’un Wo Es war, soll Ich werden ’ini “O’nun (ya da ilerleyen satırlarda söylediği üzere Gerçeğin ) olduğu yerde Özne olagelir” diyerek çevirir. Bu Özne, Lacan’a göre, “gösterenler ağının” yeridir. Lacan’a göre gerçeğin, yani O’nun olduğu yerde olagelen Özne’nin varlığına delalet eden şey “tekrar”dır: “Tekrar tekrar aynı yere dönülür, geri gelinir, yoluna çıkılır, hep aynı şekilde doğrulanır…” der Lacan. Şimdi, Lacan’ın seminerini takip ettiğimizde, bu tekrarlamanın hatırlama ile bir ilişkisi olduğunu görürüz. Lacan şunu belirtir: Bu tekrarlama bir yeniden üretim değildir. Lacan’ın bu yorumunun mahiyetine artık aşinayız. Bunu sizlere “52. Mektup’u” ve hafızanın yeniden kuruluşu durumunu izah etmeye çalışırken açıklamıştım. Freudcu manada tekrar zorlantısı bir reprodüksiyon zorlantısı değildir. Dolayısıyla da örneğin, aktarım mefhumu analizan ile analist arasında “geçmiş bir sahnenin yeniden sahnelenişi” olarak yorumlanamaz. Bu, Freud’da Sembolik sunumumuzun fenomenolojik kaynaklarında gerekçesi doğrudan görülebilecek olan klinik bir sonuçtur. Bir başka klinik sonuç, örneğin, bir analizanın aynı rüyayı yahut bir tecrübesini farklı bir sözcük dizimiyle, farklı detayların üzerinde durarak, eklemeler ya da çıkarmalar yaparak aktarmasıdır. Zira analizanın söylediğini söylüyor olması, onun geçmişi yeniden ürettiği manasına gelmez. Bir analizanın ne söylediği ile değil “nasıl” söylediğiyle ilgileniriz. Bir rüyaya yaklaşırken de takınacağımız ilk tutum bu olmalıdır: Rüya neden böyle söylüyor ? Bu, rüya “ne söylüyor” sorusundan çok daha önemlidir ve zaten ilk soru, esasen, ikincisinin cevabını da verecektir. Freud’un Rüyaların Yorumu ’nun VII. Bölüm’ünde söylediği üzere “karakterimiz dediğimiz şey, izlenimlerimizin anı izlerinden başka bir şey değildir.” Yani, eğer analizanın “ne” söylediğini “nasıl” söylediğinin önüne koyacak olursak, bu söyleme biçimindeki tekrarlama zorlantısını hiçe sayacak olursak, onu bir Özne değil bir kişilik olarak dinliyor oluruz. Bu psikanalitik olarak kabul edilemez zira karakterimiz, pekâlâ, yanlış hatırladığımız bir anı üzerine yerleştirdiğimiz düşlemlerden ibaret olabilir . Şimdi, Freud’da regresyon kavramının metapsikolojik bir izahını sunabilmek adına 1917 makalesine başvurabiliriz. Bu makale, büyük ölçüde, Rüyaların Yorumu ’nun ilgili bölümü ile benzer bir çizgidedir. Aralarındaki tek fark, bu makalenin metapsikolojik olarak daha net ayrımlar yapmasıdır. Freud’un eseri belirli bir olgunluğa ulaşmıştır ve “Bilinçdışı” gibi önemli bir makalede onun ilk topolojisi çoktan dört başı mamur bir görüntüye kavuşmuştur. Makale Freud tarafından uyku durumu içerisinde zamansal regresyonun iki türünün ayırt edilmesi ile başlar. Bunlardan ilki libidonun regresyonudur ki alametifarikası ilkel narsisizmin yeniden kuruluşudur. İkincisi ise Ben’in regresyonudur. Bunun alameti ise arzuların “varsanısal” olarak doyuma kavuşturulmasıdır. Freud’a göre bu ikisi, uyuyan bir kişinin durumunu tanımlayacaktır. Burada, şimdiden, bir ayrıma gidelim. 11. Seminer ’de Lacan’ın algı-bilinç ve bilinçdışı arasındaki münasebeti göstermek için sunduğu ve “52. Mektup” üzerine yorumları ile başlattığı açıklamalar, esasen, “topolojik regresyona” dairdir. Zamansal ve topolojik regresyon, Freud’a göre, daima çakışmaz. Şimdi, Freud’a göre, “uyuma niyetini” kesintiye uğratan şey, bir dış ya da iç uyarandan kaynaklanıyor olabilir. Şöyle yazıyor: “Gözlem, düşlerin bir önceki günden kalıntılar tarafından kışkırtıldığını gösterir – yüklerin genel geri çekilişine boyun eğmemiş ama buna rağmen libidinal ya da diğer ilgileri belli ölçüde korunmuş olan düşünce yükleri.” Burada Freud’un metnin 2 yerinde işaret ettiği lâkin İngilizce çevirinin editörüne göre tartışmaktan kaçındığı bir husus vardır: Şayet uyku durumunda zamansal bir regresyon söz konusuysa ve ilkel narsisizm kuruluyorsa, nasıl olur da Bd. sistemi uyku niyetini kesintiye uğratacak şekilde faal olabilir? Burada Türkçe çeviride inanılmaz bir hata söz konusudur. Freud bu sorunun cevabının “dementia praecox”, yani Kraepelin’e ait klasik bir psikiyatrik tanı olan “erken bunama” ile ilişkili olduğunu bildirir. Her kim ki uyku durumunda faal olan Bd. sistemi hakkında konuşacaktır, o, aynı zamanda erken bunama ve muhtemelen “şizofreni” hakkında da kayda değer açıklamalar sunacaktır. Zira bu klasik psikiyatrik tanı Freud tarafından şizofreni ile birlikte “parafreniler” olarak ele alınır ve “demantia preacox” Türkçeye burada “bellek yitimi” olarak çevrilmiştir. Halbuki Freud burada narsisistik bir ekonomik problemden dem vurmaktadır ve buna “narsisizmdeki bir gedik” adını verecektir. Freud’a göre narsisizmin iki gediği vardır. İlki, az önce bahsetmiş olduğumuz ve Almanca editörün “bastırılmış itkilerin denetlenemezliği” adını verdiği şeydir. İkincisi ise kimi bilinçöncesi gündüz düşüncelerinin ( vorbewußten Tagesgedanken ) uyku durumunun ilkel narsisizmine riayet etmeden libidinal yüklerini muhafaza etmeleridir. Nihayetinde düşü oluşturmak için bu iki gediği destekleyecek son bir şey gerekir. Freud şöyle yazar: “Bilinçöncesi gündüz kalıntılarının dokusundaki bilinçdışı itkiye anlatım kazandıran bilinçöncesi düş arzusu ( der vorbewußten Traumwunsch ) oluşur.” Bu çok çok önemli bir tanımdır. Arzu, düşü mümkün kılan şey, bir anlatım verir. Arzu sanılabileceği gibi “duygusal” bir fenomene karşılık gelmez; düşü “düş işi” ( Traumarbeit ) dahilinde ve temsil edilebilirlik ( Darstellbarkeit ) durumunu göz önünde bulundurarak düzenlemenin adı arzudur ve bu arzunun bilinçöncesi olması onu gündüz kalıntılarıyla aynı kefeye koyabileceğimiz anlamına gelmez. “Bu arzuyu analizana işaret edecek olursanız,” diyor Freud özetle, “bu onun için tamamen irrasyonel olacaktır; bilinçdışı şeylerle benzer bir özellik gösterecektir.” Yani, bilinci düzenleyen her türlü rasyonalite, mantık, zaman ve nedensellik söz konusu arzu ile tamamen farklı bir düzleme aittir ve aynı zamanda ne bilinçdışı ne de bilinçöncesi itkiler ( Regungen ) ile karıştırılmamalıdır. Böylelikle arzu ve itki de Freud tarafından ayrıştırılmış olur. İtki hep faaldir; arzunun oluşması gerekir. 1917’nin tartıştığımız bu satırlarından ne çıkartabiliriz? İlk olarak: Arzu bir “anlatım” kazandırır. Dolayısıyla anlatımın “biçimi” ve kurduğu bağlantılar hesaba katılmadan arzu “nesnesiyle” ya da “amacıyla” değerlendirilemez. Bu psikanalizin psikolojiden ayrıldığı, dilbilime ve belki de hermenötiğe yakınsadığı yerdir. İkincisi, söz konusu arzu “hazır halde” beklemekte değildir. Oluşur. Dolayısıyla bir analizanın arzusu psikanalisti tarafından “bulunamaz”, ancak izlenebilir. Nasıl izlenir? Freud Rüyaların Yorumu ’nun “Regresyon” bölümünde şunu açıkça belirtir. Çeviri Dilman Muradoğlu’na ait: Uyanıkken yaptığımız yorum, rüya öğelerinden rüya düşüncelerine geri dönmek anlamına geliyor. Rüya çalışması bu yolu ters şekilde gitmişti; bizim yorum sırasında aynı yolu aynı şekilde geri dönmemiz çok gerçekçi görünmüyor. Daha gerçekçi bir yaklaşım, gündüz vakti, ara düşüncelerle ve rüya düşünceleriyle orada burada karşılaşan yeni düşünce bağlantıları üzerinden ilerliyor olmamız. Alıntı bizlere rüyayı ancak rüya oluşumunda izlenen yolu takip edebildiğimiz ya da belki de benzeri bir yolun analizde mümkün kılınabileceği bir çalışmayı sağladığımız takdirde yorumlayabileceğimizi söylüyor. Nihayetinde bu, Freud’un “serbest çağrışımdan” analitik çalışmanın yegâne kuralı olarak bahsetmesine sebep olan şeydir. Alıntıda, fark etmiş olduğunuz üzere, bir yoldan ve bir yönden bahsediliyor. Bu esasen “topolojik regresyondur”. Şimdi 1917 metninde topolojik regresyonun tanımına geri dönelim. Freud’a göre rüya oluşumunun üç evresi bulunur. Bunlardan ilki Bö . gündüz kalıntılarının Bd. tarafından güçlendirilmesidir. İkincisi ise tartışmamız açısından büyük önem arz eden düş arzusunun oluşumudur. Sonuncusu ise nihayet topolojik regresyondur. Freud şöyle yazar: “ Bö. ’nde başlayan ve Bd. tarafından desteklenen süreç Bd. üzerinden bilince baskı yapan algıya geriye doğru bir yol izler.” Bu evre bilinçöncesi düşüncelerin imgelere dönüştüğü evredir ve Freud’un adına yer değiştirme ve yoğunlaştırma adını verdiği iki süreç bu aşamada iş başındadır. Sözcük temsilleri, Freud’un ifadesiyle oldukça plastik bir biçimde (Türkçede bu “esnek” olarak karşılanmış) şey temsilleri ile bir araya getirilir. Önemli olan rüyanın “en doğru anlatımı bulmasıdır”. Yani, tüm bu süreç, değişimler, birleştirmeler, saptırmalar ve nicesi bir “anlatma” işidir ve nevrotiktir. İşte bu son derece önemli bir ayrımdır. Lacan’ın yukarıda andığımız iki semineri ve Freud’un burada çalışmamızın merkezine taşıdığımız iki metni, regresyon konusunu aynı düzenle ele alır. Bu düzen içerisinde “arzunun” tanımını vermek ve nevrotik ve psikotik varsanılar arasında bir ayrıma gitmek büyük önem taşır. Benzeri tartışmaların aynı düzen ile gerçekleştirdiği farklı metinlerden örnekler verebilmek de mümkündür. 1915 tarihli “Bilinçdışı” makalesi de şizofreni ve nevrozu aynı şekilde mukayese eder ve 1895 tarihli Taslak bu konunun ilk örneklerinden birisidir. Biz şu an için 1917’ye sadık kalalım. Sizlere bir önceki sunumumda da aktarmış olduğum kimi satırları yeniden okumak istiyorum. Bugünkü sunumumum neticesinde bu satırların sizler nezdinde artık çok daha anlamlı bir karşılığı olacağına inanıyorum: Şizofrenide birincil sürecin yarattığı değişime konu olan şey bizzat bilinçöncesi düşüncenin ( vorbewußte Gedanke ) ifade edildiği sözcüklerdir; düşlerde bu değişime maruz kalan şey sözcükler değil sözcüklerin geri gittiği şey temsilleridir. Düşlerde topolojik bir gerileme bulunur; şizofrenide bu yoktur. Düşlerde ( Bö .) sözcük yükleriyle ( Bd .) şey yükleri arasında bir iletişim söz konusuyken şizofreninin özelliği bu iletişimin kesilmesidir. Rüyaların Yorumu ’nda söz konusu olan varsanı olduğunda oldukça benzer ifadeler bulabilmek, az önce de belirtmiş olduğum üzere, mümkündür. Freud şöyle yazar: “… düşüncelerin duyusal imgelere dönüşmesi sadece rüyaya özgü bir şey değil; sağlıklıyken gördüğümüz halüsinasyonlarda, hayallerde ya da psikonevrozların semptomlarında da aynı durum mevcut.” Rüyaların Yorumu ’nun bu satırları, Lacan’ın 11. Seminer ’inin Tukhe ve Automaton başlıklı 5. Oturum’unda alıntıladığı yerlerdir. Ne diyor Lacan? “Birincil süreci – ki son derslerde bilinçdışı biçiminde tanımlamaya çalıştığım şeyden başka bir şey değildir – bir kez daha ondaki kopuş deneyiminde, algı ile bilinç arasındaki o zamansız olduğunu söylediğim yerde kavramamız gerekir…” Lacan’a göre Freud bu fikri, yani “bir başka yer” fikrini Fechner’den alır: algı ile bilinç arasındaki bir başka sahne . Freud işte bu başka sahneyi tarif edebilmek için sizlere bir önceki sunumumda göstermiş olduğum ve daha derli toplu hâlini Rüyaların Yorumu ’nun “Regresyon” bölümünde bulan şemasını hazırlar ve bu şema yalnızca rüya oluşumu değil arzu ve hatta Özne’nin oluşumu gibi temel konuları tartışabilmemiz için önem arz eder hâle gelir. Nitekim Lacan arzuyu nasıl tanımlar? “Arzu, sadece geçmişe ait bir imgeden sırtlandığı şeyi, hep kısa ve sınırlı bir geleceğe doğru taşıyorsa da, Freud gene de onun yıkılmaz olduğunu söyler.” Bu kısa tanım, regresyon hareketinin şematik değil de sözlü bir ifadesidir. İzlediğimiz yol, Freud’u şu soruyu sormak zorunda bırakmıştır: “Şimdi kendimize bir varsanının ortaya çıkışını neyin belirlediğini sormamız gerek.” Elbette ki sunmuş olduğumuz tüm açıklamalar, varsanı oluşumunda regresyonun payını açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Ortada çözüme kavuşması gereken en az iki sorun daha vardır. Bunlardan ilki, varsanının kendiliğinden psikotik bir fenomen olarak kabul edilemeyecek olmasıdır. Lacan’ın 1. Seminer ’de gösterdiği ve bizim de değinmiş olduğumuz üzere varsanı analizanın yapısını tek başına belirleyemez. Freud’un Rüyaların Yorumu ’nda da belirttiği üzere, varsanı nevrotik yapılarda da pekâlâ karşılaşılabilecek bir fenomendir. İkinci sorun ise topolojik regresyonun bir sonucu olan “gözlerimizin önüne gelen mnemik imgeler” durumu, rüyalara has değildir. Freud’un 1917’de belirttiği üzere örneğin gün içerisinde herhangi bir konuyu düşünürken de böylesi imgelerin gözlerimiz önünde belirmesi gayet mümkündür ama bu tecrübe bir varsanı tecrübesi dahi değildir. Freud’un bu sorulara verebildiği en açık cevap, “gerçeklik sınaması” söz konusu olduğunda nevrotiklerin aksine varsanılı psikotiklerin ilkel doyum biçimine geri dönebilmenin bir yolunu bulmuş olmalarıdır. Tartışma burada kesilir. Varsanılı psikotiklerde bu durumun nasıl olup da böyle kurulduğuna dair hiçbir açıklama söz konusu değildir ama şurası açıktır ki artık bu tartışmanın nevrotik ve psikotik yapıların birbirleri ile arasındaki temel farka ulaşacak şekilde genişlemesi gerekmektedir. Biz ise bugünkü sunumumuzu sona erdirirken şunu yapabiliriz: Uyku durumunun tesis ettiği narsisistik durumun narsisizmde oluşturduğu gedikler Freud tarafından hâlihazırda gündeme getirilmişti. O hâlde bu iki durum arasındaki farkın, yani, rüya ile varsanı arasındaki farkın narsisistik temellerini tartışmaya açmak icap ediyor olabilir. Freud’un “Narsisizm Üzerine” (1914) makalesi bizlere çocukluğun “narsisistik mükemmeliyetinin” yerini bir İdeal Ben’e bıraktığını söyler. Bu İdeal Ben’in Lacancı manada imgesel ile münasebetini “Ayna Evresi’ne” ayırmış olduğum seminerimde zaten sizlere açıklamaya gayret etmiştim. Yine aynı seminerde gündeme getirdiğim üzere, İdeal Ben’den farklı olarak Ben İdeali, Freud’a göre, “… büyüdükçe başkalarının kulak çekmeleri ve (çocuğun) kendi eleştirel yargısının gelişmesi tarafından” narsisistik mükemmelliğinden vazgeçmek durumunda kalması neticesinde kurulur. Bu Ben İdeali, narsisizmin yerine geçendir. Ne var ki bu da kâfi değildir. Bu Ben İdealİ’nden keyif alındığının bir teminatına ihtiyaç duyulur. İşte bu noktada da Üst Ben psişik aygıt içerisindeki yeni bir fail olarak karşımıza çıkar. Şimdi, makalenin devamında gelen 1914’ün oldukça önemli bir dipnotunda, Freud şöyle yazar: “… bu gözetleyici ajanın gelişim ve güçlenmesinin kendisini izleyen (öznel) belleğin doğuşunu ve bilinçdışı süreçlere hiçbir uygulaması bulunmayan zaman etmenini içerebileceğini de eklemek isterim.” Bana soracak olursanız son derece kritik bir ifadedir bu. Freud “öznel” bir belleğin kurulmasından ve bilinçdışının değil de bilincin meselesi olan bir zamansallığın gelişiminden Üst Ben’in gelişiminin bir sonucu olarak bahseder. Tam olarak bu noktada 1917’ye geri dönelim ve “gerçeklik sınamasının” nasıl çalıştığına bakalım: Öte yandan gerçekliğe inancın duyular yoluyla algıya bağlı olduğunu varsaymak doğru görünür. Bir düşünce nesnelerin bilinçdışı anı izlerine ve oradan da algıya dek gerileme yolunu izlediğinde onun algısını gerçek olarak kabul ederiz. Böylece varsanı gerçekliğe inancı yanında getirir. Yani, varsanıyı mümkün kılan regresif düzenek ile gerçeklik sınaması arasında hiçbir fark yoktur. Fark karar aşamasında gelir. Peki karar mercii kimdir? Freud 1921’de Kitle Psikolojisi ’nde bunun Üst Ben olduğunu düşünür (1914 açıklamaları da bunu destekler gibidir). 1923’te ise bundan vazgeçer. 1925 tarihli “Olumsuzlama” makalesinde ise doğrudan bu konuyu ele alır. 1925’te gelen gerçeklik sınaması açıklaması gözle görülür şekilde 8 sene öncekinden farklıdır: Bir algının bir sunum olarak yeniden canlandırılması her zaman aslına sadık olmaz; atlamalarla ya da çeşitli öğelerin karışmasıyla değişmiş olabilir. Bu durumda gerçeklik sınamasının bu türden çarpıtmaların nereye kadar uzandığını kesinleştirmesi gerekir. Ama gerçeklik sınamasının kurulmasının ön koşulunun bir zamanlar gerçek doyum getirmiş olan nesnelerin kaybedilmiş olması olduğu açıktır. Bu iki tanım arasındaki fark son derece radikaldir. Neredeyse “teyit eder” gibi duran bir regresif gerçeklik sınaması tanımından “nesnelerin kaybedilmesini” merkezine taşıyan, gerçekliğin sapıp sapmadığıyla değil “ne kadar saptığıyla” ilgilenen yeni fakat yepyeni olmayan bir tanımdır bu. Lacan bu yeni tanımı şu şekilde özetler gibidir: “Toparlayacak olursak, gerçeklik sistemi gelişiminde ne kadar ileri giderse gitsin, gerçeğin temel parçası olan bir şeyi haz ilkesinin ağlarında esir bırakır.” Nedir bu şey? Bu şey Lacan’ın küçük a nesnesi adını verdiği şeydir ve Freud’da görebildiğiniz üzere onu işaret eden şeyler bulabilmek mümkünse de kelimenin tam manasıyla bir keşiftir bu. Zira adlandırmıştır. Bu nesnenin adlandırılması psikanalize Freud’un eserindeki türlü sıkışıklığı, ikiliği, gerilimi diyalektize edebilme olanağı kazandırmıştır. Bir sonraki sunumumuzda bununla ilgilenmeye başlayabiliriz. Göreceğiniz üzere nevrozun psikozdan farkından psikozun çeşitli görünümleri arasındaki farka kadar pek çok yapısal meseleyi bu nesneyi gündemde tutarak bugünkünden daha rahat bir şekilde tartışabileceğiz. Teşekkür ederim.






